Downton Abbey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Downton Abbey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2012 Cumartesi

NET TAVIR SAHİBİ BİR AİLE: THE CRAWLEYS

"Downton Abbey" ilk sezon ardından bizleri bolca dönem kıyafetleri ve aşağıdakiler-yukarıdakiler meselesi üzerine  konuştururken ikinci sezonda dönemin en çarpıcı olayı Dünya Savaşı'na dikkatleri çekmişti. Geçtiğimiz pazar yayınlanan bölümüyle üçüncü sezona nokta koyan* ITV dizisi belki de ilk defa senaryosunun görkemiyle karakterlerin oyunculuklarına göz atmamıza imkan tanıdı.


Sezon boyunca her karakter kendi yıldızını parlattı desem saçmalamış olmam. Julian Fellowes'un senaryosu odak noktasını her bölümde başka bir karakter üzerine çekerek her birinin de ayrı ayrı yıldız olduğunu vurguladı. Üstelik alt kattaki ya da üst kattaki diyerek ayrım yapmadan. Takınmış oldukları tavırla aslında hepsi de kendi markasını yarattı. 
Sezonun ilk bombası aynı zamanda dizinin bugüne kadar başına gelen en güzel olayıydı da. Lady Mary ve Matthew'ün evliliğini sıkı Downtoner'lar olarak en baştan beri bekliyoduk. Dönemin en zarif gelinliği ile merdivenlerden aşağıya süzülen Mary'i bence kimse reddedemez. Tamam evlenmeyecekler bile onunla kol kola yürüyerek kiliseye girmek isteyecektir demek daha doğru olabilir. Dizi sezon boyunca adeta 4 nikah 1 cenaze modunda ilerledi. Ablası kadar şanslı olmayan Lady Edith'e ise düğün başlamadan hemen önce kilise mihrabında amiyane tabirle tekme basıldı. Edith bir kez daha Abbey'deki en çirkin ve şanssız kız olduğunu kanıtlarken umutsuzca ablası Mary'nin eteklerini çekiştirerek onunla gerçek bir abla-kardeş olmak istedi. Edith'in bu zavallı ve çaresiz isteğine karşı Mary tüm coolluğuyla "Avucunu yalarsın!" demeden geri kalmadı. (Net tavırlar ve gözü karalık göz önüne alındığından belki de Mary ve Sybill en favorilerimdi.) Tüm bu çekişmeler dizideki her anı daha da zevkle seyretmemiz konusunda ise gazı veriyor. Çok nadir de olsa aslında bir Downton-er'ın tavrını terk ettiğine de tanıklık ediyoruz aslında Edith'in bu halleriyle.

Drama ve ağlaklık konusunda dizi 3. sezonun 5. bölümünde climactic ana ulaştı. En sevdiğim Donwnton kızı Lady Sybill hamileliği sonucunda hayatını kaybetti. Göz yaşları sadece öldüğü için akmadı, ölüm anından hemen önce hasta yatağında sergilediği performans nedeniyle de içimi titreticek kadar beni kendimden aldı. Maggie Smith'in oyunculuğundan ise zaten şüphe duyulmaz. Hatta o ne büyük oyuncu öyle! Hatta torunu Sybill'in ölümünden sonra yalpayarak malikaneye girişi ve yürürken zorlanması dizinin dramatik boyutunu üçe beşe katladı. Sanırım o sahne sadece DA içerisi değil bugüne kadar izlemiş olduğum dizi / filmler arasında beni en fazla etkileyen sahne oldu. Dizinin en büyük tavrı da yapımı dramatikliği sömürme yoluyla değil de "kalite bizim işimiz" mantığıyla devam ettirmesi bu arada.

Elbette Dowager Countess of Grantham sadece bu anla değil ekranda göründüğü her anla beni büyülemeye devam etti. Hah tabii bir de "Maggie Smith, ohh Maggie Smith! Sen ne yüce bir oyuncusun!" dememe neden oluyor. 2 sezon boyunca Isobel'le tatlı atışmaları bu sezon başında bir tık daha arttı. Zira kendisine dişli bir rakibe gelmişti. Cora'nın Amerika'da yaşayan annesi Shirley Maclaine. Maclaine sahip olduğu tavırla genç Amerika'yı ve yenilikleri temsil ederken Dowager eski Avrupa'yla geleneksel tavırları sembolize etmeye devam etti. 

