29 Aralık 2011 Perşembe

TOP 10 THINGS TO WATCH OUT IN 2012 !

Naçizane 2012de merakla beklediğim şeyler ! Hatta 2012 starları da diyebiliriz. Ya da gözünüzü onlardan ayırmayın işte !

+2012 Ateşi !
Maya Takvimi, ya da Illuminati. Sonumuz gerçekten yakın mı bilemiyorum ama bu sene hayatımızdan hiç heyecan eksik olmayacak onu biliyorum ! Sonunu bildiğimiz bir filmi izlediğimizden rahat olup her sahnesine odaklanarak da yaşayabiliriz günü, anı kaçırıp yıl sonunu da bekleyebiliriz. Siz hazırlıklı olun. Amin Maalouf'un ''Yüzüncü Adı''nı kütüphaneden çıkartıp tekrar okumanın ve imdb'nin search kısmına ''2012'' yazıp çıkan sonuçları izlemenin vakti geldi.

+Hayal edin !
Kısırlaşan sadece Türk Dizi senaristleri değil. Gelecek 6 ay içerisinde iki farklı ''Pamuk Prenses'' izleyeceğiz. Biri daha korkunç diğeri komik. Ancak ortak olan nokta şu ki gelecek sene hayalimizi seyredecez. Bu arada geçtiğimiz haftalarda başlayan ABC Dizisi ''Once Upon A Time'' da yine masal kitaplarının sayfalarını aratmayan cinsten. Ginnifer Goodwin ve Jamie Dornan da kadro içinde.
(Who is Jaime Dornan: Tık: )

+Mirgün Cabas
Zaman daralıyor, Mart ayı yaklaşıyor. Ülkeme gelmesini Vogue'dan daha fazla ve uzun zaman önceden beri istediğim bir şey varsa o da GQ. Daha önce Mirgün Cabas'ın GYY olacağını duyurmuştum zaten. Dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazım ama GQ ile ne yapacağını oldukça merak ediytorum doğrusu.
(Mirgün & GQ: Tık:)

+Madonna
Yıl içerisinde yeni bir albüm çıkartacak olan Madonna yayınladığı teaserlarla çoğu insanı hayal kırıklılığına uğratsa da, bir de henüz ülkemde vizyona girmeyen ''W.E.'' filmiyle bizleri meşgul edecek.

+Titanic
15 Nisan 1912'de batan geminin 100. yılı dolayısyla hem James Cameron filmini 3D versiyonunu yayınlamak üzere hem de Downton Abbey yapımcıları ITV için hikayenin yeni bir anlatışını hazırladılar. Hem de ''The Tudors''dan tanıdığımız aynı zamanda Downton'da da olayın inanılmaz bir drama sürüklenmesine yol açan Maria Doyle Kennedy'i de kadrosuna katarak.

+Lana del Rey
Geçtiğimiz günlerde hakkında yazdığım Lana del Rey ay sonunda yeni albümünü yayınlayıp Mart ayında Vogue kapağında boy gösterdikten sonra emin olan tahmin edemeyeceğiniz kadar çok konuşulup en sonunda mainstream bir figüre dönüşecek.
(Lana del Rey: Tık:)

+Adult Actors
Sonbaharda bu tür bir yazıyı hazırladığımda yeni yeteneklerin / genç oyuncuların, Moretz, Fanning ve Steinfeld'in sene boyunca çok konuşulucağını söylemiştim /ik. Onlar yollarında emin adımlarla ilerleyip A List olmaya çalışsalar da şu dönem içinde yayınlanan tüm önemli filmlerin iki banko oyuncusu vardı. Jessica Chastain ve Michael Fassbender. 

+Karlie Kloss
18 yaşına basar basmaz Vogue Italia'ya verilen Playboy'dan hallice pozlar ve Victoria's Secret defilesi. Next Step 2013 takvimi için Pirelli'ye soyunmak olabilir. Models.com'da her an Lara Stone'u da tahtından indirebilir. Ya da yeni Kate Moss da olabilir. Karlie Kloss is the new Kate Moss.
(Karlie Kloss: Tık:)

+Marilyn Monroe
Ölümünün 50. Yılında onu yeniden canlandıran ve kendisini Oscar'ın en güçlü adayı haline çeviren yalnız Michelle Williams değil. Yapımcılığını Steven Spielberg'in üstlendiği Debra Messing'in de başrolde olduğu müzikal / komi dizi ''Smash''ın çıkış noktası da Monroe.

+Londra
2012 Olimpiyatları için yeniden Avrupa'ya dönüp Avrupa'nın başkentine gidiyoruz. From London w / love.

27 Aralık 2011 Salı

RÖPORTAJ || @TRAVELERBUG- INDIA ! ICREDIBLE INDIA !

Eylül ayında ''My Own Ritz Adventure'' temalı röportaj-yazımı okumuştunuz ! Bunun bir diğerini de geçtiğimiz ay gerçekleştirdim, ancak bizde kendini tekrar etmek yoktur, dolayısıyla bu seferki biraz farklı ! Blogumun tek eksik yanının ''travel'' yazılarının olduğunu fark ettiğimde kendime anında bir contributor editor seçme fikri belirdi. Seyahati kendi gözümden, benim vizyonumdan yazabilecek zamanım olmadığından (bir blogger sabah papyonunu takıp evden çıkıp tüm gün para harcamadan event gezip akşama da sayfasında aktartığından) @travelerbug 'ı bu görevi yerine getirmesi için hemen ikna ettim. Yol ve gezi masrafları benden ! Tek dileğim vardı dönüşte sizlere tatili en ince ayrıntısına kadar anlatmasıydı.

Devamını da ondan dinleyin isterseniz ! Ben ses kayıt cihazımı o da ağzını açtı ! Keyifli okumalar. Unutmadan; 2012 destinasyonunuz şimdiden belli sanırım.
***
Yıllardır gerçekleştirmeyi beklediğim Barcelona seyahatinin elbette bir çok nedeni var. Ve hayır Vicky Christina Barcelona filmi buna etken değil, tıpkı seyyahımız Sinan'ın Hindistan'ı tercih etme sebebinin ''Eat Pray & Love'' olmadığı gibi, neden sorusuna illa bir cevap vermesi gerekiyorsa da klişe olduğunu düşündüğü için çekinerek söylediği ''çocukluk hayali'' açıklaması. Belki her çocuk pilot olmak Amerika'ya gitmek ister, ama kaçınız Hindistan diye düşünür ki ? Sanırım klişe olmadığı aşikar ! Aklınızdan çıkmasın ama; eğer bir insan size Hindistan'ı EPL sonrasında görmek istediğini söylerse; here comes the cliche ! Yıllardır süre gelen bu isteği ise onda, oraya gittikten sonra hayatında bir dönüm noktası olabileceği hissini de veriyor. Zaten konuşurken daha sonra duygusal ve manevi anlamda bazı şeylerin değiştiğini hem anlatırken kapıldığı hisle hem de ses tonuyla anlayabiliyorsunuz. (Kahretsin, yine sırf benim deneyimlediğim ama okurların hissedemediği şeylerin tanığı oldum, sanırım artık video-blogging olayına geçme vakti geldi.)

Tıpkı diller gibi çeşitli ülkeleri de birbirleriyle kıyaslayabilirsiniz. ''Ben İspanya'ya gittim. - E ben de İtalya'ya gidip, ama İtalya çok daha iyiydi. -Hayır Fransa en iyisi'' gibi pek çok karşılaştırmaların aksine onun gözünde Hindistan çok daha farklı. Yaymış olduğu büyülü ve mistik havasıyla bizim Dünya'dan olamayacak kadar gerçeküstü bir yaşam alanı. Sanki farklı bir Galaksi'ye yolculuk yapmışsın gibi diyor. İnsanların gözleri önünde gerçekleştirilen tinsel ritüeller, neredeyse Istanbul'da her mahallede bulunan bir avm sıklığında karşılaşılan Tapınaklar, ziyaretçilerin alenen yoga ve meditasyon yapabildiği alanlar.

Kaf Dağı kadar mitsel, Mavi göl kadar gerçekçi Ganj nehri etrafında kurulu olan Varanasi ise kahramanımızı en derinden etkileyen şehir, duyduklarıma inanamadığımdan bana ''vay anasını'' dedirten anılar o anları birebir yaşayan seyyahın da tüylerini bir kez daha diken diken ediyor. Dünya üzerinde görüp görebileceğin en tılsımlı şehir dediği Varanasi'de, Ganj kenarında ölü bedenlerin yakıldığını ve küllerin göle serpildiğini anlatırken kendimi konusu bir hayli gizemli antik-mit hikayelerini dinler gibi hayal ediyorum. Şehrin kutsal Tanrısı Şiva'ya yapılan dualar ve kurbanları duyduktan sonra aklımda Hindistan'a yapılabilecek yolculuğun sisli bir gece yarısı sonu belirsiz bir denize yapılabilecek bir seyahat kadar gizemli olabileceği geliyor. Mutluluğu, üzüntüyü, düğünü ve cenazeyi aynı anda aynı mekanda görmek de gerçek realizmin post-modern olduğunun kanıtı gibi. (Süslü bir cümle kurmaya çalıştım, umarım anlamlı olmuştur.)

