TV Series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TV Series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2013 Çarşamba

LEO-LEO-LEO LEONARDO

"Da Vinci's Demon" Starz'ın son eye-candy dizisi. Eye candy demişken biraz da düşündürüyor. Hayır güldürürken düşündürenlerden değil. 

Peki Leonardo da Vinci adını duyduğunuzda sizin aklınızda canlanan imaj ne? Hah, şimdi düşünün işte.

Dizinin yaratıcısı "Dark Knight" ve "Man of Steel" serisinden David S Goyer. Senaryo emin ellere emanet yani. Starz bu konuda kendini aşmış bu sefer. En azından "Camelot" dışında bugüne kadar yaptıkları en iyi iş de diyebiliriz. Muhteşem bir pop-corn dizisi.

Ama dediğim gibi, göğüs kılları tıraşlı, muntazam sakallı bir da Vinci pek de beklediğim türden değil. Tabii herkesin farklı yüzü farklı yönleri vardır. Neden illa her zaman aile babası rollerinde karşımıza çıkan Ali Rıza bey misali Mona Lisa yanındaki ak sakallı dede olsun ki.

Eh da Vinci de elbette genç olmuştur. Niye içerledimse bu olaya bu kadar.

ps. da Vinci de Tom Riley bu arada.

5 Mart 2013 Salı

THE RED HEADS

Dizilerden çok şey öğrenir insanlar. mesela Viking’ler kılıç sallarken “Ungh” diye çığırırmış biliyo muydunuz?
image
Uzun zamandır merakla beklediğim “Vikings” sonunda yayılandı. İlk bölümü küçükken TRT’de izlediğim çizgi filimden çok daha farklıydı. Gerçi never judge a book with its cover. Yani bir de ikinci bölümü seyretmekte fayda var.
image
Starz ya da daha öncemlisi HBO kalitesinde bir iş beklemek zaten ayıp olurdu. Bunu ilk günden beri belirttim. (#nothingnew) Görkemi daha az, bütçesi daha kısıtlı. Dolayısyla prodüksüyon o kadar da abartılı ya da efsane büyüleyiciliğinde değil. 
image
Yine de dediğim gibi ilk bölüm biraz fazla atmosferi anlatalım havasındaydı. Asıl dizi geminin yapılmasından sonra başlayacak. Görselden de anlaşılacağı gibi bizim kafadarlar suya indi hatta. Yani birinci bölümün son sahnesinde “let the journey begin” dendi.
Sadece bir “on the road” macerası değil aynı zamanda Kral’a başkaldırış da olması “ohh gelsin entrikalar” anlamına da geliyor.  Gerçi kimse “Camelot”tan Eva Green‘in eline su dökemez bu konuda. 
Diziyi izlerken ister istemez bir “Game of Thrones” karşılaştırması yapmak zorunda da kaldım. Bu da Viking’lerin omzuna ekstradan bir yük bindirmiş de olabilir. Fakat, heyecanım ikinci bölüm konusunda daha yüksek. Bakalım devamı için var mıyım, yok muyum?
Gerçi bir İskandinav efsanesi ne kadar can sıkabilir ki?
Yeni bölüm 10 Mart’ta.

10 Kasım 2012 Cumartesi

NET TAVIR SAHİBİ BİR AİLE: THE CRAWLEYS

"Downton Abbey" ilk sezon ardından bizleri bolca dönem kıyafetleri ve aşağıdakiler-yukarıdakiler meselesi üzerine  konuştururken ikinci sezonda dönemin en çarpıcı olayı Dünya Savaşı'na dikkatleri çekmişti. Geçtiğimiz pazar yayınlanan bölümüyle üçüncü sezona nokta koyan* ITV dizisi belki de ilk defa senaryosunun görkemiyle karakterlerin oyunculuklarına göz atmamıza imkan tanıdı.


Sezon boyunca her karakter kendi yıldızını parlattı desem saçmalamış olmam. Julian Fellowes'un senaryosu odak noktasını her bölümde başka bir karakter üzerine çekerek her birinin de ayrı ayrı yıldız olduğunu vurguladı. Üstelik alt kattaki ya da üst kattaki diyerek ayrım yapmadan. Takınmış oldukları tavırla aslında hepsi de kendi markasını yarattı. 
Sezonun ilk bombası aynı zamanda dizinin bugüne kadar başına gelen en güzel olayıydı da. Lady Mary ve Matthew'ün evliliğini sıkı Downtoner'lar olarak en baştan beri bekliyoduk. Dönemin en zarif gelinliği ile merdivenlerden aşağıya süzülen Mary'i bence kimse reddedemez. Tamam evlenmeyecekler bile onunla kol kola yürüyerek kiliseye girmek isteyecektir demek daha doğru olabilir. Dizi sezon boyunca adeta 4 nikah 1 cenaze modunda ilerledi. Ablası kadar şanslı olmayan Lady Edith'e ise düğün başlamadan hemen önce kilise mihrabında amiyane tabirle tekme basıldı. Edith bir kez daha Abbey'deki en çirkin ve şanssız kız olduğunu kanıtlarken umutsuzca ablası Mary'nin eteklerini çekiştirerek onunla gerçek bir abla-kardeş olmak istedi. Edith'in bu zavallı ve çaresiz isteğine karşı Mary tüm coolluğuyla "Avucunu yalarsın!" demeden geri kalmadı. (Net tavırlar ve gözü karalık göz önüne alındığından belki de Mary ve Sybill en favorilerimdi.) Tüm bu çekişmeler dizideki her anı daha da zevkle seyretmemiz konusunda ise gazı veriyor. Çok nadir de olsa aslında bir Downton-er'ın tavrını terk ettiğine de tanıklık ediyoruz aslında Edith'in bu halleriyle.

Drama ve ağlaklık konusunda dizi 3. sezonun 5. bölümünde climactic ana ulaştı. En sevdiğim Donwnton kızı Lady Sybill hamileliği sonucunda hayatını kaybetti. Göz yaşları sadece öldüğü için akmadı, ölüm anından hemen önce hasta yatağında sergilediği performans nedeniyle de içimi titreticek kadar beni kendimden aldı. Maggie Smith'in oyunculuğundan ise zaten şüphe duyulmaz. Hatta o ne büyük oyuncu öyle! Hatta torunu Sybill'in ölümünden sonra yalpayarak malikaneye girişi ve yürürken zorlanması dizinin dramatik boyutunu üçe beşe katladı. Sanırım o sahne sadece DA içerisi değil bugüne kadar izlemiş olduğum dizi / filmler arasında beni en fazla etkileyen sahne oldu. Dizinin en büyük tavrı da yapımı dramatikliği sömürme yoluyla değil de "kalite bizim işimiz" mantığıyla devam ettirmesi bu arada.

Elbette Dowager Countess of Grantham sadece bu anla değil ekranda göründüğü her anla beni büyülemeye devam etti. Hah tabii bir de "Maggie Smith, ohh Maggie Smith! Sen ne yüce bir oyuncusun!" dememe neden oluyor. 2 sezon boyunca Isobel'le tatlı atışmaları bu sezon başında bir tık daha arttı. Zira kendisine dişli bir rakibe gelmişti. Cora'nın Amerika'da yaşayan annesi Shirley Maclaine. Maclaine sahip olduğu tavırla genç Amerika'yı ve yenilikleri temsil ederken Dowager eski Avrupa'yla geleneksel tavırları sembolize etmeye devam etti. 

Alt katta konan tavırların ise üsttekilerden bir farkı yok. Her biri kendi yolunda ilerlerken takındıkları tavırla kişisel romanlarını yazmaya adaylar. Thomas'ın yeni gelen uşağa karşı olan umutsuz aşkı.. Ailenin ve diğer hizmetçilerin bu aşka karşı olan tavrı ise dönemin bakış açısı ve kişilerin karakter özelliklerini yeniden gözler önüne seriyordu. Her daim favorim Daisy'nin aşktan yana bir türlü gülmeyen yüzü, onun yanlış erkeklere aşık olması ve yanlış erkeklerin ona aşık olması, tavrından ödün vermeden erkeklere yüz vermeyişi ise bir başka Jane Austen romanı gibi. Ve sanki tüm yük onun omzundaymış gibi acıyarak izlediğim Mrs. Patmore. Onun Mrs Hughes ile olan samimiyeti göz doldururken Mr. Carson takınmış olduğu soğuk ve bilmiş tavırla her daim bir adım daha ileriden gözetlemeye devam etti olan biteni. Ayrıca net tavrından dışarıya hiçbir zaman vaz geçmediğini gösterse de kendi içinde buna yenik düştüğünü gördük.
Kısacası her biri farklı karakter her birinin tavır kendine özel. Downton Abbey eşi benzeri görülmemiş bir costume drama kalitesinde ilerlerken karakterler de çoktan adlarını unutulmaz roller listesine yazdırdı bile.

*Dizi tıpkı geçtiğimiz sezon olduğu gibi Aralık ayında "Christmas Special" bölümüyle geri dönecek. Yeni sezon içinse elbette gelecek sonbahar için gün sayacağız. 

