11 Ocak 2012 Çarşamba

THE ONE THAT I TOLD YOU HOW I WAS AMUSED BY ''LOTUS EATERS''

Irlandalı yönetmen Alexandra McGuiness'ın ilk filmi olan "Lotus Eaters"ın bizleri eğlendirmesi ve başarısı sadece izleyicileri değil yönetmenin kendisini bile fazlaca şaşırtmış. Ilk filmi icin her zaman ülkesini ya da sıcak bir aile hikayesini anlatacağını düşünen Alex belli ki tamamıyla yolunu kaybetmiş. Zira ilk filminde sex- uyuşturucu- sınırsız özgürlük/eğlence ve dibe vurmuşluk kavramları üzerine yoğunlaşmış. Londra'da yazın geçen bir hikaye, bolca parti ve bir grup fazlaca şımarmış arkadaş.
Tam bir öğrenci - yönetmen filmi olan Lotus Eaters'ın dikkat çeken taraflarından biri kıyafetler. Biraz burjuva -elit ama ayni zamanda indie takılan gençlerin kıyafetleri kimi zaman Topman ruhunda kimi zaman da St. Martins tasarımları ya da Dolce & Gabbana meets young talents kıvamında. Filmin modayla alakalı olması bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Filmin yapım aşamasında Alex görsel yönetmenle fazlaca Helmut Newton ve Lindeberg'ün bugüne kadar çekmiş oldukları siyah-beyaz moda fotoğraflarına sığınmış. Zaten filmin bir anlamda da dergiden fırlamış editöryal havasında geçtiğini söyleyebilirim, baştan beri Alex'in istediği de bu olduğundan sonuç başarılı. 
İlhamlarını buradan alan ikili, filmi siyah-beyaz çekmenin yani sıra zaman zaman "A Single Man" ve "I am Love" zarifliğinde de ekrana yansıtmış.

Londoner upper class indie grupie'nin hikayesi Guillaume Canet'nin "Les Petits Mouchoirs"ın başka bir versiyonu aslında. Ya da daha iyi bir benzetmeyle modayla, sanatçı, oyuncu ve sanatla bu kadar iç içe olmasından ötürü Jane Birkin'in rol aldığı 60lar filmi ''Blow Up''la da bağdaştırabiliriz. Hem de Alex'in bakış açısı ve yönetme şekli de o ruhun yeniden canlandırılmış hali gibi.
Lüks-boho hayatın anlatıldığı hikayenin bir diğer ilgi çekici yanı da müziklerdi. Hatta film Glastonbury Festival alanına kadar bile uzanıyor. Tabi arkadaşların bir kısmı da yatlarla Güney Fransa sahillerinde gezinirken. Filmde yer alan oyuncuların çok büyük kısmının ilk deneyimi bu. Aynı zamanda hepsi de genç, yalnız hikayeyi bu kadar doğal yapan sadece bu değil. Alex yapim sürecini anlatırken şöyle dedi. "Senaryoyu oyunculara verdik, ancak film çekilirken onlardan da bir şeyler katmaları istendi.'' Yani filmin belirli bir kısmı da doğaçlama.
Film ilk gösterimini 'New York Tribeca Film Festivale'nde gerçekleştirdi. Üst sırada tam ortada yer alan Alice (Antonia Campbell- Hughes) filmin baş rol oyuncusu. Ex-model, actress to be Londoner Alice etrafında dönen hikaye fazlaca arkadaşları ile olan iletişimi üzerine kurulu. Sağ yanında yer alan Orna (Cynthia Fortune Ryan) -ki bana Daphne Guiness'i hatırlatıyor- filmin hem ''villain''i hem de yıkıcı gücün tetikleyicileri arasında, aynı zamanda en derinlikli karakter olan Orna'nın çok alışılageldik bir biçimde dipten gelen savunmasız bir tarafı da var.
Her ne kadar ''hikayenin bitişi ile bir mesaj vermeye çalışmadım'' dese de ''yok edilme'' teması filmin can damarı, özellikle bunun üzerine kurulu olan filmin final sahnesi de 80dk'lık filmin en can alıcı noktası. 