Alt katta konan tavırların ise üsttekilerden bir farkı yok. Her biri kendi yolunda ilerlerken takındıkları tavırla kişisel romanlarını yazmaya adaylar. Thomas'ın yeni gelen uşağa karşı olan umutsuz aşkı.. Ailenin ve diğer hizmetçilerin bu aşka karşı olan tavrı ise dönemin bakış açısı ve kişilerin karakter özelliklerini yeniden gözler önüne seriyordu. Her daim favorim Daisy'nin aşktan yana bir türlü gülmeyen yüzü, onun yanlış erkeklere aşık olması ve yanlış erkeklerin ona aşık olması, tavrından ödün vermeden erkeklere yüz vermeyişi ise bir başka Jane Austen romanı gibi. Ve sanki tüm yük onun omzundaymış gibi acıyarak izlediğim Mrs. Patmore. Onun Mrs Hughes ile olan samimiyeti göz doldururken Mr. Carson takınmış olduğu soğuk ve bilmiş tavırla her daim bir adım daha ileriden gözetlemeye devam etti olan biteni. Ayrıca net tavrından dışarıya hiçbir zaman vaz geçmediğini gösterse de kendi içinde buna yenik düştüğünü gördük.
Kısacası her biri farklı karakter her birinin tavır kendine özel. Downton Abbey eşi benzeri görülmemiş bir costume drama kalitesinde ilerlerken karakterler de çoktan adlarını unutulmaz roller listesine yazdırdı bile.

*Dizi tıpkı geçtiğimiz sezon olduğu gibi Aralık ayında "Christmas Special" bölümüyle geri dönecek. Yeni sezon içinse elbette gelecek sonbahar için gün sayacağız. 

20 Temmuz 2012 Cuma

EMMY ADAYLIKLARI!

Türkiye saatiyle dün akşam üzeri açıklanan Emmy Awards adaylıkları, özellikle yurdum yabancı dizi takipçileri arasında büyük sansasyonlar yarattı. Kullandığım kelime ise abartısız. Sevilen dizi ve oyuncuların kazandığı adaylıklar yerine yapılan haksızlıklar ve abartılı bir şekilde gereksizce dağıtılanlar daha fazla konuşuldu. 



KOMEDI

Outstanding Comedy Series dalında adaylık elde edemeyen ''Parks & Recreations'' bence akademinin ilk büyük ayıbı. Her ne kadar bu ayıplarını Amy Poehler ve Outsanding Writing dalıyla ört bas etmeye çalışsalar da hepimize biliyoruz ki ekip yeniden elleri boş ayrılacak geceden.

Duruma aslında hiçbir itirazım yok ama ''Desperate Housewives''dan Karen McCluskey karakterini canlandıran Kathryn Joosten ne oldu da birden 'Konuk Oyuncu' sıfatından bu kategoriye atladı şaşırdım doğrusu. Ha bana soracak olursanız kendisi zaten yardımcı oyuncuydu ama eğer geçtiğimiz aylarda kendisini kaybettiğimizden ötürü böyle bir şey yaptılarsa...Hepimiz de biliyoruz akademilerin bu tür oyunculara duyduğu sempatileri. Her şey bir yana bu sezon Eva Longoria da kendini aşmıştı, üstellik Vanessa Williams da pek fena sayılmazdı. Ama tabii Desperate Housewives bir Mad Men olmadığından ondan birden fazla adaylık bekleyemeyiz. Öte yandan bence akademinin de en zorlanacağı dallardan birinin bu olduğunu düşüyorum. Hükümet gibi ''Modern Family'' kızlarının yanı sıra bir de Kristen Wiig var, ki kendisi SNL'den ayrıldıktan sonra popülaritesini America's Sweatheart mertebesine yükseltti. Bakalım! Bir de bunların erkek versiyonu var ki sormayın. Her türlü Modern Family'den biri kapar diye umuyorum / düşünüyorum.
Gelen adaylıklardan beni en fazla şaşırtanı da Lena Dunham'a gelen destek oldu. 3 adaylık kapan Dunham'a pek ödül gideceğini sanmıyorum, ama Mad Men'le gözü kararan bir akademinin yeniye ve gençlere de şans vermesi güzel. Özellikle Amerika'da dizi hakında yapılan ''erkekleri çok alçak'' görüyorlar eleştirilerinden sonra.  