16 Ağustos 2012 Perşembe

SONBAHARIN 25İ

Gelecek sezonun en merkla beklenen olaylarına göz atmak şahane. Her ne kadar deniz kıyısına elveda diyecek olsak bile bu heyecanla gelecek yaz daha çabuk bile gelebilir. İşte -bence- bu sonbahar radarınıza takılması gereken 25 şey!


SİNEMA
Ekim ayının nazarımdaki en büyük olayı gerçekleşen (1)FilmEkimi Festivalidir. Geleneksel çemkirmelerim bir yana heyecanla film seçmek bile başlı başına bir olay bence. Ancak onun dışında vizyon filmleri de hiç de yavana atılır cinsten değil, ne de olsa Oscar yarışı başlasın ve Cannes ve Venedik Festivallerinde çokça bahsedilen filmlerin neye benzediklerini görelim mevsimi. Festivalden sinemaya teşrif eden ilk film Brad Pitt'in içinde yer aldığı ve yönetmenini Istanbul 74 organizasyonunda dinleyebilme şansınsa eriştiğim (2)''Killing Them Softly''.
Londra, Barcelona, Paris ve Roma. Her sonbahar yeni bir Avrupa gezisi sadece €599. Yok yok 15TL ile Woody Allen sizlere bu zevki yaşatıyor zaten. Penelope Cruz Almodovar'dan sonra Allen'ın da gözdesi olmuş olacak ki kendisini bu sefer de Roma'ya götürüyor. Bakalım "VC Barcelona" kadar çılgın, "Midnight in Paris" kadar büyüleyici olabilecek mi  (3)"To Rome With Love" ? Kadrodaki Halle Berry seçimi hayal kırıklığına neden olsa da (4)''Cloud Atlas''. Cannes'dan vizyona yeni bir Jessica Chastain şöleni (5)''Lawless''. Çekimleri Istanbul'da gerçekleşen (6)"Skyfall" veTwilight serisinin son filmi (yaşasın kabus bitti) kasım ayında vizyona girecekken sezonun en büyük ve görkemli yapımı olan (7)"The Hobbit" serisinin ilk ayağı ise Aralıkta gösterimde.
*ps. filmler boxofficeturkiye.com.tr'deki kesinleşen tarihler sonucuyla oluşturuldu. Elbette senin başka büyük bomba filmleri de mevcut. Mesela dört gözle beklediğim ''Anna Karenina''.

DERGİ
Geçtiğimiz sonbahar yine bu postu hazırlarken 'kitap' kategorisine koymuştum onu.''Irreverent'' kapsamında ülkemize gelip imza bile dağıttı. Fiyatlandırma politikası ve Conde Nast'ın koyduğu fotoğrafçı ambargosuna bakacak olursak hiçbir şey glossy eyed  Parisienne nanny rock chic Carine Roitfeld'i durdurmadı. (8)CR Fashion Book kiosklarda yer alan tüm dergilerden farklı bir konumda olarak dergi-kitap karmasıyla görücüye çıkacak. Dergi V ve Visionaire'in de bağlı bulunduğı gruptan biannual şekilde yayımlanacak. Üstelik şimdiye kadar yayımlanan teaserlar da boş yok cinsten.

SERGİ
Bienal ve sanat meraklılarına IKSVden büyük sürpriz. Bu sene ilk defa Istanbul'da düzenlenecek (9)Istanbul Tasarım Bienali anladığım kadarıyla endüstriyel işlerin sanatla birleşmesi gibi bir şey olacak.  Etkinlikler ve mekanlar her zaman olduğu gibi Istanbul'un çeşitli bölgelerine yayılacak olsa bile Istanbul Modern yine her zamanki gibi demirbaş. Bu heycanlı olay içinse ekim ayını beklemek şart.

MODA
Geçtiğimiz aylarda IMGnin Doğuş Yayın Grubu ile Türkiye'ye geldiğini duymuştuk zaten. Modaya katkılarını gelecek sezondan itibaren hissetmeye başlayacak olsak bile değişim başladı yine de. (10)Istanbul Moda Haftası tarihleri 10-13 Ekime kaydırılırken hiçbir moda başkantiyle çakışmayacak olması şu zamana kadar yapılan en büyük yenilik. Mekan da Odakule'deki çadıran Karaköy Antrepo'ya kaydırıldı. This is the winds of the change.

MÜZİK
Eylülden hemen önce Ağustos ayının son günlerinde son baharı düşlerken, kahverengi yapraklar koyu kahveler ya da biralar ama playlistte muhakkak Alanis Morisette. Yaz başında yayınladığı single ardından 4 yıl beklediğimiz yeni albümün adı (11)''Havoc and Bright Lights''.
Geçtiğimiz ay Istanbul'da konserde yepyeni albümün haberini verip yeni şarkılarını çalmışlardı, şehri terk ettikten bir hafta falan sonra zaten yeni singlelarını official olarak yayınladılar şimdi sıra albümleri (12)''Beacon''u dinlemeye geldi. Indie, rock ve dans. Two Door Cinema Club yeniden iş başında. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama bu sıralar sanki müzik ortamı çok durağan. Ama eylülde bu değişicekmiş gibi duruyor. En baba gruplar arka arkaya albümlerini yayınlamaya hazırlanıyor. Muse, Pet Shop Boys, The Killers, Green Day, Mumford and Sons, Pink ve No Doubt en göze çarpanlar listesinde tepede duranlar.

KONSER
(20)Red Hot Chilli Peppers ile başlayan konser turu (21)Beirut(21)Kings of Convenience ve (22)Röyksopp ile devam edecek. Kasımda ise (23)Jennifer Lopez Istanbul'da. Hiç burun kıvırmayın setlist check ve 00lerin başında söylediği harika şarkılar ön planda. Üstelik herkesin hep bir ağızdan söylediği tek şey "olm ben bu şarkıların hepsini ezbere biliyormuşum." Radyo Eksen ise sonbaharı muhteşem bir festival ile karşılıyor. (24)Eksen on Fair'in en bomba konuğu Bombay Bicycle Club. Yer: Küçükçiftlik. Tarih: 15 Eylül. Bu yazı yazılırken ve bu yazı yayındayken kim bilir daha kaç grup ile beraber anlaşma imzalanmıştır. God bless Babylon & Pozitif!

DİZİ
Hatırlatmakta fayda var. Şuradaki yazıda yeni sezonun yeni dizilerine ufak bir bakış atmıştım. (25)

7 Ağustos 2012 Salı

HOW TO BE A GENTLEMAN?

USA Network dizisi 'Suits' ikinci sezonundayken amacım şöyle yapım böyle yapım diye anlatmak değil. Centilmenliğin kuralını yazan Harvey Specter karakterinin bunu nasıl başardığını size anlatmak. Başlıktaki sorunun muhtemel cevabı ise şu şekildedir "wear jillet gibi suits gerisi çorap söküğü gibi gelir."


Yine de dizinin özetini geçmek gerekirse; 'The Good Wife'ın daha hafif versiyonu. Dramın yanında komedi dozu daha fazla. Harvey Specter (Gabriel Machet) yeni yetme avukat Mike Ross'a (Patrick J Adams) adam olmayı öğretirken gelsin davalar, gitsin duruşmalar. Sahi bu kadar avukat dizisinden sonra işsiz kalsak da çalacağımız kapı belli.

Tom Ford'un ''Centilmenlik Manifestosu''nu bilmeyen yoktur. Bu da ''Harvey Rules'' olsun. Üstelik bu sadece s01e01 derlemesidir. To be continued'u devam ettirecek kadar çalışkanmıyım bilmiyorum ama, beklemekte fayda olabilir. 

*Kimse yüzü asıklardan hoşlanmaz.
*Gecenin kötü geçmediğini varsayarsak.
*Kırathanede değiliz ne de olsa.
*Kıyafetler body language kadar önemlidir. Özen-ölçer de diyebiliriz.
*Street-style bloglarında takım elbiseli erkekler bisiklet üzerinde olsa da ne New York ne de Istanbul bir Milano değil. 
*"Penis erkek için neyse araba da odur." demişti vakti zamanında bir hocam. 
*Burada araya Ryan Gosling giriyor. "Sen GAP'ten daha iyilerine değersin." (bknz. Crazy Stupid Love)
*Tamam 'erkek adam' tripleri iğrenç ama bazı durumalarda leave it to the gentleman.
*Ofiste neyle karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Hazırlıklı olmakta fayda var.
*İlk bölümün özeti. Daima traş ol. Jilet gibi giyin. Bisikleti sadece Central Park'ta kullan. Karşındaki kadına değer ver. Sonuç Tebrikler sınavı geçtiniz.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

THE NEWSROOM

'Parası olan düdüğü çalar' sonucunda HBO yine göbek adı olan 'Görkem'in hakkını verdi. Senaryolarını sinemada izlemeye alışık olduğumuz Aaron Sorkin bu sefer TV dünyasının en baba işlerine imza atan kanal için kalemi eline aldı. Üstelik dağıtılan roller de en azında kendi kadar tanıdık isimlere gitti. Sonuç HBO Yıldız Savaşları'nda yine 1-0 önde. 