Konu üçüncü filme gelince Alex kampını bu sefer de Berlin'e taşımış. Biraz rüya, biraz film içinde film. Gelecek güz vizyona girecek filmde aynı zamanda daha fazla internatioanlly-known oyuncularla çalıştığını soyleyen Alex genelde kadrosuna aynı insanları seçerek setinde aile havası yaratmayı sevdiğini de ekledi. İrlanda ruhu bu olsa gerek. Ufak da bir not gösterim öncesi (Randevu Istanbul Festivali'nde gösterildi film) yan masamda oturduğunu film sonrası söyleşisinde fark ettigim Alex ultra fashionable extra guzel bir Kate Moss gibi.
Kimi zaman bazı arkadaşlıklar ''Friends''deki gibi samimi ve saf değildir. Dışarıdan her şey harika görünse de ortamın bir parçası olma hissini sizde uyandırsa da sonunda belki de en iyisi sadece özenerek izlemektir.

PS. Filmin yapım aşaması ve yeni film hakkındaki bilgileri gösterim sonrası gerçekleşen söyleşiden derledim, yaptığım kolajlar ise Alex ve filmin cinematographer'ı Gareth'in yapım aşamasındaki moad-board'undan. (Filmin facebook sayfasına bakabilirsiniz). Ayrıca karelerin canlanmış halini de filmde görmek mümkün.

6 Ocak 2012 Cuma

ME IS 2 !!

Blogum bugün ikinci yaşını kutlarken sevgili medyatik arkadaşlarım blogumda yayınlamam için ufak ufak notlar göndermiş. Hem de ben istemeden, kendi kendilerine !
  • Gözlerim kadar güzel ve derinlikli yazılar !  EVA GREEN
  • 10 yıl boyunca Vogue'da Fransız Kadınları için yapmaya çalıştığım şeyi sen de 2 senedir Çağdaş Istanbul Gençleri için yapıyosun ! Bravo ! CARINE ROITFELD
  • Varisim belli ! ANNA WINTOUR
  • Belki yakışıklı olan benim ama blogun olmadan olan bitenden bi haber olup, arkadaş ortamında iki çift laf edemezdim. RYAN GOSLING
  • Yoksa yeni bir centilmen mi yetişiyor? TOM FORD
2011 öncesi yazılarıma baktığımda cidden ''bunları ben mi yazmışım?'' dediğim yazılar var, ama son zamanlarda geriye dönüp baktığımda ciddi anlamda blogumu ''yeah, that's my man'' tarzına çevirdiğimi gördüm.

Men's Health ve Bazaar Türkiye editörleri Emre Kurtuluş ve Serli Gazer ile dergi hazırlamak ve editör stili üzerine @travelerbug ile de Hindistan hakkında yaptığım röportajlar kuşkusuz hazırlaması en eğlenceli olanlardı. Tek bir film hakkında yazmak yerine kimi zaman oyuncu bazlı yazdığım yazılar da hatta bir anlamda ''profil yazıları'' da yine dönüp baktığımda en sevdiklerimden, ki onlar; Ryan Gosling- Eva Green- Natalie Portman ve Charlotte Rampling hakkındalardı. Bunlar arasına bir de Lana del Rey'i eklemeliyim sanırım.

Bir de bir tema belirleyip popüler kültürün tüm dallarına saldırdığım yazılarım var ki, hazırlama süresi oldukça uzun olmasına rağmen sonucu beni inanılmaz tatmin etmişti. ''Fetiş'' ve ''Tablodaki Aşk'' yazılarım buna en iyi örnektir her halde.