Tüm bu yakılan cansız beden ritüellerini anlatırken ortada nasıl bir duygu seli oluştuğunu anlatmama gerek yok; zaten ne de bende siyahların yaşadığı acımasızlıkları karşı tarafa geçirirken insanın yüreğini dağlayabilen yazar kapasitesi de yok. Ancak olayı donuk bir fotoğraf karesi gibi aktarabilecek olursam, nehir kenarında bulunan erkekleri düşünün; evet sadece, zira yakım anında sadece erkekler bulunabiliyomuş, kadınlar tıpkı bu anı gözlemleyen turistler gibi olaya yabancı, kesinlikle ağlamanın yasak olduğu törenleri izleyen turistlere fotoğraf makinesi ve kamera gibi dijital kayıt cihazlarını kullanma yasağı varmış. Şiva için düzenlenen seremoniler dışında ateşli gösterilerin de yapıldığı bölgede aynı zamanda ölümü bekleyen insanlar için de ayrı bir yer yapılmış, dünya üzerinde bu kadar kederli, ancak insanı kendine merakla çekmeyi başaran başka bir yer daha var mıdır acaba ? Herkesin kendi ulaşılması güç dünyasının yaratıldığı yerde her sabah 5 ve 6 sularında ise yıkanma seremonileri gerçekleştiriliyomuş.

Paris'i görenler, onu anlatırken iki kelimeden birinde muhakkak ''aşk''ı kullanır, Hindistan içinse bu kelime ''büyülü'' oluyor. Taj Mahal'in hikayesini bilmeyen ve ondan etkilenmeyen yoktur sanırsam, ancak her şey yaşarken daha fazla anlam kazanır derler ya, işte bu da öyle. Yapının iç kısmı insanı tamamıyla hayal kırıklığına uğratsa da yakından gördüğünüzde çok daha büyülüymüş, editörün değil ama traveller guru'muzun bir de dipnotu var, muhakkak gün doğumunda Taj Mahal'de bulunmak.

Varanasi ile toplam 4 şehirde bulunan Sinan Jaipur'u da bir masallar diyarı gibi özetliyor, pespemde dünya içerinde kaybolan saraylar, kuleler ve Hawa Mahal. Bu ilginç dünya içinde kaybolmak demişken, Hindistan'da bunu yapabilecek kadar uzun süre kalamasa da bir ülkeyi gezmenin en güzel ve eğlenceli yolunun ise şehirlerde kaybola kaybola gezebilme özgürlüğüne sahip olmaktır diyor. Turlardan pek haz etmediğini anlamış olabileceğiniz üzere ciddi anlamda seyahat etmek istiyorsanız önerilen gibi gezmeyi aklınızdan çıkartmayın. Hem sizlere önerilen extra ve anlamsız ücretlendirmelerden de bu şekilde kaçabilirsiniz. Sanırım bilinçli bir traveller olmak bilinçli bir okur yazar olmaktan pek de farklı değil.

New York, Istanbul, Londra veya Pekin ! Dünya'nın en kaotik, kalabalık, gürültülü (tüm ülkenin en sevdiği, en hit çalgı aleti kornaymış mesela) şehirlerinden bazıları da Hindistan'da anca tüm bu negatif yönleri görmezden gelmenin ya da en aza indirgemenin de yolları da var. Kasım ve Mart ayları arasında yapacağınız seyahatlerde (hayır yüzde elli indirim kazanmadınız) havanın en temiz, berrak ve muhteşem olduğu zamanla karşılaşabilirmişsiniz.Korkuya ve aşılara gerek yok diyor ! Enlerin kötü anlamda toplandığı yer de olan Hindistan'ın insanları veya yemekleri ise en az Istanbul kadar korkutucudur ancak. Nasıl ki Eminönü'den sokaktan bir yiyecek alırken iki kere düşünürsün, Hinditan'da da yapmanız gereken tek şey budur diye altını çiziyor. Hem çok korkan varsa da Kosta cafe'ye gidebilirmiş. Ki bu arada bu inanılmaz lezzetli Hint yemeklerine büyük hakaret olurmuş, dediydi dersiniz.

İnsanlara gelince özellikle havaalanında ve taksi beklerken kurnaz Hintilerle karşılaşma oranımız yine Istanbul'dakiyle aynı, ancak sokaklarda yanınızda belirenlerin yüzde doksanı da İngilizcesini pratik yapmak isteyen insanlarla doluymuş. (Eminim onların anne ve babaları hadi oğluşum konuş da görelim, demedikleri için ters tepkileşme olmamıştır.) Elbette sizden yararlanmak isteyenler, ufak şeyler için saçma sapan ücretler isteyen insanlar yine kaçınılmaz, ancak yine en az Istanbul'da olduğu kadar karşılaşabilirsiniz bunlarla da. Açıkçası özellikle Istanbul'u bu kadar fazla vurgulamamın nedeni de özellikle Türklerin Hindistan'a bakış açısında Sinan aracılığıyla bir elçi olmak. Tahmin edebilirsiniz ki, onun da bu konudan en fazla sıkıldığı şey ''Modern Family''den Hayley aksanıyle ''Ohh chewww it's gross, neden pis Hindistan'a gittin ki?'' diye sorulan saçma ve şımarık sorular.

Uçarken ise yanına muhakkak Lonely Planet'ın travel guideları ile notları olurmuş. Aklıma bir anda Sex and the City 2''den Miranda geldi. Müzik adına yol için extra bir çaba harcamadan ipodunda yer alan şarkıları dinlediğini belirtirken muhakkak gittiği ülkede de radyo ve tv açıp insanların ne dinlediğine göz atmanın en büyük hobilerinden biri olduğunu öğreniyorum. Otelde de muhakkak ülkenin filmlerine göz attığını belirtirken Bollywood kültürüne pek sahip olmadığından gelirken yanında dvd getirmemiş ama oradaki deneyimini şöyle anlatıyor. ''İnanılmaz duygusal bir an tıpkı Bihter ve Behlül'ün duygusal climactic anları gibi, tam o anda bir de araya giren komik dans ezgileri.''

Son olarak oteller. Gittiği yer Barcelona gibi Avrupa şehirleriyse sadece otelin temiz olması önemli bir faktörken Hinditan ve Nepal gibi ülkelerde konaklarken daha düzgün yerlerde kalmayı tercih ettiğini ekliyor, seyahatin doğasına aykırı olduğundan dolayı da asla ev konforu aramadığının altını çiziyor.
***
Yediğin içtiğin senin olsun gezdiğin gördüğün her şeyi anlat bana dediğim röportajın sonunda ikimiz de mutlu. Röportaj sonrası soğuk Nişantaşı sokaklarında yürürken benim aklımda gelecek postun konusu, onun aklındaysa gelecek tatil destinasyonu !
***
Travelerbug'u Twitter'dan takip etmek için tık.
Tumblr'dan takip etmek için tık. 

PS: TÜM GÖRSELLER TRAVELERBUG'A AİTTİR. VE İZİNSİZ KULLANILAMAZ.

25 Aralık 2011 Pazar

TOP 20 SONGS / 2012

Okulda hazırlanan eğlenceli yabancı dil projeleri, arkadaşlar arasında muhabbet, daha sonra da blog post konusu. Sene sonu geldi mi her şeyin Top 10ini 20sini yapmak Thanksgiving'de masaya hindi çıkartmak kadar olağan ve geleneksel bir şey kanımca. Konu bu senenin en iyi şarkılarını bir araya toplamaksa bir hayli zorlandım. İlk defa hangi şarkı #1 olsun hangisi #2 olsun diye düşünmedim. Bu her ne kadar da #1da olan şarkının -hiç kuşkusuz- son yılların ve gelecek 10 yılın en iyilerinden biri olmasından kaynaklansa da ne kadar az albüm ve ne kadar az tarzda şarkı dinlediğimin de bir diğer açıklamasaydı. Her neyse here is my top songs.

20: Hercules and Love Affairs // My House
Sene başında yeniden ülkemize de gelen New Yorklu Hercullerin Ocak ayında yayınladıkları disko, elekro-dans havalı albümlerinden yayınlamış oldukları ''My House'' aynı zamanda yayınlanan iki singledan biriydi.

19: The Pretty Reckless // Just Tonight
Gossip Girl'ün dirty kızı Taylor Momsen'un dönüşümü sadece karakterini kapsamıyordu. Komşu kızı Britney ve Xtina'nın dönüşümünden çok daha farklıydı onunki. Grubuyla alternatif / rock yapan Momsen 2010nda yayınladıkları albümleri ''Light Me Up''tan single olarak da en son bu şarkıyı sunmuştu piyasaya.