İlk bölüm başlar başlamaz sarf edilen onca politik cümle ilk başlarda dizinin George Clooney elinden çıkmış olduğunu düşündürse de (çünkü sırf Clooney politik-dram yazıyor. Neyse belli ki 'Ides of March'ın tadı hala damağımda) aslında senaryo ve yapım iki Oscar Adaylı (ki 'The Social Network' ile de ödüle sahip) Aaron Sorkin'e ait. Bunca laf salatasından sonra aslında dizinin politika ile sınırlı olmadığını da söylemeliyim. Kablolu yayında olan bir Amerikan TV kanalında hazırlanan haber bülteninin mutfağına konuk oluyoruz.

''Öff haberler çok sıkıcı'' dediğinizi duymiim. Çünkü dizi; ivmeyi tam da ekibin haberlere hazırlandığı zaman kazanıyor. Her ne kadar ''Moneyball'' ve ''The Social Network''u sevsem(k) de bence kabul etmeli, zekice planlanan ve karakterlerin hepsi de güzel konuşan senaryolara sahip olsalar da bir şekilde olaylar yavaş akıp insanlar sıkılmaya başlamıyor mu? (Yoksa sırf ben miyim?) Özellikle 75 dakika olan ilk bölümün hikayeyi bağlama kısımları 'yeter uleyn' dedirttiriyor. Ki bu öteki bölümlerde de devam ediyor. Öte yandan haberlere 5 kala ve bültenler sırasında Mackenzie MacHale'in (Emily Mortimer) yaşadığı stresin size geçmesi. Priceless. Üstelik beni etkileyen sadece Mortimer'ın aldığı şekiller değil muhteşem aksanı da. (Bknz. ass deyişine kurban). Popülaritesini sürekli Jay Leno ile karşılaştıran (ama daha coolu) Will McAvoy'un (Jeff Daniels) sakince geçidiği sinir krizleri ise ''böyle patron düşman başına'' cinsiden, ayrıca Amerika'ya atılan bütün taşlar ve politik eleştiriler de yine Will'den geliyor. ''The first step in solving any problem is recognizing there is one-America is not the greatest country in the world anymore.''


Sadakat yanlısı Maggie Jordan'sa (Alison Pill) diziye komedi, sakarlık ve aşk üçgenini sokan isim. Hali hazırda sevgilisi olan Don Keefer (Thomas Sadoski) mi yoksa Mackenzie'nin yardımcısı bir anlamda Mag'in erkek versiyonu Jim Harper'la (John Gallagher Jr) mı ideal ilişkisini yaşayacak merakla bekliyoruz. Sadakat demişken.. yaptığı yanlış sonrasında Jim'in Maggie'yi koruması ve Mackenzie'nin sürekli tüm ekibini kollaması da belirtilebilinir. Will ortalarda yokkense arkasından yeni bir ekibin kurulmaya başlanması da sadakatin başka bir örneği. Öyle ya da böyle Maggi'nin ağzından çıkan sadakat dizinin bence anahtar kelimelerinden biri. Zira kelime sadece iş ilişkileri konusunda gitişatı belirlemekle kalmıyor, dizide yer alan birkaç duygusal ilişkinin de temeline dönmemizi sağlıyor. 
Dizinin sosyal medyayla olan ilişkisi de yavana atılamaz. Neal Sampat (Dev Patel) blogger olarak şirkette yerini alırken medyanın sahibi Charlie Skinner'ın (Sam Waterston) -hayır Martin Scorsese değil- olan biteni tweettirmeye çalıştığını izliyoruz. Ve yıldız kadronun son ünlüsü ise Sloan Sabbith karakteriyle Olivia Munn. Kader değişmez, dizide de yükselmesinin sebebi -elbette ki aklının yanı sıra- fiziği. Aklı derken şaka yapmıyorum. Kadın ekonomist. 


İlk üç bölüm sonrasında ikinci sezonunun garantisini alan dizinin akış hızı hala yavaş olmaya devam eder mi bilmiyorum ama yaratılan her bir karakter için bile dizi izlenmeye değer, ama yine de uyarmadı denmeyin, dizi öyle biriktirilerek arka arkaya 4-5 bölüm seyredebileceklerinizden değil. Başlarda böyle bir dizinin neden yazın yayınlandığını sorgulasam da seyirci heycan dolu ana-sezonda slow-motion bir yapıma bağlı kalmak istemez cevabını uygun buldum. 

20 Temmuz 2012 Cuma

EMMY ADAYLIKLARI!

Türkiye saatiyle dün akşam üzeri açıklanan Emmy Awards adaylıkları, özellikle yurdum yabancı dizi takipçileri arasında büyük sansasyonlar yarattı. Kullandığım kelime ise abartısız. Sevilen dizi ve oyuncuların kazandığı adaylıklar yerine yapılan haksızlıklar ve abartılı bir şekilde gereksizce dağıtılanlar daha fazla konuşuldu. 



KOMEDI

Outstanding Comedy Series dalında adaylık elde edemeyen ''Parks & Recreations'' bence akademinin ilk büyük ayıbı. Her ne kadar bu ayıplarını Amy Poehler ve Outsanding Writing dalıyla ört bas etmeye çalışsalar da hepimize biliyoruz ki ekip yeniden elleri boş ayrılacak geceden.

Duruma aslında hiçbir itirazım yok ama ''Desperate Housewives''dan Karen McCluskey karakterini canlandıran Kathryn Joosten ne oldu da birden 'Konuk Oyuncu' sıfatından bu kategoriye atladı şaşırdım doğrusu. Ha bana soracak olursanız kendisi zaten yardımcı oyuncuydu ama eğer geçtiğimiz aylarda kendisini kaybettiğimizden ötürü böyle bir şey yaptılarsa...Hepimiz de biliyoruz akademilerin bu tür oyunculara duyduğu sempatileri. Her şey bir yana bu sezon Eva Longoria da kendini aşmıştı, üstellik Vanessa Williams da pek fena sayılmazdı. Ama tabii Desperate Housewives bir Mad Men olmadığından ondan birden fazla adaylık bekleyemeyiz. Öte yandan bence akademinin de en zorlanacağı dallardan birinin bu olduğunu düşüyorum. Hükümet gibi ''Modern Family'' kızlarının yanı sıra bir de Kristen Wiig var, ki kendisi SNL'den ayrıldıktan sonra popülaritesini America's Sweatheart mertebesine yükseltti. Bakalım! Bir de bunların erkek versiyonu var ki sormayın. Her türlü Modern Family'den biri kapar diye umuyorum / düşünüyorum.
Gelen adaylıklardan beni en fazla şaşırtanı da Lena Dunham'a gelen destek oldu. 3 adaylık kapan Dunham'a pek ödül gideceğini sanmıyorum, ama Mad Men'le gözü kararan bir akademinin yeniye ve gençlere de şans vermesi güzel. Özellikle Amerika'da dizi hakında yapılan ''erkekleri çok alçak'' görüyorlar eleştirilerinden sonra.  


DRAM


Gelelim Outstanding Drama Series dalına. Sanırım fırtınaların koptuğu asıl dal da burası. 'Game of Thrones' sonrası senenin en baba dizisi 'The Good Wife'tı. Ki hadi ilki daha fazla epic şeyler anlattığından görkemli olması olağan. Geçtiğimiz günlerde -şimdi hatırlamıyorum- okuduğum -yerli/ yabancı hatırlamıyorum- dizilerden biri Good Wife'ın en büyük başarısının dizinin Amerikan gündemiyle beraber ilerlediğini söylemişti. Ana kadroyu geçtim konuk olan oyuncular bile #allahuekberwoohoo Matthew Perry, Michael J Fox ve Martha Plimpton. Her biri için oluşturulmuş karakter, background ve senaryo. Sonuca çok zorla ulaşılan ama pürüssüz bir şekilde size gülümseyen matematik problemi gibi akan bir hikaye/ senaryo. Ama pardon Mad Men daha iyiydi di mi? 'Breaking Bad' olayına ise hiç girmiyorum zaten.Dizinin en büyük fanı olduğuman ise ''Downton Abbey'' bu sene Mini-series kategorisinden çıkmış olmasına seviniyorum. Ama ne oldu da bu terfi gerçekleşti o da muamma. Yine de doğrusu buydu. Kazanan ise kuvvetle muhtemel Mad Men olacaktır, ki bu da Game of Thrones'a çok büyük hakaret olur.


Sanırım beni en tatmin eden kategorilerden biri de Outstanding Lead Actress in Drama oldu. Michelle Dockery ve Julianna Margulies'in yanı sıra Claire Danes, Kathy Bates ve Glenn Close diğer adaylar. Kuvvetle muhtemel ödül Claire Danes'e gider, ilk iki isim ise benim favorim. Yardımcı rollerde ise yine başka bir çekişme bence tüm zamanların en iyi karakter / tiplemelerinden biri olan Kalinda Sharma rolüyle Archie Panjabi ve yine The Godd Wife'tan Christine Baranski aday olurken Maggi Smith de adaylar arasında. Geçtiğimiz sene ödülü kapan Maggie Smith mini-series kategorsindeydi. Bu daldaki ödülü ise tamamıyla alakasız biri kazanmıştı. Bu arada gerçekleşen buzzların aksine geçtiğimiz sene olduğu gibi 'The Killing'e bu sene adaylık çıkmadı. 