DRAM


Gelelim Outstanding Drama Series dalına. Sanırım fırtınaların koptuğu asıl dal da burası. 'Game of Thrones' sonrası senenin en baba dizisi 'The Good Wife'tı. Ki hadi ilki daha fazla epic şeyler anlattığından görkemli olması olağan. Geçtiğimiz günlerde -şimdi hatırlamıyorum- okuduğum -yerli/ yabancı hatırlamıyorum- dizilerden biri Good Wife'ın en büyük başarısının dizinin Amerikan gündemiyle beraber ilerlediğini söylemişti. Ana kadroyu geçtim konuk olan oyuncular bile #allahuekberwoohoo Matthew Perry, Michael J Fox ve Martha Plimpton. Her biri için oluşturulmuş karakter, background ve senaryo. Sonuca çok zorla ulaşılan ama pürüssüz bir şekilde size gülümseyen matematik problemi gibi akan bir hikaye/ senaryo. Ama pardon Mad Men daha iyiydi di mi? 'Breaking Bad' olayına ise hiç girmiyorum zaten.Dizinin en büyük fanı olduğuman ise ''Downton Abbey'' bu sene Mini-series kategorisinden çıkmış olmasına seviniyorum. Ama ne oldu da bu terfi gerçekleşti o da muamma. Yine de doğrusu buydu. Kazanan ise kuvvetle muhtemel Mad Men olacaktır, ki bu da Game of Thrones'a çok büyük hakaret olur.


Sanırım beni en tatmin eden kategorilerden biri de Outstanding Lead Actress in Drama oldu. Michelle Dockery ve Julianna Margulies'in yanı sıra Claire Danes, Kathy Bates ve Glenn Close diğer adaylar. Kuvvetle muhtemel ödül Claire Danes'e gider, ilk iki isim ise benim favorim. Yardımcı rollerde ise yine başka bir çekişme bence tüm zamanların en iyi karakter / tiplemelerinden biri olan Kalinda Sharma rolüyle Archie Panjabi ve yine The Godd Wife'tan Christine Baranski aday olurken Maggi Smith de adaylar arasında. Geçtiğimiz sene ödülü kapan Maggie Smith mini-series kategorsindeydi. Bu daldaki ödülü ise tamamıyla alakasız biri kazanmıştı. Bu arada gerçekleşen buzzların aksine geçtiğimiz sene olduğu gibi 'The Killing'e bu sene adaylık çıkmadı. 


Outstanding Actor kategorisinden adaylık kazanan Hugh Bonneville'in yanı sıra Supporting Cast arasında da yini ki Abbeyci bulunuyor. Bunlar ise Brandon Coyle ve Jim Carter. Sizin anlayacağınız Dockery dışında dizinin tüm yaşlı castı adaylık kaptı. Aynı kategoride ise favorim geçen sene ödülü alan Peter Dinklage. 
Guest Actress kategorisi adaylarından biri de Martha Plimpton. En azından burada yenmemiş Good Wife'ın hakkı. Bu arada bu dizideki rolüyle geçen sene ve evvelki sene aday olmayışı da garip. Aynı kategoride bir de Hollywood yıldızı var, ki bizler ona Uma Thurman diyoruz. Bu arada kategorinin erkek versiyonunda aynı diziden Dylan Baker'ın olması da sevindirici. ''En iyi Dizi kategorisini size vermedik, ama geri kalan adaylıkların hepsi de sizin olsun. Tüm bunlar birleşse bile en iyi olamıyorsunuz çünkü Mad Men değilsiniz.''