Özellikle ''The Killing'' ve ''Downton Abbey'' yazılarım sonrasında da anladım ki diziler hakkında yazmaya bayılıyorum, genelde fazla derine inememekten korktuğumdan film eleştiremesem de ''Black Swan'', ''Bill Cuningham'', ''Güç Sembolü: Evimiz Hollywood'da'' bir de ''Meek's Cutoff'' ve ''The Shining'' hakkında yazdığım ödevleri de paylaşmışlığım var.

Bir de moda ! Fazla moda ''yazım'' yok, ancak her konuyu (diziyi-filmi ya da kişiyi) moda bakış açısıyla da yazmayı seviyorum. Yine de mevsim başlarında yazmış hazırlamış olduğum ''top looks'' ve ''Kanye West on Runway'' yazımla sanırım doping yapmış olabilirim az biraz. Aaa bir de nasıl unuturum ! Dergi kapaklarım var ? Nasıl orjinaller değil mi ?

2012de daha fazla sinema ve dergiler hakkında yazmayı planlıyorum, ama genelde planladığım şeyleri pek yapamıyorum. Bir kaç röportaj ve collobrationlar da ufukta görünen diğer yazılar ama sanırım.

Aslında neden böyle bi post hazırladığımı ben de bilmiyorum, birkaç kez yazıp yazıp sildim, best ofvari bu post biraz anlamsız geldi, ama blogu yeni yakalayanlar içinde kısa bir cv olmuş oldu sanki =)

4 Ocak 2012 Çarşamba

GREAT EXPECTATIONS & DOUGLASS BOOTH

İngiliz Edebiyatı'nın en popüler eserlerinden biri olan ''Great Expectations'' zaten defalarca uyarlanmıştı hatta en popüler versiyonu da 90ların sonunda Gwyneth Paltrow ve Ethan Hawke'u bir araya getirmişti. Şimdi hikaye yeniden uyarlandı. Aslında iki değişik versiyonla. İlki geçtiğimiz haftalarda 3 bölümlük mini-dizi halinde BBC tarafından yayınlandı. İkincisi ise ilerki aylarda vizyona girecek olan Helena Bonham Carter'lı versiyon. Elbetteki Estelle değil, gotik kadın Ms Havisham rolünde.
Her neyse; konumuz BBC yapımı olan dizi ve (baş rolünde daha önce Ethan Hawke ve Ioan Gruffudd gibi oyuncuların bulunduğu  ki 2012 yapımında da Jeremy Irvine yer alıcakmış) Douglass Booth. Onu daha önceden pek tanımıyoruz, ama büyük ihtimalle önümüzdeki yıllarda çokça karşımıza çıkabilir. Burberry'nin kampanyalarında boy gösteren Booth 2012de vizyona girmesi planlanan ''Romeo & Juliet''de de baş rolde. Üstelik rol arkadaşları da Holly Hunter, Ed Westwick ve Hailee Steinfeld. Hikayeyi yeniden yazan ise ''Downton Abbey'' ve yakında gösterilmeye başlanacak ''Titanic''in de yazarlarından Jullian Fellowes. Daha önceki postlarımda da yazdığım gibi artık herkes yeni projeler yaratmakta kısırlaşmış gibi. 90ların sonunda Jack, Romeo rolleri ve ''baby face'' hali nedeniyle birden yıldızı parlayan Leo Di Caprio'nun da yeniden yazımı gibi aslında Booth.
Modelliği asla düşünmediğini ve modadan anlamadığını dile getirse de Christopher Bailey'e inandığından ve aynı kampanyada Emma Watson'un da yer aldığından bu işe el attığını da dile getiriyor. Giyim tarzı her İngiliz gibi cool ve Muse and Burberry inspired. Romeo rolünü kabul etmesindeki en büyük etkenin yıllar önce yazılmış olmasına rağmen hala günümüze çok uygun olduğunu görmesi ve karakteri oynarken diyalogları sadece ezberden söylememesi fakat yaşayabildiğini fark etmesi olarak gösteriyor.