18: Mumford and Sons // The Cave
2000lerin ikinci yarısından beri piyasada olan Londra'lı 4lü asıl patlamasını geçtiğimiz kışki Grammy ve Brit'ler sonrasında gerçekleştirdi. Türkiye'ye gelmesi en fazla istenilen grubun albümü ''Sigh No More'' 2009 şarkıları ''The Cave'' ise 2010 çıkışlı, ancak dediğim gibi patlamaları için 2011 beklendi. Folk Rock / Indie şarkıları aynı zamanda kışın ruhuyla da mükemmel uyum sağlamakta. Grubun hali hazırda 2012 Grammyler'inde de adaylığının olduğunu belirtmeliyim.

17:  Beth Ditto // I Wrote The Book
Karizması ve cüssesiyle Adele'i ezebilecek potansiyele sahip biri varsa o da Gossip vokali Beth Ditto, sene başında çıkartmış olduğu ep ile bu sene konuşulan Ditto, dans ettirmenin en cool yolunu albümünde sundu bize. Biraz punk, biraz rock, indie ve dans.

16: RadioHead // Lotus Flower
Thom York'un baygın vokalinden daha fazla ilgi çeken bir şey vardıysa o da üzerine espiriler patlatılan videosuydu. Video, şarkının karizmasının önüne geçti, York'un anlamsız hareketleri daha sonra nette yayınlanan bir şemayla biraz da olsa açığa kavuşsa da 2011 yılında müzik adına yapılan en egzantrik çalışmalardan biri olduğu konusunda hemfikiriz sanırım.

15: Hurts // Sunday
Hiç kuşkusuz 2010a damgasını vuran en büyük ikili Hurts olmuştu. Kylie Minouge ile yapmış oldukları düet onlara PR anlamında çok şey katsa da albümlerinin tamamı zaten bizlere çok fazla şey sunuyordu. Konu görselliğie gelince de geri kalmıyolardı, sinematografik açıdan zengin videolar sunan ikilinin sene içindeki hem ses hem görsel anlamındaki armağanları ise ''Sunday'' oldu.

14: Smith Westerns // All Die Young
Chicago'lu üçlü kendi adlarını taşıyan 2009 çıkışlı ilk albümleri ardından 2011 senesine ''Dye It Blonde'' ile konuşuldu. Indie Rock tarzında kaydettikleri ikinci albümlerinin hit parçası ''All Die YounG'' ise Haziran ayında hazırladığım bir posta ilham olmuştu. (Tabii ki bu bir şarkının iyi olması için Billboard ve UK TOP 40 listelerinden sonra en cool ve etkili şey.)

13: Florence & The Machine // Shake It Out
Ekim ayında yayınlanan albümleri ''Ceremonials'' yılın en iyi albümlerinin başında geliyor. Bu konuda hemfikirsek, yılın en iyi videolarını da onların yayınladığını iddia edebiliriz. ''Shake It Out'' ise 5 yıldızlı albümden çıkan 7 yıldızlı bir şarkı. Florence and Welch'in hayranıysanız Brit Vogue'un ocak sayısını kaçırmamanızı da öneririm.

12: Kanye West feat. Pusha T // Runaway 
2011 yılında Jay Z ile yayınladığı ''Watch the Throne'' ve Paris Moda Hafta'sındaki hayal kırıklılığı yaratan show'u öncesinde 2010 yılının ve geçtiğimiz 10 senenin en başarılı albümünü yayınlayan Kanye West yaklaşık 10 dakika süren videosuyla da GaGa'nın ucuz, kenar mahalle işlerine verilen ''epic'' sıfatını haddiden fazla bir şekilde hak eden en hip isimdir. Bence.

11: Rihanna feat. Britney Spears // S&M (Remix)
2011 Rihanna'nın yılı oldu da denilebilir. 2010 yılı sonlarına doğru yayınladığı ''Loud'' albümünden ardı arkası kesilmeyen videolar çeken Rihanna albümün en dikkat çeken parçası ''S&M''i daha sonra yanına Britney'i alarak remixlemişti. Sonuç bir Madonna / Britney, Beyonce / Shakira kadar heyecan verici ve nefes kesici. Dance till the world ends bitches !

10: Katy Perry // (T.G.I.F.) Last Friday Night
İtiraf etmem gerekirse, hatta kayıtlarda var, Katy Perry albümünü ilk yayınladığında ne kadar sığı ve sıkıcı olduğunu burada yazarak onu yerden yere vurmuştum. Çekmiş olduğu her video, yayınlamış olduğu her yeni şarkı sonrasında utancımdan yerin dibine geçtim. Son videosunda da kanımca Patti Smith'e selam çakan Perry yaz başında da Rebecca Black'i tiye alıp Glee Kids'i peşinden sürükleyerek koca bir Amerikan Rüyasını gerçekleştirdi. Sonuç mu ? Her cuma sabahı twitter ve facebookta aynı muhabbet. ''Thanks God It's Friday'' #allahuekber wohoooo !

9: Rihanna // Man Down
Yıl içinde çok konuşulan 2 albüm dışında Rihanna 2 de büyük derginin kapağında yer aldı. Aynı yıl içinde 2 farklı büyük Vogue edisyonunu kaplayan Rihanna aynı zamanda büyük isimlerle çalışmaya da devam etti. Calvin Harris destekli ''We Found Love'' diskografisindeki en alternatif şarkı. Ancak ''Talk That Talk''tan beni daha fazla etkileyen bir şey varsa hala kulaklarımda çınlayan, videosuyla da tüylerimi diken diken eden ''rampapapam rampapapam I shot man down''.

8: Coldplay // Paradise
Konu yılın en iyi albüömlerini sıralamaksa kesinlikle ilk 3te yer alırlardı. Rihanna düeti ''Princess in China'' beni daha bir mest etse de dönüşlerinin şerefine bizlere bir kez daha cennetin kapılarını aralayan Coldplay de 8 numarada.

7: Beyonce //  (Run The World) Girls
Beyonce'nin artık ucuzlayan feminist sözlü şarkılarından bir tanesi daha ! Sene içine video sıçsa da hala albümde en beğendiğim şarkı olan ''End of Time''a video gelmedi.

6: Britney Spears // Criminal
Tüm zamanların en iyi Britney şarkısı olmasa da uzun yıllar sonra yayınlanan en iyi Britney videosuydu. Tabii ki, kalite açısından da albümün bir numarasaydı. Her zaman dediğim gibi 18. yy Ingiliz kırsalları, hair dark as night, lips red as blood and the body white as corpse havalı kıza yazılan sarışın kıvırcık saçlı baby face bir erkek ve aşk.

5: Zaz // Je Veux
2011 İlk baharı, herkesin iPodu, Taksim'deki her kitapçı. İstiklal'de ''Je veux d'l'amour''. Kimine göre sadece İstanbul'da popülerdi. Paris'e gidenler her yerde onun çaldığını, Marsilya'dakiler kimsenin onun yüzüne bakmadığını söyledi. (Evet Fransa'ya giden iki kişiden saha araştırması istedim). Fransız medyası modern çağın Edith Piaf'ı olarak etiketledi. Istanbul'daki konserinin biletleri 15dk içinde bitse de, ne o akşamı ne de sonrasından kimse hakkında bir şey yazmadı ! Yorum sizin !

4: Jennifer Lopez // Papi
Hepimizin içindeki apaçi ruhu ''On the Floor'' ile dışarı çıkartan Jennifer Lopez ''Papi'' ile de latin ateşini alevlendirdi, kalçaları sallatı, dans pistlerini terletti ve şarkıyı yılın en çekici pop hitine dönüşürdü. Aslında kısacası Jennifer Lopez 2011 yılının guilty pleasure'ı oldu. Romantik-komedi temalı videosunu sevsem de ''Im Into You'' için yapmış olduğu iş ''Papi''nin ruhuna daha fazla uyardı.

3: Maroon 5 feat Christina Aguilera // Moves Like Jagger
Masa başında ciddiyetle ders de yapsanız şarkıyı duyduğunuzda ayaklarınız aşağıda birbirine dolandı. evet evet itiraf edin. Hatta Aguilera bile daha sevimli gözükmeye başladı di mi ? Abe ben kapı gıcırtısında bile oynarım moduna soktu sizi. Otobüste adeta ''Hang Up''daki zenci şişko kadın gibi dans etmek isteniz di mi ? Evet evet istediniz çünkü sizin de en sevdiğiniz şarkı ''Moves Like Jagger''dı.

2: Lana del Rey // VideoGames
2011in son dakika golu Lana del Rey'den geldi. Summer time melanholy olarak tanımladığı şarkısı ekim başından beri en fazla loopa alınan şarkı haline geldi. Kimilerince o sadece yılın şarkısını değil yılın videosunu da çekti. Kimilerine de göre de Adele gibi gereksiz bir varlık. Orda durun Bitches. NME'i ise onu yılın en iyisi seçti.