Outstanding Actor kategorisinden adaylık kazanan Hugh Bonneville'in yanı sıra Supporting Cast arasında da yini ki Abbeyci bulunuyor. Bunlar ise Brandon Coyle ve Jim Carter. Sizin anlayacağınız Dockery dışında dizinin tüm yaşlı castı adaylık kaptı. Aynı kategoride ise favorim geçen sene ödülü alan Peter Dinklage. 
Guest Actress kategorisi adaylarından biri de Martha Plimpton. En azından burada yenmemiş Good Wife'ın hakkı. Bu arada bu dizideki rolüyle geçen sene ve evvelki sene aday olmayışı da garip. Aynı kategoride bir de Hollywood yıldızı var, ki bizler ona Uma Thurman diyoruz. Bu arada kategorinin erkek versiyonunda aynı diziden Dylan Baker'ın olması da sevindirici. ''En iyi Dizi kategorisini size vermedik, ama geri kalan adaylıkların hepsi de sizin olsun. Tüm bunlar birleşse bile en iyi olamıyorsunuz çünkü Mad Men değilsiniz.''


Yine senaryo dalında Mad Men'e üç ödül giderken geri kalan diziler için bir dakikalık saygı duruşu. 


MINI SERIES- TV MOVIE


American Horror Stories ve Luther (BBC) gibi dizilerin yanında göze çarpan iki yapım ise Sarah Palin'i anlatan ''Game Change'' ve Hemingway'in hayatına selam çakan ''Hemingway and Gellhorn''. Aynı kategorinin oyuncu verisyonları ise Oscar yarışı gibi Nicole Kidman, Julianne Moore ve Emma Thompson ile Kevin Coster, Clive Owen, Bill Paxton ile Idris Elba aynı kategorilerde yarışıyorlar. Geçen sene Kate Winslet aldığı ödül ise umarım Moore'un olur. 


Bir dakika Mad Men'in neden adaylığı yoktu?

19 Temmuz 2012 Perşembe

YENİ SEZON DİZİLER- VOLUME I

Mayıs ayında TV Kanalları yaptıkları toplantılarla gelecek sezonun dizilerini birbir sıralarken geçtiğimiz hafta düzenlenen Comic Con'la bazıları kendine şimdiden fan grubu kurmayı başardı bile. Gün ve saatleri henüz kesin olmamakla beraber eylülde hangileri için torrent başında oturup inmesini beklerken sinir krizi geçireceğimizi düşünmeye başlasak iyi ederiz.

Kuşkusuz gelecek sezonun en hit ve mainstream olması beklenen dizisi ABC yapımı olan ''666 Park Avenue''. ''Desperate Housewives'' ile yeniden gündeme gelen Vanessa Williams'a eşlik eden isim ise ondan daha popüler olan ''Lost'' yıldızı Locke'un ta kendisi Terry O'Quinn. Upper Eeast-Siderların yaşadığı bir apartmanda geçecek olan dizinin korku, bilim-kurgu ve beraberinde gelen gerilimle alışılageldik dramlardan başka bir yerde duracağı belli. Belki tür/ belki mekan nedendir bilinmez ama ilk günden beri dizi bana sürekli ''Rosemary's Baby''yi çağrıştırıyor. ''Be Careful what you wish for!'' taglineıyla yola çıkan dizi şeytanlarla yapılan yuvarlak masa toplantıları ipuçlarıyla devam ediyor. Belki de şeytan Williams ve O'Quinn'in bedenini çoktan satın almıştır bile.

Lena Dunham varken Anna Sophia Robb'u kim ne yapsın dediğinizi duyar gibiyim. HBO'nun efsane dizisi ''Sex And The City'' için hazırlanan prequel ''The Carrie Diaries'' SATC yazarları dışında ''Gossip Girl'' ve ''The OC'' yapımcısı Josh Schwartz tarafından CW için hazırlanmakta. Carrie'nin 80lerdeki hayatını konu alacak dizinin gardrop sorumlusu yapımda '80 klişelerinden uzak duracağını belirtmişti. Böyle bir açıklama sonrasında üstelik 'Girls' hali hazırda kısmen böyle bir mesuliyeti üstlenmişken (ki kendisi hem daha sofistike, hem daha indie hem de daha kaliteli) bu çaba niye? Ocak 2013te yayınlanması planlanan dizinin ilk bölümünün çok ilgi çekeceği ve Anna Sophia'nın birer Teen Vogue ve Nylon kapağı kapacağı kesin. Ancak gerisi? Büyük ihtimalle birçok kişi gereksiz olduğunu düşündüğünden izlemeyi bırakacaktır! Bets open!
İngiliz Sherlock hikayesini New York'a taşıyan CBS başrol oyuncuları olarak da ''Trainspotting'in cool/sick kid on the block'u Jonny Lee Miller ve ''Charlie's Angels''dan Lucy Liu'yu uygun görmüş. Geçen sezonun en çok ses getiren yapımı ''HomeLand''in de yapımcı ve yönetmen isimleri arasında yer alan Michael Cuesta ise yönetmen koltuğunda. Eylül ayında yayınlanmaya başlayacak ''Elementary'' için şimdiden hard-diskte yer açmalı.

Eylül ayında başlayacak bir diğer CBS yapımı ise ''Partners''. ''One Three Hill''den Sophia Bush ve Brandon Routh'u bir araya getiriyor. sit-com'un aynı adlı '95 yapımının yeniden çekimi olduğu söylense de ilkini izleyenler? O halde nur topu gibi yeni bir sit-comumuz oldu.

Şimdiden adı çok fazla geçmeye başlayan ''Vegas'' ise geçtiğimiz sezon ''Hell on Whells'' (Ağustos ayında 2. sezonu geri dönüyo bu arada- bu ne ya? )ile başlayan televizyondaki western boşluğunu doldurma niyetinde. Vereceğim tek cevap ise ''Allah razı olsun hacı!''. Eylülde başlayacak dizi de yine CBS elinden çıkma.
CW ise gençlik dizilerine yeni bir açılım getirerk 'comic book' genreına zıplayarak ''Arrow''u yayına sokmak için ekim ayını bekliyor. ''Once Upon A Time''ın peri masalları karakterleri süper-kahramanlara karşı. ''Avangers'', ''Spiderman'' ve ''Batman'' derken 1 sene içinde insanın kafası süper kahramanlarla dolmuşken göz atmamak olmaz. Ha yükselen çıtayı memnun eder mi? Bak bilemedim şimdi!

17 Temmuz 2012 Salı

SKARSGARD: A ROYAL FAMILY

Kardeşler, aileler. Kimi zaman Tanrı sadece birine değil, ikisine değil tüm aileye 'yürü ya kulum' diyor. Bu aileleri neye göre seçiyor bilmiyorum ama; geri kalanların da kıskançlık içerisinde olanları takip ettiğine eminim. 

Sadece müziği değil, sinema ve modayı da kapsayan koca bir hanedanlığa sahip Gainsbourglar ilk akla gelenler olurken Fransız-Rus Roitfeldler sanat ve modayı iç içe geçirip ünlerine ün kattı. Üstelik aileye gelen gelin ve damat da yine aynı alandan. Sıra Jaggerlara geldi mi ise müzik sınırları kaldırıyor ve aile tıpkı Gainsbourglar gibi bir marka olmanın tadını çıkartıyor. Bir de Kardashianlar elbette. Cooluk düzeyi 0ın altında olan ailede evcil hayvanlar dışında ünlü olmayan yok gibi. 

Toplam nüfusun 9Milyon civarlarında olduğu (ki bu 2012 verisidir) İsveç nüfusunun %10unu kaplayan Skarsgård Hanedanlığı ise sinema endüstrisinin yeni süper gücü. Stellan Skarsgård ile başlayan ailedeki bu ün Alexander, Valter, Sam, Gustaf ve Bill ile devam etti. Üstellik anne My Skarsgård da şöhretten geri kalmamış. Üstelik gelecek sene neredeyse izleyeceğimiz birçok yapımda da onların adları geçiyor. 

'True Blood' ile bir anda patlama yaşayan Alexander Skarsgård ''Melancholia''da da yer aldıktan sonra sadece TV yıldızı olmadığını ispatlama isteğindeydi. Yayınlanacak 4 filmi bulunan Skarsgård'ın işlerinden biri de Julianne Moore ile yer aldığı dram 'What Maisie Knew' ile Andrea Riseborough ile oynadığı 'Hidden'.