Başrol, yakışıklı, genç ve baby face. Karşısında duran kişiyi daima tanıması gerektiğini ancak böylece işlerin yürüdüğünü söylüyor, ekranda çok ateşli görünmüş olmasına rağmen rol arkadaşlarıyla öpüşürken o anı sadece karakteri olarak hissettiğini ancak gerçek yaşamını etkilemediğini ve Douglass olarak ona bir şey ifade etmediğini de şiddetle belirtmiş, ya da kız arkadaşlarına lafı çakmış ? Douglass aynı zamanda bu özellikleri sayesinde de kanımca dizinin kolayca promote edilmesini sağladı. Dizinin varlığından bile haberdar olmayan ben tumblr'ı açmamla tüm ergen ruhlu kızların diziden oluşturmuş oldukları giflerle ve screen caplerle yapmış oldukları postlar sayesinde izlemeye koyuldum.
Ufak da bir not, küçükken disleksi olduğunu dile getiren Booth'un şimdiki yaşamı o zamanlar hayallerine bile giremeyecek kadar masalsıymış. Ve kendisi aynı zamanda Brit Vogue'un 2012de izlenmesi gereken kişiler listesinde de yer alıyor. Kısacası sadece Abel Magwitch (Ray Winstone) ve Miss Havisham'ın değil, bizlerin de ondan büyük umutları var.

Diziye dönecek olursak; '99 Charlotte Rampling uyarlamasını seyretmemiş biri olarak da olsam '98 çağdaş-uyarlamanın aksine BBCnin 3 bölümlük dizisi romanı ekrana taşırken her zaman olduğu gibi ilgi çekmek için bazı ayrıntıları dramatikleştirmek için değiştirilmiş olsa da genelde sadık kalınmış. Zamanın değiştirilmemesi diziyi kostüm / tarihi -dram kategorisinde de etiketlerken aynı zamanda Ms Havisham'ın malikanesini betimlerken de ciddi bir prodüksiyon yaratmışlar, ki bence insanın hayal gücünün birebir yansıması da diyebilirim, bulunduğu ortamla özdeşleşen Gillian Anderson (Ms Havisham) ise kesinlikle seride en iyi oyunculuğu çıkartan isimdir bence.
Evet, yanlış duymadınız Dana Scully karşımızda, hem de şimdiye kadar yapılmış adaptasyonlar içerisinde de Havisham'ı oynayan en genç kadın oyuncu özelliğiyle. Aslında Anne Hathaway'in ''Alice in Wonderland''de çizmiş olduğu karakterin biraz daha karanlığı da diyebilirim, onun hareketleri için, ancak ses tonu değişmeden. Unutmadan bir tanıdık isim daha; ''Game of Thrones''un merhum Viserys Targaryen'i Harry Lloyd da ''Jane Eyre''den sonra bir kez de burada karşımıza çıkıyor.

Birinci bölümün ağır temposuna kanıp geri kalan 2 bölümü kaçırmamaya gayret edin bence ! Zira final bölümündeki dramatic climactic bölümler kaçmaz !

3 Ocak 2012 Salı

TV'NİN YENİ SİYAHI! HELL ON WHEELS

East as the past
West as the future
Günah çıkarmak üzereyken öldürülen bir adamı tasvir ederken hikayenin anlatılmaya başlandığı dizide kan ve vahşet daima ön planda. Zaten dizinin mottosu da şu: ''Blood will be spilled. Lives will be lost. Men will be ruined.'' 1800lü yılları anlatan dizi yani tarihsel dramlardan. ''Into The West''in konulardından da biri olan 'Amerika'da Demir Yolu Yapımı' teması bu sefer dizinin ana konusu. Elbette beyaz, püriten / wasp Amerikalıların da siyahlara ve kızılderilelere olan bakış açısı da bizlere sunuluyor. İç Savaş Sonrası yılları tam anlamıyla hikayenin zaman kavramını çizdiğinden aynı zamanda Kuzey ve Güney çatışmalarına ve her ikisin siyahlara olan tutumu da ön planda.