1: Adele // Someone Like You
Lady GaGa, Rihanna, Britney Spears, Beyonce ! Müziğin en ağır toplarını ezdi geçti. Sesiyle, duruşuyla, karizmasıyla, havasıyla ! Kanımca sadece yılın en iyi pop albümü değil, yılın albümüydü. Albüm yayınlandığı günden beri abartısız her gün dinledim. ''Someone Like You''yu geçtiğimiz ocak ayından bugüne kadar her gün en az 5 kere dinlemişimdir. Bir gün bile sıkılmadım. Mekanik, sevimsiz, duygusuz ve içten olmayan albümlerin arasından en samisiydi ''21'' benim için. Belki de tüm ticari başarılar için tüm duyguların düşüncesizle ortaya dökmüş olduğunu da düşünebilirsiniz. ''Turning Tables'' ve ''Rolling In The Deep'' hemen hemen tüm yıl sonu listelerinin zirvesinde olsa da benim gönlüm Brit Awards perfomansı sonrasında milyonları ağlatan ve sanki her gün en az 1 kere Facebookta paylaşmak için gizli bir antlaşma yapılan Someone Like You'ydu. Üstelik Adele'in tüm başarısı sadece İngiltere ve Avrupa'da değil Amerika dahil tüm Dünya'da tastiklendi. Konu listeler olunca Ingilitere'de Beatles'tan bu yana kırılamayan rekorlara imza attı.  Ekim ayında kapak olduğu Brit Vogue bir huge deal haline gelip A Shulman'a tüm zamanların en fazla satan sayılarından birini armağan etti. Wintour'un Mart sayısı için düşündüğü yılın en büyük ikinci sayısının kapak yüzü de büyük ihtimalle o. Rolling Stones, Q ve Billboard onun peşinden koştu herkes onu yılın kadını seçti. ''Adele üzülmeyeydi de ben üzüleydim'', ''Adele hastalanmayaydı da ben hastalanaydım'', Brit Awards'daki canlı performansından sonra büzülen dudaklarını ve yaşlı gözlerini omzuma dayayaydı. Here she is ! 2011'in en çok satan, en çok dinlenen, en çok sevilen, en çok özenilen, en çok hüzünlendiren, en güçlü duran ve en çok tapılan kadını. ADELE !

GOD BLESS THE QUEEN !!

23 Aralık 2011 Cuma

31 ARALIKTA NASIL EĞLENSEK by NAZ

@nazv 'ı twitterdan biliyorsunuzdur. Bilmiyosanız da söyleyeyim. Party girl, konser avcısı, sinema festivalleri çılgını ve kitap kurdu. - İddia etmesem de - herşeyi iyi yaparım / yapabilirim ama konu eğlence ve partylemeye gelince eminim konuşması gereken son kişi benimdir. Dolayısyla ben Naz'dan rica ettim o da beni kırmadı. Attığım mail başlığında ''yılbaşı ve eğlence'' yazıyodu; o da sizlere ilk olarak yıl başında neler yapabileceğinizi yazmış. Üstelik her şeyden biraz, yani bu postu okuyan herkes için birşeyler var. Evet evet, ev ortamında bulunmaktan hoşlananlar için bile. Hem de sandığınızdan daha eğlencelisi. 

İşte 30 Aralık-2 Ocak arası yapabileceğiniz şeyler !
***
Boys&Girls, yılbaşı kataloğumuza hoşgeldiniz! 2012’ye en eğlenceli şekilde girebilmeniz için naçizane fikirlerimi sunacağım size, siz de belki arasından bir tanesini beğenip uygulayacaksınız!

İsterseniz öncelikle gecenin belkemiği eventlerden başlayalım! Gecenin eğlencesi seçilmeden kıyafet seçmek saçma olur haliyle J

Ben yılbaşı gecesi mumkunse bir yerden bir yere gitmemeyi tercih edenlerdenim. Bunun en güzel çözümü ev partisi!!! Mumkunse büyük bir evde, kalabalık bir grup olarak toplanıp, sabağa kadar eğlenip,dansedip, içip sonra da o büyük evin odalarından birinde uyuyup sabah da yine o büyük grup olarak kahvaltı yapmak kadar güzel bir kutlama yok bence! “Ama ev yok?!” demeyin hemen, tek gecelik kiralayabileceğiniz harika evler var. Geçen sene bir grup arkadaşım Taksim’de son derece lüks bir residencetan ev kiralayıp partilerini orda verdiler hatta parti sonrası temizliğiyle de uğraşmamız oldular. Bu evleri internetten rahatlıkla bulabilirsiniz.

Evet, ben de bir yerden bir yere gitmeyi sevmiyorum ama evdeki eğlence de bize yetmiyor! Diyorsanız onun çözümü ise paket programlı oteller, hatta daha da iyisi şehir dışındaki oteller. Biz 2010 yılbaşında büyük bir grup olarak İstanbul’da bir otelde tabiri caizse haftasonu tatili yapmıştık! Öğlen check-in yaptığımız otelde yemeklerimizi yiyip, havuza girip rahatlayıp akşama da otelin roofunda harika bir yılbaşı geçirip canımız istediğinde de odamıza inip mışıl mışıl uyumuştuk. Diğer sabah da brunch sonrası evlere. İşte bu seçeneği tanımlayacak bence tek kelime var, MİS.

Ay yeter ne tembel hatunsun, ben yılbaşında sokakların coşkusunu yaşamak, bağıra bağıra şarkı söyleyerek yürümek, temiz havayı içime çekerek yeni yıla girmek istiyorum diyorsanız size Taksim Meydanına alalım! Hahaha şaka canım şaka. Tomtom sokağa alalım sizi; merak etmeyin burada bir şey olmaz size J

Bunun dışındaki alternatiflerinizi şöyle sıralayalım isterseniz
Taps Bebek Yeniyıl Balosu
Hayal Bistro Yılbaşı Partisi
Çubuklu’da MFÖ ile Yılbaşı Partisi
Bronx new Year Party: Redd Cover project
Athena ve Duman
Kenan Doğulu-Ozan Doğulu
Babylon Oldies but Goldies

Peki ben mi nasıl kutluyorum yılbaşını? Ben bu sene sakin bir yılbaşı gecesi geçirmek istediğime karar verip yeni yılı bir gece önceden kutlamaya karar verdim. İstanbul indie scene’inin cabbar delikanlılar topluluğu Club Bangkok ile Dağıstan düğünü temsıyla Babylon’u yıkmaya gidiyoruz. Son cümleme anlam verememiş olan arkadaşları şöyle alalım o zaman. Club Bangkok, İstanbul sınırları içerisinde dinleyebileceğiniz en iyi indie müziği, delicesine eğlenceyi ve diz bağlarınızı koparana kadar dansı garanti ediyor. Ben denedim, kefilim. Siz de bana katılmak isterseniz 30 Aralık akşamı Babylon’da buluşalım J
EDİTÖRÜN NOTU (Yani benim)

Videoda izlemiş olduğunuz party Naz'ın önerilieriyle bir hayli uyuşmakta. Kısacası kendi Tommy patynizi yaratabilmek, onun hayalini kurmak pek de zor olmasa gerek. Olmadı arkadaşlarınızı çağırırken dress code olarak herkes Tommy Hilfiger giysin diye belirtin :) 

***
Unutmadan ! Naz'ı blogundan da takip edebilirsiniz. http://sneakersandlaces.tumblr.com/

22 Aralık 2011 Perşembe

RÖPORTAJ || ATLAS BEBEK- VEHBİ GÖRGÜLÜ ILE POP 2011

Geçtiğimiz sene 2010 yılına yeniden bakmak için Atlas Bebek blogunun yazarı ve freelance- müzik yazarı Vehbi Görgülü ile bir röportaj yapmıştık. O halde bunu gelenekselleştirmek gerekir dedim ve işte yeniden ! Bu sefer 2011.  Seneye damgasını vuran en pop isimleri bir de ondan dinleyin isterseniz !
Diğer röportaja da göz atmak için tık.
1: Senenin tek yıldız ismi kesinlikle Adele'di ! (Ya da bana mı öyle geliyor ?) Facebook profilimde her halde Brit Awards performansını paylaşmayan kalmadı bunu neye bağlıyorsun ?

Popüler müzik kategorisinde değerlendirirsek, 2011'in yıldızlığına oynayacak Adele kadar güçlü bir başka aday bulmak da zorlanırım. Kimi eleştirmenler Adele'in başarısının abartıldığını düşünedursun, "21"in en sıkı pop albümlerinden biri olduğuna inanıyorum. Adele kaliteli işler yapıldığı sürece sansasyona ya da sükseli sahne performanslarına ihtiyaç duyulmadığının en güncel kanıtı. Üstelik İngiliz bir sanatçıyı Billboard listesinin zirvesinde hakkıyla görmek de heyecan verici! Kuzey Amerika'lı müzik dinleyicilerinin Avrupa'lı müzisyenlere karşı olan önyargısı yavaş yavaş kırılıyor; kıtadan başlarını uzatıp, diğer ülkelerin sanatçılarına da kulak veriyorlar artık. Bunda bağımsız müzik dergilerinin ve kişisel müzik bloglarının yanısıra online albüm satışlarının (ya da paylaşımlarının mı demeli?) da büyük payı olsa gerek.
2: 90lar sonunda inanılmaz cool NR1 vardı, Dream TV hiçbir zaman onla yarışamasa da şu anda artık farklı kulvarlarla olsalar da ondan daha başarılı bir müzik kanalı, ama ülkemize getirilen MTV pek de beklediği ilgiyi göremedi ve sene içerisinde kapatıldı ! Youtube killed TV star is the new Video killed radio star mı ?
YouTube televizyon yıldızını öldürdü iddiası yabancı müzik dinleyicileri için geçerli olabilir; fakat ben hala saçımı kestirmek için gittiğim dükkanlarda Kral TV'nin son ses açık olduğunu görüyorum! :) Şaka bir yana, bence Number 1 hiçbir zaman cool olmayı başaramadı; sadık bir seyirci kitlesi edinebilecek kalitede ve düzenli yayınlanan müzik programları olmadığı için  NR1 insanların henüz internetin yaygınlaşmadığı dönemde zorunluluktan izledikleri bir kanaldı bence. Üstelik yeni çıkan isimleri takip etmek için müzik kanalı izleyenlerin zevk kalitesini yerin dibine sokacak türden. 

