RandevuIstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RandevuIstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2012 Cumartesi

ŞEHİRLE RANDEVU

Heniz İstanbul'un diğer önemli büyük film festivalleri kadar promosyonu çok fazla yapılmadığından kısmen de olsa gizli saklı kalmış festival Uluslararası Randevu Istanbıl Film Festivali 15. kez şehre dönüyor. Diğer festivallerin aksine pek de haberimiz olmayan yönetmenlerin hikayelerini bizlere sunmasından ötürü içten içe sevdiğim festivaldir. Üstelik bu sene festival salonlarında artış da olmuş. Bu pek şahane bir haber.

Festival 14-20 Aralık'ta. Resmi program açıklandığında görüşmek üzre.

Festivalle ilgili haberler için de şuralara göz atabilirsiniz.
Twitter, Facebook, Web

11 Ocak 2012 Çarşamba

THE ONE THAT I TOLD YOU HOW I WAS AMUSED BY ''LOTUS EATERS''

Irlandalı yönetmen Alexandra McGuiness'ın ilk filmi olan "Lotus Eaters"ın bizleri eğlendirmesi ve başarısı sadece izleyicileri değil yönetmenin kendisini bile fazlaca şaşırtmış. Ilk filmi icin her zaman ülkesini ya da sıcak bir aile hikayesini anlatacağını düşünen Alex belli ki tamamıyla yolunu kaybetmiş. Zira ilk filminde sex- uyuşturucu- sınırsız özgürlük/eğlence ve dibe vurmuşluk kavramları üzerine yoğunlaşmış. Londra'da yazın geçen bir hikaye, bolca parti ve bir grup fazlaca şımarmış arkadaş.
Tam bir öğrenci - yönetmen filmi olan Lotus Eaters'ın dikkat çeken taraflarından biri kıyafetler. Biraz burjuva -elit ama ayni zamanda indie takılan gençlerin kıyafetleri kimi zaman Topman ruhunda kimi zaman da St. Martins tasarımları ya da Dolce & Gabbana meets young talents kıvamında. Filmin modayla alakalı olması bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Filmin yapım aşamasında Alex görsel yönetmenle fazlaca Helmut Newton ve Lindeberg'ün bugüne kadar çekmiş oldukları siyah-beyaz moda fotoğraflarına sığınmış. Zaten filmin bir anlamda da dergiden fırlamış editöryal havasında geçtiğini söyleyebilirim, baştan beri Alex'in istediği de bu olduğundan sonuç başarılı. 
İlhamlarını buradan alan ikili, filmi siyah-beyaz çekmenin yani sıra zaman zaman "A Single Man" ve "I am Love" zarifliğinde de ekrana yansıtmış.

Londoner upper class indie grupie'nin hikayesi Guillaume Canet'nin "Les Petits Mouchoirs"ın başka bir versiyonu aslında. Ya da daha iyi bir benzetmeyle modayla, sanatçı, oyuncu ve sanatla bu kadar iç içe olmasından ötürü Jane Birkin'in rol aldığı 60lar filmi ''Blow Up''la da bağdaştırabiliriz. Hem de Alex'in bakış açısı ve yönetme şekli de o ruhun yeniden canlandırılmış hali gibi.
Lüks-boho hayatın anlatıldığı hikayenin bir diğer ilgi çekici yanı da müziklerdi. Hatta film Glastonbury Festival alanına kadar bile uzanıyor. Tabi arkadaşların bir kısmı da yatlarla Güney Fransa sahillerinde gezinirken. Filmde yer alan oyuncuların çok büyük kısmının ilk deneyimi bu. Aynı zamanda hepsi de genç, yalnız hikayeyi bu kadar doğal yapan sadece bu değil. Alex yapim sürecini anlatırken şöyle dedi. "Senaryoyu oyunculara verdik, ancak film çekilirken onlardan da bir şeyler katmaları istendi.'' Yani filmin belirli bir kısmı da doğaçlama.
Film ilk gösterimini 'New York Tribeca Film Festivale'nde gerçekleştirdi. Üst sırada tam ortada yer alan Alice (Antonia Campbell- Hughes) filmin baş rol oyuncusu. Ex-model, actress to be Londoner Alice etrafında dönen hikaye fazlaca arkadaşları ile olan iletişimi üzerine kurulu. Sağ yanında yer alan Orna (Cynthia Fortune Ryan) -ki bana Daphne Guiness'i hatırlatıyor- filmin hem ''villain''i hem de yıkıcı gücün tetikleyicileri arasında, aynı zamanda en derinlikli karakter olan Orna'nın çok alışılageldik bir biçimde dipten gelen savunmasız bir tarafı da var.
Her ne kadar ''hikayenin bitişi ile bir mesaj vermeye çalışmadım'' dese de ''yok edilme'' teması filmin can damarı, özellikle bunun üzerine kurulu olan filmin final sahnesi de 80dk'lık filmin en can alıcı noktası. 