Bir tarafta güneydeki yaşamını bırakıp -yolu sonunda- demir yolunun yapım aşamasında çalışmaya kadar gelen Cullen Bohannan'ın (Anson Mount) hikayesi anlatılırken -ki zaman zaman geçmişe dönerek karakterini çözmemize yardımcı olan bir derinliğe sahip, bir de adamın içinde yer alan yerinde kin duygusu var ki, ciddi anlamda ileride çok canlar yanacak- diğer taraftan da Orta Vahşi Batı'nın en vahşi kabilesi Cheyenneler tarafindan katledilen bir kocaya sahip olan Lily Bell'i (Dominique McElligott) izliyoruz. 

Demir yolunda çalışan işçilerinin tamamının siyah olması ki bunlardan biri de Elam (Common), siyah-beyaz ilişkilerinin sadece sözde değil tam anlamıyla önümüze serilmesine de neden oluyor. 50 ve 60ların hikayelerinde karşımıza çıkan siyahlara ayrı otobüs- bar gibi kavramların o yıllardan başlandığı gösterilirken bir diğer ''öteki'' fahişeler de hikayenin ortasında. Beyaz adamların, siyahlarla beraber olan fahişelerle yatmadığını biliyor muydunuz peki ? Sonsuz umutlar ülkesi Amerika'nın ''melting pot''u içerisinde vaftiz olup Hıristiyan olan bir kızılderili, bir papaz, kapiatlist demir yolu işletmecisi Thomas Durant, İsveçli, bir de İrlandalı iki kardeş karakter de yer alıyor. Dolayısıyla farklı katmanlardan olan karakterler de her birinin gözünden Amerika'yı gözlemlememize yardımcı olup halkların ülke içindeki durumunu daha iyi anlatıyor. 

İlk bölümlerde sadece Union Pacific'in batıya doğru ilerlemesi karşımıza çıkarken senaryodan ve tarihten dolayı bir de Central Pacif'in yapım aşamasında olduğunu biliyoruz. UP'in diğerine karşı olan hırsı ve onunla olan yarışı aynı zamanda öldürülen koca ve geriye kalan batının pamuk prensesi Lily de her iki demir yolu şirketinin arasında bir bağ kurdurup tarihsel dramı başka bir boyuta da taşıyacak gibi. 

Türevlerini pek göremediğimizden de olabilir ama kendi dalında oldukça esaslı olan ''Hell On Wheels'' kanımca ''Into The Wild''dan bu yana en baba western dram'lardan biri hem de IMDb'den 8.2 almış. AMC yapımı olan dizi eğer ki HBO elinden çıksaydı sonucu düşünemiyorum bile ! Üçüncü bölümün sonunda hikayenin iyice alevlendiği dizi ilk iki bölümüyle sizi sıkabilir uyarmadı demeyin ! Gerçi sürekli silahlar çeklip kan dökülse de aksiyon pek yok, ne de olsa Hollywood yapımı izlemiyoruz. Ancak şu anda ''Game of Thrones'' sonrasında TVde gösterilen en oturaklı yapımdır kanımca. Belki görkemi aksiyon ve görüntüsünde değil ama senaryosunda ! 

2 Ocak 2012 Pazartesi

APOLLO BOY MAG: NO 17 || ENVY ME ISSUE

Popüler kültürün en kıskanılan iki soyadı Gainsbourg ve Birkin ! Onlardan olup da ünlü olmayan yok !
Üstelik ünlü olan tek Fransızlar onlar da değil.
Modadan modern sanata hatta sinemaya kadar uzanan başka bir aile daha The Roitfelds.
Modadaki Missoni hanedanlığı.
ve sinemadan Skarsgaard'lar.
ve daha fazlası !