Dream TV'nin farklı türlerde daha spesifik program içerikleri oluşturması açısından hep daha karakteristik bir noktada durduğunu düşünmüşümdür. MTV'nin kapatılması ise üzücü bir durum; çünkü her ne kadar pop şarkıcılarının videoları YouTube'da tıklanma rekorları kırsa da, müzik kültürünün de televizyondaki varlığını koruyabilmesi açısından MTV önemliydi. Bu açıdan en azından Türkiye için televizyon yıldızlarının artık sanal ortamda parlamaya başladıklarını söyleyebiliriz sanırım.
3: 12 ay boyunca hep bir ağızdan Adele konuşulsa da son günlerde bir de Lana del Rey fenomeni çıktı karşımıza ! Bu konu hakkında ne diyorsun ?


Lana del Rey az önce sorduğun soruya verilebilecek en güzel örneklerden biri aslında. İçine YouTube kaçan pop müzik kültüründe heyecan verici bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. İmajı ve yaptığı işler mainstream müzik kanalları için 'marjinal' kaçabilecekken, blog yazarlarının kısa zamanda ilgisini çekmeyi başardı Lana del (Rey?). Ben 'Video Games' şarkısına bir dönem epey takılmıştım; daha zengin bir orkestrayla kusursuz bir albüm yapabilecek potansiyele sahip olduğuna inanıyorum. Bana sıkça benzetildiği gibi Stevie Nicks'i, biraz da Nancy Sinatra'yı anımsatıyor. Bunda makyajı ve kıyafetlerinin de etkisi olsa gerek. 

4: Pek hoşlanmadığını biliyorum ama senenin bir diğer fenomeni de Zaz'dı di mi ?
Türkiye'de birkaç yıla bir tek şarkıyla parlayan isimlerden en yenisi - ki bu isim nedense ya Fransız olur, ya İtalyan. Overrated.
5: Coldplay ve Rihanna düetine ne diyosun ? Rihanna'nın urban style kız ruhu yavaş yavaş indie'ye kaymıyor mu bir de, özellikle son videosu ?

Rihanna'nın kısıtlı bir vokal aralığı olmasına rağmen farklı tarzlardan isimlerle yaptığı düetlerin altından başarıyla kalkmasına hayranım. "Princess of China" fazlasıyla Coldplay kokan bir şarkı olmasına rağmen, Rihanna performansıyla parçaya fazlasıyla rahat bir şekilde adapte olabilmiş; sesi sırıtmıyor. Rihanna deyince tabii işin içine iddialı prodüksiyonlar, neredeyse ondan fazla şehirde tamamlanan albüm kayıtları giriyor. 

Bahsettiğin indie ruhu da dolayısıyla yeni albümdeki birkaç parça için geçerli sadece. Diğer 'Talk That Talk' şarkılarını 'Loud'dakilerden ayırmak neredeyse imkansız. Bence yeni albüm için bir süre daha beklemeliydi. 
6: 2012de Madonna geri dönüyor ! Heyecan var mı ?
Heyecan 'Give Me All Your Love'ı dinleyene kadar vardı; fakat sonrasında epey azaldı tabii! 'Hard Candy'nin yaşattığı hayal kırıklığından sonra, biraz da yaşı itibariyle 'Confessions' formülüne geri dönmesini umuyordum; fakat onun yerine Cyndi Lauper gibi 53 yaşında Gwen Stefani'liğe soyunmayı tercih etmiş. Ben yine de albümde uzun bir süre kendini dinlettirecek şarkılar olacağına inanıyorum. 
7: Amy Winehouse ?
Ölümü yılın en üzücü müzik olaylarından biriydi. Konser haberinin heyecanını yaşadığımız sırada ölüm haberini duymak adeta şok etkisi yarattı. Konser öncesi Milliyet Sanat için yazdığım Amy yazısında da kısaca bahsetmiştim; sahnede bayılsa, bütün şarkı sözlerini unutsa bile Amy Winehouse'u canlı dinlemek özel bir deneyim olacaktı. Çünkü şarkıları kadar Amy'i özel yapan vokal stiliydi; her ne kadar insanlar alkol/uyuşturucu bağımlılığı yüzünden Winehouse'a yüklenmiş olsalar da bugün bir diğer rahmetli bağımlı Billie Holiday'i bayılarak dinleyebiliyorlar. 

Ben özellikle Amy Winehouse'un plak şirketinin ve menajerlerinin kafasının güzel olduğunu düşünüyorum; stüdyo albümünü bile tamamlamaktan aciz olan bir şarkıcıyı o halde konser turnesine çıkarmak için konuya gözün parayla bürümesinden başka mantıklı bir açıklama getirebilmek mümkün değil.

8: 2012de kimler gelsin Istanbul'a ? Soğuk bira içerken festivalde kimleri dinlemek istersin ?

PJ Harvey! Arcade Fire, yeniden Björk ve Wild Beasts, Justice, Gang Gang Dance,  Future Islands, The Horrors, James Blake, Feist, Cut Copy... Bu liste daha uzar! Bir de Kate Bush, Radiohead ve Brian Eno gibi ütopik isteklerim var!
 Yılın en iyi 5 albümü ?
PJ Harvey - Let England Shake
Bon Iver - Bon Iver
Kate Bush - 50 Words for Snow 
Jay-Z/Kanye West - Watch the Throne
Metronomy - The English Riviera

 Yılın en iyi 5 şarkısı ? 
- M83 - Midnight City
-PJ Harvey - The Glorious Land
-Fleet Foxes - Helplessness Blues 
-Wilco - Art of Almost
-Metronomy - The Bay

20 Aralık 2011 Salı

MAN OF THE YEAR: RYAN GOSLING - post #400

İster pijama deyin, ister denizci üniforması Ryan Gosling geçtiğimiz bahar Cannes Film Festivali'nde muhteşem Salvatore Ferragamo ile ''Drive'' ''photocall''una katıldığından bu yana, dergilerin erkek stil sayfalarını ve blogları süsler oldu. Geçtiğimiz sonbahar vizyona giren ''Crazy Stupid Love'' filminde ise  -sizce metroseksüel- duygusal boşluğu olan, dolabı her erkeğin -en azından giyinmeyi seven- isteyebileceği kıyafetlerle dolu bir womanizer'ı canlandarmış olmasıyla magazin basınında daha önceden çizmeye başladığı karakteri perçinlemiş oldu.

Aslında geçtiğimiz sene Michelle Williams'a Oscar adaylığı bile getiren ''Blue Valentine''la -ki bizde bu yaz vizyona girmişti- başlamıştı her şey diyerek ''Prince Charming'' hikayeme güzel bir başlangıç yapabilirim. Ancak her prince charming doğuştan şanslı olmayabiliyor. 2005 yapımı ''Stay'' filminde Naomi Watts ve Ewan McGregor ile kamera karşısına geçen Gosling bu filmde canlandırmış olduğu Henry ile belki de sinematografisi içinde cazibesini kullanmayan tek Gosling karakterini canlandırmıştı. En az Amenabar'ın ''Abre Los Ojos''u kadar değişik katmanlardan oluşan hikayesi ve kimi zaman takip etmesi zor olan kurguda Gosling 21. doğumgününde intihar etmeyi planlayan bilinç altı sayesinde farklı bir dünya yaratan ve gittikçe o bölgede daha da derine giden sanat öğrencisini canlandırıyordu. Düşünsenize filmin günümüz şartlarında çekildiğini ve Ewan ile Ryan'ın bir arada yeniden oynadığını ?
Tahta önünde bacak bacak üstüne atan Cameron Diaz'dan daha karizmatik bir öğretmen varsa o da kesinlikle ''Half Nelson''dan Dan Dunne. Filmde Gosling bir anlamda her öğrencinin sahip olmak isteyeceği öğretmen tipindeydi. Sadece sisteme karşı gelerek program dışı ancak daha yararlı dersler vermekle kalmıyordu, aynı zamanda siyah kız öğrencisine de dibe batmaması için fazlasıyla yardım ediyordu. Belki de kendi gibi olmaması için. Brooklyn'li Dan Dunne da 2011 model Gosling karakterlerinden çok uzakta. Sefil ve içler acısı bir halde. Nerede o ''Crazy, Stupid, Love''da ''Sen Gap'ten daha iyilerine laiksin!'' diyen modern Apollo nerede esrar içip bulaşık yıkayan sefil Atinalı. Unutmadan ! Ryan Gosling tek Oscar Aday'lığını da bu filmle elde etti.