Alexander'ın bir boy küçüğü Gustaf Skarsgård ise gelecek senenin çok konuşulması beklenen, en azından duyduğum günden beri benim merakla beklediğim TV dizisi 'Viking'de yer alıyor. Mit, tarih ve 'costume drama' türlerinin başarılı örenkleri 'The Tudors', 'Borgias' ve 'Camelot' gibi yapımların da arkasında yer alan ekibin diziyi yarattığı düşünülünce ağzımın sulanması çok da abartı olmamalı. Yine de dizinin Starz yapımı değil de History'nin elinden çıkması olası 'explicit sceene'leri de engelleyebilir. Dolayısıyla bir 'Camelot' ya da 'Spartacus' performansı beklemek de boşuna. Dizide yer alan diğer önemli isimlerden bazılarıysa Gabriel Byrne ve Clive Standen Bugüne kadar abisi ve babası kadar popüler yapımlarda yer almasa da adının geçtiği bir diğer ünlü yapım geçtiğimiz seneki İstanbul Film Festivali'nde de gösterimi yapılan 'The Way Back'. 
95 doğumlu Valter Skarsgård henüz sadece ülkesinin yapımlarında yer alırken 90 doğumlu abi Bill Skarsgård 12 senelik kariyerini 'Anna Karenina'da yer alarak taçlandırmışa benziyor. Aile tarafından gelen güçlü referans eğer başarılı bir performansa dönüşürse yer alacağı tek büyük yapım da bu filme sınırlı kalmaz. 
Ve sürünün başı Stellan Skarsgård. Yeni bir 'Romeo & Juliette' uyarlamasında tekrardan Lars von Trier ve Charlotte Gainsbourg ile birleşip 'The Nymphomaniac'da, Colin Firth ve Nicole Kidman ile 'The Railway Man' ve 'Thor'un devam filminde karşımıza çıkacak. Gerçi duruşu ve genelde oynadığı karakterler bana hep itici, hafiften de de korkutucu gelir ama.
Öyle ya da böyle yıl içerisinde karşımıza çıkacak 5 yapımdan 1inin künyesine Skarsgård soyadı tüm ihtişamıyla Isveç karları gibi parıl parıl parıldayacak. Hem Kuzeyliler, hem ünlü, hem sarışın hem de cool. Cidden Tanrı onları yaratırken tüm boş vaktini onlar için harcamış olsa gerek.  

12 Mayıs 2012 Cumartesi

KISS THEM GOODBYE

KISS THEM GOODBYE! 8 senedir devam eden ''Desperate Housewives'' yarın akşam son kez yayınlanmaya hazırlanırken diziden geriye kalan, aklımda yer eden 8 şey!

#KAREN McCLUSKEY
Wisteria Lane'in en yaşlısı McCluskey (Kathryn Joosten) 4 esas kadın ödül sezonlarında artık sayılmazken bile Emmy'leri kucaklamıştı. Amerikan yapımlarında görmeye alışık olduğumuz liseli bakıcıların yerine sokaktaki tüm çocuklu annelerin acil durumlarda emanet etmekte A Plan görevini gören McCluskey elinden birasını düşürmeyen cool yaşlılardan, daime dobra, espirli ve komik olan Karen'ı asla etrafınızdan ayrı görmek istemeyebilirsiniz.
MyVeryMcCluskeyMoment: Yaşıtı arkadaşını kaybettikten sonra Lynette ile spor sahasında arkadaşının küllerini savurması.

#MARY ALICE YOUNG
Wisteria Lane'in en eskisi, dizi boyunca dış ses olarak duymaya alışık olduğumuz Mary-Alice'ın (Brenda Strong) dizi içinde pek de büyük bir işlevi olmasa da, gündelik hayatta bazen kendimi stop tuşuna alıp dış sesin konuşmasına izin veriyorum ve o anda Mary başlıyor konuşmaya ''yes ....''. Brenda'nın dış ses kategorisinde Emmy adaylığı bile varmış üstelik.

#EDDIE BRIT
Tüm kadınların korkulu rüyası Lane'in ''bitch goddess''ı Brit'in (Nicolette Sheridan) yapımcı / yazar Marc Cherry ile ilgili olan sorunları nedeniyle diziden ayrıldığı söylense de dizi tarihinde alınan en kötü karar onu oyundan çıkartmaktı sanırım. Elinden geçirmediği erkeğin kalmaması, sokak ortasında arabasıyla beraber kendisini de yıkaması gibi stereotipik anlara imza atan Brit'in en sevdiği uğraşı da Mike üzerinden Susan ile girdiği komik kavgalardı.
#MyVeryEddieBritMoment: Sezonlar ilerledikçe komedisi azalıp dramı artan dizinin en üzücü anı ise önceden karakterin artık dizide yer almayacağını öğrenmiş olsak da o ölüm anını görmeyecektik. Her ne kadar Renee Perry (Vanessa Williams) Marc Cherry'e göre is the new Eddie olsa bile onun eline su dökemez.

#GİZEMLİ YENİ KOMŞULAR
Wisteria Lane aynı zamanda dünyanın en hip mahallesi olsa gerek! Her sezon yeni bir komşu gelip sokak çalkalanmazsa olmazdı! Bunlardan ikisi hiç kuşkusuz Bree van de Kamp'ın kızını ayartan ve evin alt katına zincirlenen iki oğlan çocuğuna sahip Applewhitelar ve oğlunun geleceği söz konusu olup gizemli geçmişe sahip olan İtalyan Bolenler.

#ÇOCUK OYUNCULAR
Dizinin başlangıcında en sevdiğim sahneler Susan ve kızı Julie arasındaki sahnelerdi. Klasik anne kız anlayışını ters yüz eden ikili arasında arkadaşlık ilişkisi de yoktu, zira anne kıza sahip çıkması gereken biri vardı o da yeni ergen Julie'ydi. Susan'ın Delfino'dan olan ikinci çocuğu MJ ise alıp kütüphaneye oturtmak istediğiniz sevimli tatlı yaratıklar gibi. Dizinin en komik çocukları ise Gaby'ye ait. İki çocuğa sahip olan Solis'lerin küçük veledi çoğu zaman ortalıklarda bile değil ama o Juanita yok mu o Juanita. Bu arada ortadan yok olan bir diğer çocuk ise mahallenin gay couple'ının evlat edindiği beyaz tenli sarışın Amerikalının ortadan yok olması da garip. Sorunlu ergen rolüyle diziye girişini yapıp sonradan ortalardan kaybolan Bree'nin kızı ve gay oğlu da  sanki ona Tanrı tarafından gönderilmiş bir ceza gibiydi. Lynette ise 8. sezon sonunda hala futbol takımı tamamlayamadığından gözü açık gidicek gibi duruyor.

#GÖZ YAŞLARI ŞELALE
Komedi git gide azalıp dram artsa da elbette her Amerikan dramı gibi DH da ağlak bir yapıya sahip değil, ancak benim kendi yaşlarımı tutamadığım 4 sahneyi sanırım asla unutamam.
Runaway Groom: Bunlardan ilki Susan Mayer'ın (Teri Hatcher) tam da Mike Delfino (James Denton) ile ilgili hayaller kurduğu anda onu terk etmesi ile gelinliği ile Wisteria Lane'in ortasında arabasının arkasından koşması olmuştu.
Runaway Baloons:  Carlos Solis (Ricardo Chavira) hapisteyken karısı Gabriela Solis'in (Eva Longoria) yanına bir arkadaşını gönderir, adam pek de tekin olmamakla beraber Gaby'nin bir de karnındaki çocuk ile ilgili problemleri vardır. Kızılderili-Latin Amerikalı gangster tipli olan adam ondan beklenmeyecek şekilde Gaby'ye yardım ettikten sonra (Mary Alice talk yapıyor gibi) Gaby'nin elinde olan balonlar da gök yüzüne doğru havalanır.
Bye bye Mike: Toplam 8 sezonda dizinin ve Susan'ın başına gelen en kötü şey bu olsa gerek, hiçbir zaman anlamayacağım Mike'ın neden öldürüldüğünü üstelik bu kadar saçma bir sebeple, evet Mary Alice ''yes, sometimes... gerçek hayatta da insanlar böyle dandik sebeplerden dolayı ölüyor ama...''
Susan & MJ: Mike'ın ölmesine üzülen elbette tek Susan değildi, babasıyla sıkça ''buddy talk'' yapan MJ'in de  hayatı alt üst olur elbette, üstelik okuldaki arkadaşlarının da pek de yardımcı olduğu söylenemez bu duruma. Anne-oğul'un garajda stres atmak için cam kavanozları kırdıkları anda benim de göz yaşı torbalarım çatlamaya başladı sanıırm.

#PROMO
Her seferinde dizinin bir sezon daha uzadığını öğrendikten sonra rahat nefes alıp Ağustos ayını beklemeye koyulduğumu da unutamam. Yeni sezon tanıtım görselleri ve videosu, üstelik videoya eşlik eden bir de hit şarkı; tabii ki Jennifer Lopez ''Miles in These Shoes'' ve Shakira ''She Wolf '' en güzel iki örnekken kırmızı elbiseler ve elmalar hiçbir zaman yalnız bırakmadı onları. Western temalı 7. sezon promosu da unutulmamalı.