Konu üçüncü filme gelince Alex kampını bu sefer de Berlin'e taşımış. Biraz rüya, biraz film içinde film. Gelecek güz vizyona girecek filmde aynı zamanda daha fazla internatioanlly-known oyuncularla çalıştığını soyleyen Alex genelde kadrosuna aynı insanları seçerek setinde aile havası yaratmayı sevdiğini de ekledi. İrlanda ruhu bu olsa gerek. Ufak da bir not gösterim öncesi (Randevu Istanbul Festivali'nde gösterildi film) yan masamda oturduğunu film sonrası söyleşisinde fark ettigim Alex ultra fashionable extra guzel bir Kate Moss gibi.
Kimi zaman bazı arkadaşlıklar ''Friends''deki gibi samimi ve saf değildir. Dışarıdan her şey harika görünse de ortamın bir parçası olma hissini sizde uyandırsa da sonunda belki de en iyisi sadece özenerek izlemektir.

PS. Filmin yapım aşaması ve yeni film hakkındaki bilgileri gösterim sonrası gerçekleşen söyleşiden derledim, yaptığım kolajlar ise Alex ve filmin cinematographer'ı Gareth'in yapım aşamasındaki moad-board'undan. (Filmin facebook sayfasına bakabilirsiniz). Ayrıca karelerin canlanmış halini de filmde görmek mümkün.

2 Aralık 2011 Cuma

İKİ YENİ FESTİVAL BİRDEN

Geçtiğimiz sene bazı değişikliklere giderek bize eski yılın son haftasında ciddi anlamda sinema şöleni yaşatan Randevu Istanbul bu sene 14. kez 16-22 Aralık tarihlerinde şehre geri dönüyor.

''Love and Other Drugs'' ve ''London Boulevard'' gibi gişe filmlerini programında barındırmanın yanı sıra sene boyunca vizyona girecek diğer bazı filmleri de daha da ucuz bir şekilde izlememizi sağlamıştı. ''Askıda Bilet'' gibi öğrenci-friendly bilet uygulamalarının yanında da iş satışa geldiğinde bir hayli bizi yoran ekip umarım bu sene daha koordine çalışmıştır. Her neyse, gelelim filmlere..

Avrupa Ekspresi, Bağımsız Filmler, İlk Randevu, Sinema Tarih Buluşması, Filmler Konuşsun, Pelikül Kabuslar, NTV Belgesel Kuşağı, Ömer Lütfü Akad Üçlemesi, Özel Gösterimler ve Kısa Şart başlığı altında 36 film gösterilecek.

Ayrıca programın henüz açıklanmayan ''Açılış Filmi' ve ''Gala Istanbul'' başlıklı bölümleri de mevcut.

Bağımsız Filmler ve Sinema Tarih Buluşması listesinde yer alan gösterimlerin tümünü, İlk Randevu bölümünden ''Yan Pencere''yi ise şimdilik listeme eklemiş bulunuyorum.

Sevindirici bir diğer festival haberi de IstanbulModern'den. Bu kez Aki Kaurusmaki ve Kati Ouitinen filmleri haftası. Modern Sineması'nda Finlandiya ve Nomad rüzgarı esecek yani ! Geçtiğimiz Film Ekimi'nde gösterilen ''La Havre'' programın listesinde yer alan filmlerden sadece biri. Unutmayın her Perşembe Ücretsiz ! Just in case ! Üstelik kalabalık program kısa bir zaman dilimine sığdırılmak yerine 3-18 Aralık gibi 15 günlük bir süreye yayılmış !

Ayrıca Kati Ouitinen de 3 Aralık'taki ''Umut Limanı/ Le Havre'' filminin gösterimine katılacakmış !

İyi seyirler !

2 Ocak 2011 Pazar

SEXTE SINIR VAR MIDIR ?