IMDb'de Top 250 Movies listesi içinde kendine yer edinen ve 8.1 puan alan ''Drive'' filminde de Carey Mulligan ile karşılıklı oynadı. Ancak yılın en çok beklenen filmini seyredebilmek için biraz daha beklememiz gerek, zira film ancak Şubat 10'da ülkem sınırlarında vizyona gelecek, ancak dev ekranlı beyaz perdede illa da bir Gosling görmek isterim diyorsanız da George Clooney'nin yazıp yönettiği politik-dram filmi ''Ides of March''ta da baş rolde. Politika dozu az, dramı fazla olan senaryonun en güzel yanı ise Ryan'ın karakteri Stephen Meyers'in filmin başından sonuna kadar tanık olduğumuz dönüşümü izlemek. Kanımca ''Gosling is NOT THE new Leo'' ve bu filmde ondan beklediğinizden çok daha fazlasını alıyorsunuz. Sanki sadece rolleri değil, oyunculukları da Clooney ile yarışır gibiydi. Dediğim gibi henüz ''Drive''ı seyredemedim ama ''Ides of March''ta bugüne kadar oynamış olduğu karakterlerden en güçlüsüyle karşımızda, ''Half Nelson''dan bile daha fazla.
2006-2007-2008-2011: The Style Evolution

Michelle Williams, Emma Stone, Kristen Dunst, Carey Mulligan, çok yakında Eva Mendes ve Rooney Maara. Ryan Gosling kadınlara bayıldığını dile getiriyor, şansına rol arkadaşları da bayılabilinecek insanlar; ama karmaşaya yol açmamak için de ekliyor, ''aklınıza gelen sebepten ötürü değil, onların çok değişik iç güdü ve duyguları var; üstelik bu konularda onları çözmek de imkansız''.
Gosling'in yaratmış olduğu karakterlerle gerçek yaşamı arasında ortak olan noktalar ise her seferinde cool ve gerçek bir karizma olması. Filmografisinde indie-spirit B List but acclaimed filmlerden büyük yapımlara doğru kayan Ryan belki is the new James Franco da olabilir, ama kesin olan bir şey var ki genç yaşı sayesinde daha çok fazla filmini izleyebilicez, street-style looklarına ya da galalara katıldığında ona bakıp ''keşke ben de kıyafetleri onun kadar güzel taşıyabilsem'' diye iç geçiricez; çünkü kırmızı halıda ya da havaalından ağzında güneş gölzüğünün sapını ısırarak ayrıldığında üstündeki kıyafetlerle kendi moda kampanyasını çeker gibi poz veriyor !
Dude, we have too much to learn ! Yapmamız gereken ise kendimiz Cal Weaver yerine koyup Jacob Palmer'ı izlemek olucak. Tabi şunu da unutmadan;
Unutmadan her Ryan Gosling'in içinde bir Disney Club Kid yatar. Bu yüzden Keep Calm and Keep Calm. Yine de sağdakine bakıp avunmayı mı tercih edersiniz, soldakine bakıp iç mi geçirmek istersiniz o size kalmış.
Ryan Gosling hakkında inanılmaz matrak görseller için de http://fuckyeahryangosling.tumblr.com/ 'a ya da http://ryangoslingpublishing.tumblr.com/ bir göz atın isterseniz. 
HAPPY 400TH POST !

15 Aralık 2011 Perşembe

LET THEM ALL SAY ! - HEY LOLYTA HEY

Buğulu ve şuh sesi, kıvrımlı dudakları, saçları ve cidden seksi duruşu swinging sixties'in günümüze uyarlanmış hali, belki biraz çizgi karakteri gibi karikatürize edilmiş Playboy kapağından fırlamış gibi. 50, 60 ve 70lere özenen 2010 gençliğinin tek bir bedende vücut bulmuş hali ! Lana del Rey, kuşkusuz ekim ve kasım ayına damgasını vurmuş gibi. Bir nevi Kürk Mantolu Madonna, ona bakan gözlerini ondan alamıyor, şarkılarını bir kez daha bir kez daha dinliyor. Bir daha bir daha.

Kimi zaman bir pin-up tarzına andıran del Rey zaten yap-boz gibi bir kişilik ismini çok sevdiği Hollywood yıldzından alıp 80lerin Ford arabalarına selam çakıyor. New York çıkışlı plasebo etkisi yaratan del Rey biraz synth-pop ve indie-dance / rock ile 60ların California ruhunu ve duygusal ses tonunu birleştirdiği pop tarzıyla bence 2012nin de yıldızı olacak. Ama hakkında konuşulan en önemli bir diğer nokta ise dudaklarının gerçek olup olmadığı ? - Who cares ! Just let them all say- hey lolyta hey !

Onu ''Video Games'' ile tanıdık desek yeridir. Zorlama bir proje değil, tamamıyla gerçek. Video da kendi eseri, daha evvelden çekmiş olduğu kısa videolardan / fotoğraflardan oluşan bir kolaj da denilebilir aslında. Hatta durun bir dakika videoda Paz de la Huerta da boy göstermiyor mu ? Ki NME'nin 2011 en iyi videolar listesinde de zirvede yer alıyor.

Her bir şarkının ben de uyandırdığı duygu ise epic ! Ördek dudaklı şımarık bir New Yorker socialite gibi ''I was like 'no please'.'' dediği ''Blue Jeans'' şarkısının başı 70lerde insanı meydanlara çağıran anonslar gibi, gerisi ise daha da güzel ''Blue jeans, White shirt // Walked into the room you know you made my eyes burn // It was like, james dean, for sure // You so fresh to death & sick as ca-cancer // You were sorta punk rock, I grew up on hip hop // But you fit me beter than my favourite sweater, and I know

Şarkılarındaki popüler kültür göndermeleri de ayrı bir harika, 80ler Modernist Amerikan Kültürü aşığı New York Cool Kids takımından ya da Gossip Girl'cülerinden de diyebilirim sanırım. Bknz ''Diet Mtn Dew'' .  Yapmış olduğu şarkılar arasında en sevdiklerimden bir diğeri de ''Brite Lites'' oryantalvari ezgilerle başlayan şarkı daha sonra karanlık dans ritmleriyle devam ediyor ve devamında ''she wants to kill the dansflor''. Şarkı içinde de yine başka bir simge başka bir Ford, ''Arbor Dean''.

''Video Games'' videosunda çıktığı gibi de Amerikan Bayrağı ve simgesi del Rey için en büyük tutkulardan biri. ''Gramma'' içinde yine bayraklar onun için dalgalanıyor. ''Gramma said she'll leave the lights on for me //Gramma said the flags are waving for me''  ve elbette Amerika simgesi. ''A.M.E.R.I.C.A. // All ı want to do is play // see the city every day.


ve Lana'nın çizmiş olduğu karakter ve ruh ''Jump''ın sözlerinde hayat bulmuş, Doğu Yakası'ndan, Batı Yakası'na uzanan Beat Generation ruhu gibi. Ya da ''Kinda Outta Luck''ta olduğu gibi ''Motel singer at a silber ball // Femme fatale always on the run // Diamonds on my wrist whiskey on my tongue // Before I give back I gotta get drunk'' gibi sözler onu tanımlayabilecek başka satırlar.
Palm trees in black and white

Last thing I saw before I died

Palm trees in black and white

Was the last thing I saw before I died
Right line, right man
Right mixture of cocaine an heroin


O halde, onu dinlerken, arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve tıpkı ''Lolyta''da dediği gibi hayal edin...

could be kissing my fruit punch lips in the bright sunshine
I make the boys fall like dominos
I know that I'm mess with my hair and my suntan, short dress, bare feet
I don't care what they say about me

...ve sonrasında sizi tıpkı ''Mermaid Hotel''de olduğu gibi baştan çıkarmasını izleyin

Albümün ve Lana'nın ruhu aynı zamanda ''Video Games''in videosu ve şarkı sözleri gibi. Sonuç olarak tıpkı 70lerde New York Hotel Chelsea'de takılmış, California'da okyanus kıyısında kokainli palmiye ağaçlı beach partylerin müdavimi olmuş, yanık tenli, kısacık şortlu, Amerikan bayraklı t-shirtleri olan, Ford'dan şaşmayan ve 40ına geldiğinde New York'lu socialite bir middle-aged kadının albümünü karıştırıyormuş hissi vermiyor mu albüm ?