#KOMEDİ
Dizinin elbette en komik anlarının altında hep Susan vardı. Çalılıklar arasında çıplak kalan o, araba giderken havlusunu da beraber götürdüğünden yine çıplak kalan o, son sezonda resim dersine çıplak gelen yine o! Striptiz klubünde yapmış olduğu Moby Dick esprisini hala hatırlarken, online siteler için iç çamaşırıyla temizlik yaptığı anlar da unutulmaz. Mahalleli kadının ''sex and the city''si olarak başlayan dizide Gaby'nin seksi bahçıvanı diziden ayrılınca sex azalsa da çocukları ve kimi zaman kendi sığlığı sağ olsun Gaby de bizi güldürmekten geri kalmış sayılmaz. Türk versiyon birebir dilimize çevrilirken twitterda'da ilk paylaştığım şey ilk sezondan kalma bir sahne olmuştu. Bree'nin kocası Rex'in boşalma sonrası ağladığını yemek masasında duyurması! Ki sanırım bu ülkem örf ve adetlerine uymadığından senaryodan çıkarılmıştı.

Ve son bölüm tüm bu dramalara bakacak olursak Susan'ın Mj ve Julie ile mahalleden ayrılıp gitmesi, Lynette ve kocasının artık boşanması, Bree'nin tam da hapise girecekken Gaby'nin mahkeme salonuna girip olayı üstlenmesi gerekir. Ancak teaserdan anladığım kadarıyla bizi daha fazla mutlu bir son bekliyor. İki bölümlük sezon finali Amerika'da yarın akşam gösterilecek olsa da biz sanırım pazartesi akşamını beklemeliyiz.
8 sezon boyunca ki bu lisede hazırlığa başladığım seneden üniversiteden mezun oluncaya kadar devam eder, salı akşamlarımı etkisi altına alan Teri Hatcher- Eva Longoria- Marcia Cross ve Felicity Huffman aka son yılların post-modern soap opera süper kahramanlarını artık izleyemeyecek olmak cidden üzücü. Eva'yı her ne kadar magazinden takip etsek de diğer üçlü için aynı şey geçerli değil, Teri C List Amerikan girl-teenage dramanın yeni sezonunda rol alacak olsa da ben onu daha fazla bir filmde Carine Roitfeld'i canlandırırken görmek istiyorum! Keşke sevdiğimiz diziler hiçbir zaman bitmese.

ps. yazdığım yazıyı sevmesem de bir şekilde diziye tribute yapmam gerekirdi!

7 Mayıs 2012 Pazartesi

GIRLS- THE ONE IN WHICH WE MEET YOUNG SATC GIRLS

HBO'nun yeni dizisi ''Girls'' ne kanaldan şimdiye kadar görmeye alışık olduğumuz kadar cool ve sıra dışı ne de görkemli. Hatta düşük bütçeli yapımlara andıran basit kurgulu bir iş da denilebilir.

Yine de ''Girls''de beni kendine çeken bir şeyler var, aslında bunun nedeni ''Sex and The City''ye duyulan özlem de olabilir, hatta satc demişken, Carrie Bradshaw'u temel alan ''Carrie Diaries'' şu an boşuna yapılıyor bile denilebilir, zira karakterlerin hepsi de meşhur 4lünün 20lik hallerini karikatürize ediyor bir anlamda.

Dizinin yapımcısı, yaratıcısı aynı zamanda yazarı da olan Lena Dunham bir de üstelik başrolde, yani geri kalan 3 kişiyi etrafında toplayan kız. Aynı zamanda yazar olmaya çalışan Hanna (Lena) bu anlamda da bir Carrie örneği. Stabil bir erkek arkadaşı olmasa da fuckbuddy'si sayılabilecek Adam (Adam Driver) ile olan ilişkisi ise dizinin ana komedisi. Genellikle yatakta yakaldığımız ikilinin ilişkisinden çıkartabileceğimiz sonuç ise Hanna loves hard-sex, öte yandan sağlık konusunu da ikinci plana atabilecek kadar vurdumduymaz değil ancak. Hanna'nın başına gelebilecek cinsel hastalıklardan korunma sorunu dışındaki trending topic'i ise ebeveynlerinden kısa bir süreliğine daha para koparabilmek.

İngiliz aksanlı Jessa Johansson (Jemima Kirke) ise dizinin Samantha'sı. Bir tek sorun var ki Samantha asla hamile kalacak kadar aptal bir kadın değildi. Henüz New York'a dönen Jessa'ya baktığımızda post-modern beat özellikler de göze çarpıyor, ucuz Missoni kıyafetleri, ot çekmeler ve dünyayı dolaşmak, he bir de anlayacağınız üzere sınırsız sex.

Jessa'nın kuzeni rolünde karşılaştığımız Shoshana Shapiro (Zosia Mamet) ise tam bir Charlotte. Seks konusunda daha tutumlu olan Charlotte'un elbette 20lerinin hemen başında bakireliğini bozmasını bekleyemezdiniz. Öte yandan kendine sorucak olursanız ise kimi zaman Sam kimi zaman da Carrie kızı o. Dizinin ilk bölümünde de zaten kendi karakter benzetmesini ve hikayenin ana fikrini kuzeni Jessa ile karşılaştıklarında satc'e benzetirken zaten bir anlamda çok da farklı bir şey yapmadıklarının ve tüm bu göndermelerin de bilinçli olarak yapıldığının altını çiziyor. Ayrıca zaten Shoshana'ya göre sex and the city seyretmemek facebook kullanmamak ile aynı, ki bu iki özellik de Jessa'da yok.

Ve Marnie Michaels (Allison Williams) diğer karakterler gibi onu birebir Miranda ile özdeşleştiremesem de sevgilisine karşı olan tavırları ve iş yerinde giymiş olduğu kıyafetler onu bu yöne doğru itiyor, aslında biraz tutucu, doğrucu ve frigid tarafı da Miranda ile benzeşmiyor değil, Hanna zor durumda kaldığında Jessa ona ot içip rahatlamasını söylerken Marnie doğrularını yüzüne vuruyor. Erkek arkadaşı Charlie (Christopher Abbott) ile pek de iyi anlaşamayan Marnie'nin hayalindeki erkek tipiyse maço.

30larının ortasında izlemeye başladığımız SATC kadınlarının hepsi de kendi ayakları üzerinde durabilen ekonomik özgürlüğe sahip daha da ötesi yüksek yaşam standartlarına sahip olan tiplerdi. Ordaki dörtlünün aksine bu kızların farkı ise bir taraftan da yaşam savaşı veriyo olmaları. Tamam belki bu da çok Küçük Emrah olmuştur ama sözün özü bu. İki dörtlüyü ayıran ekonomi sorununun aksine kümelerin birleşme noktası ise elbette ki New York ve Sex. Konu sex-talk ise sınır ve utanma yok.
Marni- Jessa-Hanna-Shoshana
Tıpkı Lena'nın da dediği gibi, hayaller için New York'a gelen 4 kızın New York'ta ayakta kalabilme hikayesi bu, tüm bu ekonomi meselesi de Lena'nın gözünde hikayeyi daha realist yapan unsur, üstelik tüm 4 karakteri de orjinal 4lünün gençliği olarak görmemizi ve ona göre izlememizi de öneriyor. Artık tek bir isteğim var: O da ''Boys''.

PS: Henüz 3 bölüm yayınlansa da yüksek reytingler ve pozitif eleştiriler dizinin ikinci sezonunu garantiledi bile.

27 Mart 2012 Salı

GAME OF THRONES

İkinci sezonun başlamasına günler kala, hem dizide neler olup bittiğini hatırlamanın, hem de en sevdiğim sahneleri sıralamanın zamanı gelmişti sanırım!

Dizide yer alan üç farklı hanedanın kim olduğunu anlamanın ve aralarındaki ilişkileri sindirebilmek için sanırım ilk bölümünün en az iki kere izlenmesi gereken  ''Game of Thrones'' walking deadvari yürüyen mavi gözlü ölülerle açılıyor; zaten sezon boyunca dizinin üstünde durduğu şey de buydu. Yaklaşık 10 senedir kışın uğramadığı ülkenin karanlığa gömülüp uykularından uyanıp huzurlu yaşamı alt üst etmeleri için ölülerin yeniden geri dönmesine az kalmıştı.