Geçen RandevuIstanbul'da seyrettiğim ''Happy Few'' de tam da bu temadan giriş yapmıştı. Fransızların seksi ne kadar sevdiğini biliyoruz zaten. İki farklı çift bir gün değişik bir fantaziyle eşleri değiştirmeye kalkar, sonuçlarının ne olucağını kestiremeden, değişik fantaziler kurmaya başlayıp ve sınırsız seks yapmaya başlarlar.

Peki ya işin içinde aşk ve çocuklar da olunca ?

Yabancı biriyle yattıkları için yeni deneyimlere ve heyecanlara açık olan çiftler sonsuza kadar bu oyunu sürdürebilip mutlu azınlıktan olmayı başarabilecekler mi ?

Peki sizin sınırlarınız ne ?
Siz böyle bir şeyi denemek ister miydiniz ?
Heyecan verici olabilir mi ?

Açık seks sahneleri ve çıplaklığı bir kenara bırakın ve hikayeyi düşünün bir de.
Life of French Bourgeoisie

29 Aralık 2010 Çarşamba

LOVE & OTHER DRUGS

Hınzır ve yakışıklı Jake Gyllenhaal ve kız kardeşim kadar sevdiğim Anne Hathaway ''Love & Other Drugs'' için bir kez daha bir aradalar (bknz BrokeBack Mountain ilk örnek için). Oyunculuklarını konuşturmuşlar desem yalan olur. Seksapelliklerini ve vücutlarını cömertçe sergileyip bedenlerini konuşturmuşlar desem yeridir sanırım.

Bildiğimiz romantik komedilerden biraz değişik bu sefer. İşin aşk kısmı yani. İnanılmaz romantik, ya da benim modumdan öyle, biraz da dramatik. Ama işin komedi kısmı da oldukça garip :) Filmin adı ''Sex & Other Drugs'' konulabilirdi. Yani hani ''Sex and The City'' için ''less sex'' dediler ya, işte bu da bildiğimiz türevlerinden biraz daha fazla ''sex'' içeriyo. Yani filme gidiş nedeniniz Jake Gyllenhaal ve Anne Hatahaway'i çırılçıplak görmekse buna alınmam bozulmam.

Aslında filmin ''sex sells'' üzerine dayandığını hepimiz biliyoruz. Daha vizyona girmeden bile çeşitli forumlarda oyuncuların -ki kimi photoshoplu (yani bunu filmi izlerken anlıyosunuz yoksa herhangi birini çıplak gördüğümden değil :P) çırılçıplak hallerini görmemizle beraber yine yarı çıplak şekilde ''Entertainment Weekly''ye poz vermeleri falan. Ha bu arada diğer filmlerin hepsini izlemeden karar veremem belki ama sanırım Golden Globe'lar için pek de şanslı adaylardan sayılmazlar.

Filmin en komik yanı Jake Gyllenhaal'un seks manyağı evlere şenlik kardeşi Josh Gad için yazılmış repliklerdi sanki. Unutmadan bir romantik komediyi romantik komedi yapan o filmin New York'ta çekilmesi gerektiği anlamına gelmiyormuş. Ve son olarak film müzik konusunda oldukça zayıf kalmıştı.

Uzun lafın kısası, bizler eğlenmeyi ve çıplaklığı seviyoruz. Netice itibariyle filme koşarak gidebilirsiniz. Kaybedeceğiniz bir şey yok yani. 


Randevu Istanbul'a bir kez daha teşekkürler. Netice itibariyle filmi herkesten önce festival sayesinde izledik.

28 Aralık 2010 Salı

LONDON BOULEVARD

Biraz saçma biraz karmaşık, başlarda pek de yakalayamadığım ve de anlamsız gelen bir senaryo. 
Cassandra's Dream ardından izlediğim ve özlediğimi fark ettiğim Hollywood'un en serseri ve yakışıklı aktörlerinden Colin Farrel. 
Keira Knightley de bu muymuş dediğim ve çizdiği karaktere hayran kaldığım.
David Thewlis ise tıpkı Lady GaGa'nın dediği gibi ''James Dean glossy eyes'' elbette biraz da Johnny Depp havası. Ama kesinlikle cool.
Muhteşem ve süper sexy ayrıca şık - centilmen- arabaları.
Colin Farrel için yapılmış güzel styling.
İnanılmaz ötesi müzikler.
Ve komedisiyle öldüren senaryosu. 
Vaktiniz varsa izleyin.  

RandevuIstanbul'un güzel seçimi için teşekkürler.