Ve tıpkı kendisinin de dediği gibi. Video Game is like SummerTime Sadness.
Singining in the old bars
Swinging with the old stars
Living for the fame

Son bir not ilk ''official'' albüm ''Born to Die'' 2012'nin Ocak ayı sonunda yayınlanıyor. Daha önce ''aka Lizzy Grant''ta yer alan en hip şarkılar bu albümde de yer alıyor.  Ayrıca del Rey Wonderland Magazine'in son sayısına kapak oldu, gelecek V Magazine Music Issue temalı sayıya kapak olacak ve Mart ayında İngiliz Vogue'unun kapağında yer alıyor. 2011in son günlerinde adeta tepeden dalan Lana, 2012yi zirvede geçirecek gibi. Ve ondan sonra .. büyük ihtimalle yeni 10 yılın en büyük ikonlarından birine dönüşebilir, belki de.
ve son harikası
Dalgalanan yeniden Amerikan bayrakları
bir de
Rihanna's boy friends on ''We Found Love'' vs del Rey's on ''Born to Die''

13 Aralık 2011 Salı

RÖPORTAJ || GÜRCİSTAN MODA- DERGİ- BLOG SAHNESİ

Röportajı gerçekleştirdiğim kişi, ünlü biri ya da bir blogger değil. Kendisi Gürcistanlı ve başkent Tiblis'den. Ancak aranızda the FashionSpot'u takip eden varsa onu muhakkak bilir, çünkü o kulağı deliklerden, 3-4 ay sonra yayınlanacak dergilerin kapaklarında ve içeriğinde yer alacak model / ünlülerden hep haberdardır. Bir anlamda endüstriden son dedikoduları yayan isim de diyebiliriz. Geçtiğimiz haftalarda Gürcistan'da Moda Haftası düzenlendiğini duyduğumda, bize pek de yabancı olan konu hakkında yazabilirim diye düşündüm. Ancak yine de komşumuz hakkında bu kadar az şey bilirken de kendimi riske atmak yerine Tarsha kendi ülkesinden olan biteni daha yerel ağızla anlatabilir diye düşündüm. Röportaj içerisinde sadece ülkede gerçekleşen iki farklı moda haftasının absürdlüğünden bahsedilmedi, Rusya'nın ülke modası üzerindeki etkisi, dergi endüstrisi ve bloggerların ülke medyasındaki yeri hakkında da bilgiler var. Üşengeçliğime verin olduğu gibi İngilizce haliyle yayınlıyorum.


Umarım böyle bir röportajı gerçekleştirme fikri bende uyandığında duyduğum heyecanı siz de tadabilirsiniz !
Bu arada olur da Tarsha'yı twitterda takip etmek isterseniz diye. Click.

Photos taken from ''Georgian Fasgion Week & Tiblisi Fashion Week'' facebook pages and avtandil.ge ! 


1: Could you tell as about Georgian Fashion Weeks. Beforehands while we were talking you had mentioned two different organizations ? What is the main reason for this ? And could you please give some informations ?

First time, Tbilisi Fashion Week was held in 2009 and then it was followed by Georgian Fashion Week in 2010. Both are held by different organizations. It's not normal to have two fashion weeks and I think both organizations know about it but they don't want to combine this two, I think main reason is that owners of both companies are ambitious and they want to rule in the fashion sector. In terms of organizing, they're not on highest level but they're still new in this and time will tell if it's improved but may people mention and every next fashion weeks in on higher level than previous. When there were first fashion weeks held, it was like a big event, there was red carpet and every celeb tried to look best there, it was party-like situation with shows but now it's changed and there's more working atmosphere. And since there's a deficit of fashion critics in our country, usually artists, tv-hosts or politicans are at the front row of shows. There's one more thing I don't get, some disgners instead of showing Spring/Summer 2012 collection showed Fall/Winter 2011.12 collection which is strange. Deisgner's said they don't follow rules and will show what they want, but how? If Karl Lagerfeld, Dolce & Gabbana , Armani show their collections by the schedule I can't understand why someone should be able to violate rules, but designers and organizers are mostly friends and I think that's why there're exceptions.


Georgian Fashion Week
(from left to right)
George Pantsulaia- Fakhrya Khalafova- Anuka Kebaria- Marco Corso

2: Is the collections shown on these different weeks have some really big differences or the choice of the designers or brands to attend different organizations is random ?

There're different designers presented in Georgian Fashion Week & Tbilisi Fashion Week but if I'm not wrong there were cases when some of designers showed collections on both fashion weeks. Attandances aren't that categorized, everyone with invitation can attend, but there're moslty celebrities as I mentioned. 

3: If you give some more clues about Georgian Fashion Weeks, which city would you choose the underline the spirit of the designs? Something like Paris, Milan, NYC, London or Tokyo ! May be mixture or a unique style?

That's more like London, with the the touches of Paris. Many designers have their individual style but there were some designers (mostly new faces) who copied foreign designers, for example: this season one of them did hats very much like to Givenchy's Fall 2011 collection. There're were copies of shows, I mean the whole "structure" of show, not clothes. Many designer's think that it's cool to show collection made only in 1 or 2 color and some critics then say "Oh, that was genius, amazing" when it's actually nothing amazing. Designers here start preparing collections ONLY 2 weeks before the fashion week. I don't know if it's normal when  most famous designers in the world work for months for one collection. And Georgian designers' think that's it's "cool" to make collection in 2 or 1 week. Some people say designers have financial problems and can't prepare collection properly, that's actually right but why they start searchig sources only 2-3 weeks before fashion week, they have to try to find maoney 

4: How about designers and media collobration ? Are they really known nationwide, do the artists prefer to wear designer clothes ?

Tiblisi Fashion Week

Media is working quite good in this case, they're doing daily reports about fashion week or if some designer is going to show in foreign country. There're like 10 designers who are known in nationwide, most famous brands are : Avtandil, Tamuna Ingorokva, Datuna Sulikashvili, Atelier 10A, Bichola and few more. Avtandil isn't known only in Georgia but in many foreign countries, he moved to the whole new level this year, he showed his collections in special show-rooms of London, Paris & Monaco, also his clothes were featured in Autumn issues of Numero, VMan, L'Officiel, French Elle and there's more I think. Other designers are invited mostly in neighbour countries fashion weeks for example in Kiev and so... But after fashion weeks started in Georgia every second person decided to design clothes and there're bunch of new faces at every fashion week, so they're not really known in whole country, only in just little group of fashion people. As for artists or tv-hosts, they wear Georgian designers quite often, they think it's trendy and kinda cool if you're wearing clothes by Georgian designer, good to see they support own talent.

5: And blogging in your country ? How big deal is that ? Do they attend to the Fashion Shows, media respects them ?

There're NO blogs specialized only about fashion, I mean like BryanBoy or so, there're only sites who just post collections or magazine editorials, with no comments. There're few entertaining blogs who may post their thoughts about 2 or 3 collections (mostly foreign designers) but it happens rarely. So fashion blogging isn't developed in Georgia.

6: How big Russian style or gusto effects the Georgian fashion ?

It had effect but in past when both Russia & Georgia were parts of USSR. I don't think it happens now, mostly older women may have some touch of Russian dressing style, usually furs and jewels, which Russian women adore.

7: Publications ! The fashion magazines ?

First ever Georgian fashion magazine was launched like 11 years ago, called "Amarta", which is still published. There're other magazines, launched last 2 years but they're not fashion-oriented but they do have many materials about Georgian & International collelctions, but more part is dedicated to celebrities, that's what sells in Georgia. There was Cosmopolitan Georgia launched in 2006 but it was closed in 2009 because of recession, they had financial problems. It was selling quite good from the beginning but then they started reprinting materials from Russian Cosmo which is also sold here and most of Georgian women who were buying Russian edition refused to pay money in the same publication which was translated in their own language, that's how strange we are. They didn't support own country's publication  and bought other one, but they had advertiser's problem aswell. So Cosmo was closed. There're no other Georgian versions of international fashion magazines and I think there wasn't even talk about launching any new magazine. We can buy Russian magazines here in normal price and American magazines only in specified places, but they're so expensive, you can get them in a cheapers price via eBay.

8: Do you know anything about Turkish fashion scene ?

Not really, I know there's Istanbul Fashion Week and some of the designers paid big money to bring top-models on their shows. I'm not sure about this though. Also you have own Vogue which is only 2 years old and already on high level, much better than many Vogue's launched 10 years ago or so. It looks like a Turkey is doing quite good in a fashion scene but I don't have many info about it.


AVTANDIL /HOMMES7 F-W 10/11


THIS? OR THAT?


Vogue Paris vs Vogue Italy - Vogue Paris but only under Carine Roitfeld, Alt's vision bores me, really. Vogue Italia isn't that big deal I think, besides main cover story I usually don't like any eds, and even main stories aren't that good last time, as they did in past.
Anna Wintour vs Franca Sozzani - Anna Wintour. If you asked I'd choose Carine Roitfeld & Aliona Doletskaya though :D I love these two women.
Mainstream Mags or More Indie ones - Mainstream mags, I'm not really interested in magazines with "art+fashion"  

Kate Moss vs Lara Stone - Both, but Kate Moss is my ultimate favorite model of all times, so if only one choice, it's Kate.

New York Style vs London Style - Mixed. London always attracted me, I love their solid style but New York's free style is also quite good. 