Özetsiz başlayan hemen hemen 1 saat sürüp saniye heyecanını kaybetmeyen dizi eski epic edebiyat anlayışının günümüze taşınması kadar heyecanlı. HBO yapımı olan 'Game Of Thrones' aynı zamanda bence tüm zamanların en büyük prodüksiyonlu dizisidir. Sanki olaylar kısaltılamadığından filmin yapılmasından vaz geçilmiş de diziye dönüşmüş gibi. Edgar Allan Poe meets Lord of The Ring havası olan dizinin en mistik ve ilgimi çeken kısımlarından biri de haberleşmenin kuzgunlar tarafından sağlanması. Baknız. ultimate myth-epic figure.
Dionisiac ritüelleri anımsatan bir düğünle evlenen ve dizinin en popüler ve karakteriyle background'u en fazla merak ettiğim Daenerys Targeryen (Emilia Clarke) ise dizide neredeyse sevdiğim tüm sahnelerin içinde bulunuyor. Uçuşan perdeler ve sıcak küvete girdiği sahneyle tanıdığımız Khaleesi dışarıdan bakınca inanılmaz naif ama karakterini irdeleyince korkusuz, sert ve bir erkekten bile daha fazla erkek. Drago'yu gördüğü ilk anda ürkse bile amaçları uğruna, istediğini alma adına evlenmemek için itiraz edip direnmeyen Targeryen, ilerki sahnelerde canlı canlı bir hayvan kalbi yiyerek ne kadar dayanıklı oldğunu gösterip dizinin final sahnesinde hikayenin mit ve epik düzeyini tavana taşıdı.
Senaryonun akıllıca kurgulandığını düşündüğüm dizinin en fazla sevdiğim bir diğer yanı da bu elbette. Örenğin 7 Kingdoms hakkında direkt olarak fazlaca bir şey sunulmasa da ne olup olmadıkları konusunda Bran Stark'a (en küçük erkekten bir büyüğü) ders verilirken öğreniyoruz. Entrikası ve seksi (tarihsel drama olup da ensest-gay-lesbian-straight ilişki olmazsa zaten o dizi gerçek hayatı tam yansıtmıyor demektir) bol dizide yine Petyr Baelish ve lezbiyen seks sahnesinin sadece görselliği değil de arkada geçen diyaloglar da kuvvetliydi. Tywin Lannister'ın hayvanı keserken (ki dizide çokça dökülen kanın sahiplerinden bazıları da hayvanlardı)oğlu Jaime Lannister.'a nutuk çekmesi de yine önemli/ önemsiz ikili olaylardan biriydi. Ya da Arya Stark'ın kılıç sallarken hocasının verdiği bazı öğütleri buna örnek gösterebilirim.

Finali hatırlayacak olursak, buzlar ülkesi'nden gelen Eddard Stark ve ölüm kadar korkunç Khal Drogo öldü. Güçlü olduğu var sayılan Jaime Lannister esir alındı, ateş kraliçesi Daenerys hükümdarlığını ve ölümsüzlüğünü ilan etti ve yarım adam Tyrion Lannister saraya gönderildi. Rob ise ufak zaferlerle işe başladı. Anlayacağınız denge oyunları altüst oldu. Bu arada Bakınız: aynı zamanda, dizi buzlar ülkesinde başlıyor ve ateşler içinde bitiyor. (A Song Of Fire and Ice)
Birinci sezondan olan bu konuşma Eddard Stark ölmeden hemen önce gerçekleşmişti. Sadece geleceğin sembolü değil tüm dizinin de ana fikri aslında.

2. sezona dönecek olursak: Girişteki fotoğraf da her şeyi açıklıyor. Babasını öldüren Lannister'la savaş içerisinde olan Rob Stark (Richard Madden) biraz zor görünse de bakalım savaştan galip çıkacak mı? Hesapta oğlu tahtta olsa da ülkeyi yöneten Cersei Lannister'ın - ya da oğlu cidden pabuç bırakmayacak gibi (Lena Headey) iki yanında da kardeşi var. Bir tarafta beraber ensest ilişki içerisinde oldukları Jaime (Nikolaj Coster Waldau) diğer tarafta cüce Tyrion Lannister (Peter Dinklage). Tyrion'un yönetimle pek fazla işi yok gibi gözükse de kurnaz planlar konusunda kafasının çalıştığını ve finalde babası tarafından gözünün açıldığına da şahit olmuştuk. Ve tabii 7 Krallığı yeniden ele geçirmeye hazırlanan Targeryen (Emilia Clarke). Kızdan korkun, beyler! 

Yukarıdaki fotoğrafa girmese de 'piç' olan Jon Snow bakalım duvarı korumaya devam edicek mi? Sansa, Joeffrey ile bir yastıkta kocayıp Aria evin yolunu bulacak mı? Tüm bunların cevabını babam çilekli pasta yapmaya başladığı zaman öğrebilicez bence.

5 Mart 2012 Pazartesi

UPCOMING TV SHOWS

Daha önce ''Things to be watched in 2012'' listesine ''Titanic''i de koymuştum. Nisan 1912 yılında batan geminin 100. yılı olma vesilesiyle hem Kate Winslet ve Leonardo Di Caprio ile özdeşleşen film yeniden ancak 3D olarak vizyona girecek hem de Ingiliz ITV tarafından 4 bölümlük mini-dizi halinde farklı bir yorumla karşımıza çıkacak. İlk bölümünün 6 Nisan'da yayınlanması planlanan dizinin oyuncu kadrosunda ''Tudors'', ''Donwton Abbey'', ''Quuer As Folk'' ve son olarak ''Albert Nobbs''da karşımıza çıkan Maria Doyle Kennedy, Toby Jones ve Windsor Lord'u ile evli olan Sophie Winkleman -ki kendisi Tatler UK nisan sayısına da kapak oldu- da bulunuyor. Yine ''Downton Abbey'' ve türevlerinden tanıdığımız Julian Fellowes tarafından yazılan dizi, hem tarihsel içeriğinden ötürü ''costume-drama'' olarak etiketlenmiş, hem de meşhur filmin aksine tüm gemiyi ve toplumu betimlemiş. -diyorlar.  ps: Asla batmayacak sandığımız Titanic'in 100. senesi, öyle bir insan nasıl ölebilir dedirten Marilyn Monroe'nun 50. senesi. 
Aynı şekilde bir diğer Titanic uyarlaması olacak ''Titanic: Blood and Steel'' de yine nisan ayında yayınlanması planlanan dizilerden. Henüz elimizde fazla bilgi olmasa da dizi oyuncuları arasında Derek Jacobi, Ian McElhinney, Liam Cunningham ve Chris Noth bulunuyor.
Başrol oyuncusu Mireille Enos'a hem Emmy hem de Golden Globe adaylığı kazandıran, dizinin kendisinin de DGA ödülü kazanıp GG'lara aday olmasına rağmen, basına kesin bilgi vermemelerinden ötürü, ''yoksa ikinci bir sezon daha olmayacak mı?'' endişesiyle bir senedir hop oturtup hop kalktırtan ''The Killing'' de 2 saatlik sezon prömiyeriyle 1 Nisan'da geri dönenlerden. Dizinin kendisi hakkında şurada daha önce yazsam da halen katilin kim olabileceği konusunda elbette en ufak bir detay dahi yok. (Sır perdesi ikinci sezon sonunda aralanıcakmış diyolar?) Kış içerisinde izlemeye başladığım ''Twin Peaks''e çokça benzese de katil kim sorusunun cevabı orada olduğu gibi değildir diye umuyorum. ''Geçtiğimiz sezon nasıldı?'' diye soranlar olursa, hem yazıma bakabilir, hem de http://suspecttracker.amctv.com/ 'a uğrayıp ''Bil Bakalım Kim?'' oyununu oynamaya başlayabilir ?
Bana soracak olursanız kampanya müdürü Jamie / Gwen ya da uzaklardan Sarah'nın nişanlısı bir anda aklımda belirenler aslında ? Rosie'nin babasının arkadaşı Belko da olabilir ? Sanırım tam son dakikada politikacı adam Darren hepimizin aklında suçlu olarak yer etse de kapanış sahnesinde aslında öyle olmadığını anlamıştık ? Yoksa teyze Terry kıskandığından bir şeyler mi yaptı ? Sitedeki oyunda anne yok, ama baba var. Yoksa baba mı ?

Dönem ve içerik açısından normalde taparcasına izlemem gereken ancak, ondan çok daha iyi diziler olmasına rağmen tüm ödülleri sürekli onun kapması nedeniyle sinir olduğum, 1 sene ara verdikten sonra 25 Martta geri dönecek olan dizi ise ''Mad Men''.
Ve son olarak ''Game of Thrones''. Soğuklar bitti, sırada savaş var. Şaşırtıcı şekilde sezon finalini görmeden diziye veda Sean Bean'in aksine bu sene kadroda görebileceğimiz diğer isimlerden biri ise ''The Tudors''dan bildiğimiz muhteşem Anne Boleyn; Natalie Dormer. Geçtiğimiz günkü postta yeni sezon posterlerinden birini yayınladığım dizi hakkında ilerki günlerde daha kapsamlı bir şeyler yazmayı planladığımdan şimdilik sadece ''The Killing'' gibi 1 Nisan'da döneceğini hatırlatmakla yetiniyorum.