10 Aralık 2011 Cumartesi

TOP 10 COVERS OF 2010

10 // DEUTSCH VOGUE : IRIS STRUBEGGER by ALEX LUBORIMSKI
Alman Vogue Genel Yayın Yönetmeni Christiane Arp, en başarılı ve sürekli takip edilmesi gereken editörlerden biri, trendlere inanmadığını dile getiren baş editör aynı zamanda derginin kapaklarının çekiminde de bulunuyor, tıpkı Roitfeld ve Alt gibi. Yıl boyunca Rosie Huntington, Doutzen Kroes, Claudia Schiffer ve Natalia Vodionova gibi top modelleri kapağa taşıyan Alman Vogue'u tüm edisyonların içinde de en çekicilerin başında geliyordu. Ancak beni benden alan, yine baş editör Arp tarafından styling'i yapılan Luborimski'li Eylül sayısı çekimi oldu. Dantel ise sadece Alman edisyosunun 3 kere kapağa taşıdığı bir kumaş değildi.

9 // DAZED & CONFUSED: BJÖRK by SAM FALLS
Temmuzda Beyonce, Ekimde Ricardo Tisci ve melekleri, daha önce Arizona Muse ve Aralık sayısı için 20 yıl şerefine 20 kapak. Ki aralarında Kate Moss ve Eva Green de var. Söz konusu Ağustos sayısı olunca ise en az albümü ''Biophilia'' kadar Futuristic ve Art Work tadında bir iş çıkartmıştı Björk ortaya. Unutmadan kendisi aynı zamanda sayının ''guest-editor''u. Sayıyı özel yapan bir diğer şey de 200. kez yayınlanmış olması.

8 // INTERVIEW: FLORENCE WELCH by CRAIG McDEAN
Anne Hathaway, Tom Ford, Rihanna ve Michelle Williams bu seneki sayıların en hip konuklarındandı. Florence Welch'in ise bugüne kadar göründüğü en büyük dergi kapağıydı. Baz Luhrman tarafından röportajı yapılan Welch kanımca hem Interview'a kendi ruhunu elinde tutturan ama aynı zamanda çılgınca bir yanı da olan bir kapak hediye etmiş. Kapak kasım 2011e ait.

7 // VOGUE ITALIA: STELLA TENNANT by STEVEN MEISEL
Genel anlamda yılın en sıkıcı kapaklarını çıkartan Vogue Italia Eylül sayıları için tıpkı kapak spotunda yazıldığı gibi tüm zamanların en avant-garde işine imza atmıştı. Styling'in Karl Templer'a ait  olduğu çekimde modelin üstündeki Prada. Kapak sıra-dışı bir hayat hikayesine sahip olan Ethel Granger'a adanmıştı ve tahmin edildiği gibi Stella'nın rolü de Ethel'i oynamaktı. Kapak sadece en iyi eylül sayısı kapağı değil, Vogue Italia'nın da en iyi kapağı, yine de sene boyunca pek de ''ohh boy'' dedirten işler çıkartmadığı için bu kadar geriye koydum.

6 // NUMERO: KARLIE KLOSS by GREG KADEL
Gelecek postun konu başlığı da tam şu şekilde ''Is Karlie new Kate?''. Kuşkusuz sene boyunca Freja, Malgosia, Arizona gibi isimleri kapağa taşıyan derginin en iyi kapağı Aralık / Ocak sayısıydı. Aralık ayında 3 farklı kapakta boy gösteren Karlie Kloss, giyinik ama inanılmaz seksi ve kadın gibi. ''Magic'' başlıklı sayının içinde yer alan editöryal ise kapaktan çok daha sert ve güçlü. Karlie gümbür gümbür geliyor ve sert ayak seslerinin tek sebebi ise Fransız Numero.

5 // VOGUE: PENELOPE CRUZ by MARIO TESTINO
Haziran ayında yayınlanan sayı sadece Amerikan Vogue'una uzun zamandır yayınlayamadığı en iyi kapağı vermekle yetinmedi, bugüne kadar hep içindeki vahşi seksi kadını dışarıya vuran kapakların aksine Penelope'yi en saf ve gerçek haliyle gösterme şansı da verdi. Yıl boyunca aynı zamanda Ingiliz GQ ve V Magazine'e de kapak olan Penelope'nin dışında, Vogue'un yayınladığı bir diğer önemli kapak da eylül sayısında yer alan Kate Moss'du. Belki Moss'un en iyi kapağı değildi, ancak evliliğini ve başarısını kutlayan ve kraliçe olmanın altını çizen en iyi kapaktı. Elbette Vogue'un da uzun süredir cesaret edemediği bir kapak olması nedeniyle önemliydi.

4 // LULA: ANNA DE RIJK by YELENA YEMCH
Kapağa dikkatle bakarsanız ''girl of my dreams'' yazıyor. İlk bakışta oldukça masum bir kapak ve masum bir başlık. Biraz derine indiğinizde belki sezonun en fetiş yanını en seksi haliyle yansıtan tüm dantel kıyafetli ve LV outfitli kapakların yanında en seksisi aslında. Sade ve çarpıcı kelimesinden daha başka bir sıfat hak ediyor aslında. Biraz 60ların sonu 70lerin başı Fransız ultra seksi romantik-dram filmlerinde yer alan femme-fatale kadın havası da var aslında. Kapak derginin Fall / Winter sayısına ait bu arada.

3 // LOVE: NYASHA MATONODZE by MERT & MARCUS 
Lara Stone, MariaCarla Boscona, Hailee Steinfeld, Chloe Grace Moretz ve daha bir kaç tane daha. Love Fall Winter kapağını süsleyen isimlerdendi. Hepsi de çarpıcı ve supernatural, esasında benim hepsi arasında tercihim Moretz'li olandı ama son dakikada karar değiştirip Nyasha Matonhodze'li olanı seçtim Mert & Marcus'lu kapak Poe hikayesindeki kuzgun misali. Hala izlemediyseniz de derginin videosuna bir göz atın derim.

2 // VOGUE PARIS: LARA STONE by  INEZ & VINOODH
1234567. Lara Stone'lu Vogue kapağı. 1234567. Lara Stone'lu Vogue Paris kapağı. 123456789. Inez & Vinoodh'lu Vogue Paris kapağı. Tıpkı Şubat 2011de olduğu gibi Ağustos 2011 kapağı da Lara Stone'a aitti. Her iki sayının ortak özelliği ''özel koleksiyon sayısı'' olması. Kapağın alt-metninde yatan şeyin Emmanuelle Alt'ın Carine Roitfeld'in en sevdiği iki modelden biri olan Stone'u kullanıp arkasından el salladığı yönünde olsa da önemli bir diğer nokta açılan yeni Vogue Paris döneminin en iyi kapağı olmuş olması. Çok fazla tartışılan Gisele'li nisan kapağı ve Kate Moss'lu aralık / ocak sayısı da favorim olsa da tamamıyle Alt lensinden yayınlanmış ilk sayı olması da belki bu kadar sevmeme ve dergiye farklı yaklaşmama sebep olmuştur. Kisses Inez.

1 // VOGUE TÜRKİYE: EDITA VILKEVICIUTE by EMMA SUMMERTON
Kesinlikle iltimas geçmiyorum ve abartmıyorum, Vogue hakkında yine söyleyecek çok şey var, ama geçtiğimiz sene yapmış olduğum gibi derginin ikinci yıl sayısının yaklaşmasını bekliyorum. Vogue'un sene boyunca sadece 2 fiyaskosu oldu kapak anlamında. Paris Hilton bunun zirvesinde. Ki bana sorarsanız hiç de değil yine de. İsim eskimiş ve over-rated ama Terry Richardson'la birleşince ve nedeni açıklanınca anlamsız kaçmıyor. İkinci fiyasko ise şöyle özetlenebili: Dünyanın en güzel ve seksi kadınlarından olan Isabeli Fontana'yı ''yok artık daha çirkin gösteremezlermiş'' yorumum. Ancak 10 tane inanılmaz kapak. Ece Sükan ve Cüneyt Akeroğlu ortaklığı, Nisan, Ağustos ve Eylül sayılarını bir numara yapsa da elim nasıl olduysa Ekim sayısını yazdı başlığa. Kapağın büyütülmüş halini kesinlikle duvarıma asmak istiyorum. 
***
Konu kapak olunca yıl boyunca en iyiler ve hep en iyiler Vogue Türkiye'den geldi. Güzel kapak yapmak ise Bazaar İspanya ve İngiltere'nin en iyi bildiği şey. İtalya tabi Vogue sayesinde her zaman en fazla konuşulan işlere imza atıyor. Amerikan Vogue ise her zaman A Listleri seçebildiğinden yine en tepede olanlardan.
***
Bu arada;
Listeyi oluşturuken aklımda Tom Ford'un Another Man, Tuba Ünsal'ın XoXo The Mag, Kate Moss'un Harper's Bazaar UK ve Vogue Brasil, Harper's Bazaar Ispanya'nın Haziran ve Eylül sayıları ile Madonna'nın Harper's Bazaar USA sayıları da vardı.