4 Ocak 2012 Çarşamba

GREAT EXPECTATIONS & DOUGLASS BOOTH

İngiliz Edebiyatı'nın en popüler eserlerinden biri olan ''Great Expectations'' zaten defalarca uyarlanmıştı hatta en popüler versiyonu da 90ların sonunda Gwyneth Paltrow ve Ethan Hawke'u bir araya getirmişti. Şimdi hikaye yeniden uyarlandı. Aslında iki değişik versiyonla. İlki geçtiğimiz haftalarda 3 bölümlük mini-dizi halinde BBC tarafından yayınlandı. İkincisi ise ilerki aylarda vizyona girecek olan Helena Bonham Carter'lı versiyon. Elbetteki Estelle değil, gotik kadın Ms Havisham rolünde.
Her neyse; konumuz BBC yapımı olan dizi ve (baş rolünde daha önce Ethan Hawke ve Ioan Gruffudd gibi oyuncuların bulunduğu  ki 2012 yapımında da Jeremy Irvine yer alıcakmış) Douglass Booth. Onu daha önceden pek tanımıyoruz, ama büyük ihtimalle önümüzdeki yıllarda çokça karşımıza çıkabilir. Burberry'nin kampanyalarında boy gösteren Booth 2012de vizyona girmesi planlanan ''Romeo & Juliet''de de baş rolde. Üstelik rol arkadaşları da Holly Hunter, Ed Westwick ve Hailee Steinfeld. Hikayeyi yeniden yazan ise ''Downton Abbey'' ve yakında gösterilmeye başlanacak ''Titanic''in de yazarlarından Jullian Fellowes. Daha önceki postlarımda da yazdığım gibi artık herkes yeni projeler yaratmakta kısırlaşmış gibi. 90ların sonunda Jack, Romeo rolleri ve ''baby face'' hali nedeniyle birden yıldızı parlayan Leo Di Caprio'nun da yeniden yazımı gibi aslında Booth.
Modelliği asla düşünmediğini ve modadan anlamadığını dile getirse de Christopher Bailey'e inandığından ve aynı kampanyada Emma Watson'un da yer aldığından bu işe el attığını da dile getiriyor. Giyim tarzı her İngiliz gibi cool ve Muse and Burberry inspired. Romeo rolünü kabul etmesindeki en büyük etkenin yıllar önce yazılmış olmasına rağmen hala günümüze çok uygun olduğunu görmesi ve karakteri oynarken diyalogları sadece ezberden söylememesi fakat yaşayabildiğini fark etmesi olarak gösteriyor.

Başrol, yakışıklı, genç ve baby face. Karşısında duran kişiyi daima tanıması gerektiğini ancak böylece işlerin yürüdüğünü söylüyor, ekranda çok ateşli görünmüş olmasına rağmen rol arkadaşlarıyla öpüşürken o anı sadece karakteri olarak hissettiğini ancak gerçek yaşamını etkilemediğini ve Douglass olarak ona bir şey ifade etmediğini de şiddetle belirtmiş, ya da kız arkadaşlarına lafı çakmış ? Douglass aynı zamanda bu özellikleri sayesinde de kanımca dizinin kolayca promote edilmesini sağladı. Dizinin varlığından bile haberdar olmayan ben tumblr'ı açmamla tüm ergen ruhlu kızların diziden oluşturmuş oldukları giflerle ve screen caplerle yapmış oldukları postlar sayesinde izlemeye koyuldum.
Ufak da bir not, küçükken disleksi olduğunu dile getiren Booth'un şimdiki yaşamı o zamanlar hayallerine bile giremeyecek kadar masalsıymış. Ve kendisi aynı zamanda Brit Vogue'un 2012de izlenmesi gereken kişiler listesinde de yer alıyor. Kısacası sadece Abel Magwitch (Ray Winstone) ve Miss Havisham'ın değil, bizlerin de ondan büyük umutları var.

Diziye dönecek olursak; '99 Charlotte Rampling uyarlamasını seyretmemiş biri olarak da olsam '98 çağdaş-uyarlamanın aksine BBCnin 3 bölümlük dizisi romanı ekrana taşırken her zaman olduğu gibi ilgi çekmek için bazı ayrıntıları dramatikleştirmek için değiştirilmiş olsa da genelde sadık kalınmış. Zamanın değiştirilmemesi diziyi kostüm / tarihi -dram kategorisinde de etiketlerken aynı zamanda Ms Havisham'ın malikanesini betimlerken de ciddi bir prodüksiyon yaratmışlar, ki bence insanın hayal gücünün birebir yansıması da diyebilirim, bulunduğu ortamla özdeşleşen Gillian Anderson (Ms Havisham) ise kesinlikle seride en iyi oyunculuğu çıkartan isimdir bence.
Evet, yanlış duymadınız Dana Scully karşımızda, hem de şimdiye kadar yapılmış adaptasyonlar içerisinde de Havisham'ı oynayan en genç kadın oyuncu özelliğiyle. Aslında Anne Hathaway'in ''Alice in Wonderland''de çizmiş olduğu karakterin biraz daha karanlığı da diyebilirim, onun hareketleri için, ancak ses tonu değişmeden. Unutmadan bir tanıdık isim daha; ''Game of Thrones''un merhum Viserys Targaryen'i Harry Lloyd da ''Jane Eyre''den sonra bir kez de burada karşımıza çıkıyor.

Birinci bölümün ağır temposuna kanıp geri kalan 2 bölümü kaçırmamaya gayret edin bence ! Zira final bölümündeki dramatic climactic bölümler kaçmaz !

3 Ocak 2012 Salı

TV'NİN YENİ SİYAHI! HELL ON WHEELS

East as the past
West as the future
Günah çıkarmak üzereyken öldürülen bir adamı tasvir ederken hikayenin anlatılmaya başlandığı dizide kan ve vahşet daima ön planda. Zaten dizinin mottosu da şu: ''Blood will be spilled. Lives will be lost. Men will be ruined.'' 1800lü yılları anlatan dizi yani tarihsel dramlardan. ''Into The West''in konulardından da biri olan 'Amerika'da Demir Yolu Yapımı' teması bu sefer dizinin ana konusu. Elbette beyaz, püriten / wasp Amerikalıların da siyahlara ve kızılderilelere olan bakış açısı da bizlere sunuluyor. İç Savaş Sonrası yılları tam anlamıyla hikayenin zaman kavramını çizdiğinden aynı zamanda Kuzey ve Güney çatışmalarına ve her ikisin siyahlara olan tutumu da ön planda.

Bir tarafta güneydeki yaşamını bırakıp -yolu sonunda- demir yolunun yapım aşamasında çalışmaya kadar gelen Cullen Bohannan'ın (Anson Mount) hikayesi anlatılırken -ki zaman zaman geçmişe dönerek karakterini çözmemize yardımcı olan bir derinliğe sahip, bir de adamın içinde yer alan yerinde kin duygusu var ki, ciddi anlamda ileride çok canlar yanacak- diğer taraftan da Orta Vahşi Batı'nın en vahşi kabilesi Cheyenneler tarafindan katledilen bir kocaya sahip olan Lily Bell'i (Dominique McElligott) izliyoruz. 

Demir yolunda çalışan işçilerinin tamamının siyah olması ki bunlardan biri de Elam (Common), siyah-beyaz ilişkilerinin sadece sözde değil tam anlamıyla önümüze serilmesine de neden oluyor. 50 ve 60ların hikayelerinde karşımıza çıkan siyahlara ayrı otobüs- bar gibi kavramların o yıllardan başlandığı gösterilirken bir diğer ''öteki'' fahişeler de hikayenin ortasında. Beyaz adamların, siyahlarla beraber olan fahişelerle yatmadığını biliyor muydunuz peki ? Sonsuz umutlar ülkesi Amerika'nın ''melting pot''u içerisinde vaftiz olup Hıristiyan olan bir kızılderili, bir papaz, kapiatlist demir yolu işletmecisi Thomas Durant, İsveçli, bir de İrlandalı iki kardeş karakter de yer alıyor. Dolayısıyla farklı katmanlardan olan karakterler de her birinin gözünden Amerika'yı gözlemlememize yardımcı olup halkların ülke içindeki durumunu daha iyi anlatıyor. 

İlk bölümlerde sadece Union Pacific'in batıya doğru ilerlemesi karşımıza çıkarken senaryodan ve tarihten dolayı bir de Central Pacif'in yapım aşamasında olduğunu biliyoruz. UP'in diğerine karşı olan hırsı ve onunla olan yarışı aynı zamanda öldürülen koca ve geriye kalan batının pamuk prensesi Lily de her iki demir yolu şirketinin arasında bir bağ kurdurup tarihsel dramı başka bir boyuta da taşıyacak gibi. 

Türevlerini pek göremediğimizden de olabilir ama kendi dalında oldukça esaslı olan ''Hell On Wheels'' kanımca ''Into The Wild''dan bu yana en baba western dram'lardan biri hem de IMDb'den 8.2 almış. AMC yapımı olan dizi eğer ki HBO elinden çıksaydı sonucu düşünemiyorum bile ! Üçüncü bölümün sonunda hikayenin iyice alevlendiği dizi ilk iki bölümüyle sizi sıkabilir uyarmadı demeyin ! Gerçi sürekli silahlar çeklip kan dökülse de aksiyon pek yok, ne de olsa Hollywood yapımı izlemiyoruz. Ancak şu anda ''Game of Thrones'' sonrasında TVde gösterilen en oturaklı yapımdır kanımca. Belki görkemi aksiyon ve görüntüsünde değil ama senaryosunda !