Yine senaryo dalında Mad Men'e üç ödül giderken geri kalan diziler için bir dakikalık saygı duruşu. 


MINI SERIES- TV MOVIE


American Horror Stories ve Luther (BBC) gibi dizilerin yanında göze çarpan iki yapım ise Sarah Palin'i anlatan ''Game Change'' ve Hemingway'in hayatına selam çakan ''Hemingway and Gellhorn''. Aynı kategorinin oyuncu verisyonları ise Oscar yarışı gibi Nicole Kidman, Julianne Moore ve Emma Thompson ile Kevin Coster, Clive Owen, Bill Paxton ile Idris Elba aynı kategorilerde yarışıyorlar. Geçen sene Kate Winslet aldığı ödül ise umarım Moore'un olur. 


Bir dakika Mad Men'in neden adaylığı yoktu?

20 Nisan 2012 Cuma

MOODBOARD: ALL THAT JAZZ

''The Artist'' filmi, Gucci, Etro ve Balenciaga derken Art Deco ile Jazz Age bir kez daha gündeme geldi, üstelik sene sonuna doğru yayınlanacak Fitzgerald uyarlaması ''Great Gatsby'' de Baz Luhrmann gözünden üçüncü kez beyaz perdede.

Büyük Buhran'dan hemen evvel. Birinci Dünya Savaşı sonrası canlanan ekonomi sayesinde daha önce durma noktasına gelen sanat sahnesinde de yeşermeler hatta 'altın çağ' yaşanmaya başlar. Amerikan Kültürü'nde ise belki de Kıta’nın keşfedilişinden bu yana en deli dolu günlerin yaşandığı yıllardır. 

Realiteden kaçan yazarların yeni başvuru noktası modernizmdir, artık sadece olanlara bir aynadan bakmıyoruz, onun öteki tarafına da geçmek istiyoruz, bilinç içine kaymaya başlayan anlatılar nedeniyle okuduğumuz hiçbir şeye  inanmamamız gerektiğine her şeye şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini öğreniyoruz. Belki de bu yüzden ''Great Gatsby'' romanını sadece Gucci'nin ilham kaynağı olarak değil de 20li yılların el kitabı olarak görmeliyiz. Hikâyenin anlatıcısı Nick Carraway'in dediklerine inanma zorunluluğumuz, Gatsby'nin yalanları, savaş sonrası yaşanmaya başlayan yıllarda artık hiçbir şey eskisi kadar düz olamazdı elbette!

Yıllar aynı zamanda kadın kimliğinin oturması için de önemliydi. 20lerin hemen başı. ''Donwton Abbey'' sezon finaline doğru malikânenin en küçük kızı Lady Sybil baş kaldırmaya ve kadınlar hakkında konuşmaya başlamıştı. Dahası giydikleri de bunu kanıtlıyordu. Pantolon! Oldukça devrimsel değil mi?  Etrafımda ne zaman saçını kestiren bir kadın görsem ve ona bunun nedeni sorulsa daha 'modern' olduğunu söylemeleri de belki modern çağın başladığı bu yıllardan kalan bir şeydir. Elbette ki biten savaştan sonra geri gelmeyen erkeklerin yerine geçmesi gereken kadınlardadır sıra. Ancak hala romantik ve mantığa pek de uygun görülmeyen kadınlar; yolu 'erkeklerin dünyasına erkek gibi davranarak onlar gibi var olarak' girmeye çalışmakta arar. Aslında herkesin kendini dışa vuruş şekli farklılaşmıştır. Böylece dönemin aynı zamanda felsefe akımlarından olan ekspresyonizm de böyle böyle doğmaya başlar.
Bir diğer deyişle 'flepper' kadınlarının da zamanıydı artık. Onlar şimdinin YSL smokinleri kadar seksi takım elbiseleri ve kısa saçları ile ellerinde tuttukları sigaraları ile de Gatsby partylerine gidebiliyorlardı. Elbette Jordan Baker gibi tüm bu kılık kıyafeti kendine yeni bir imaj olarak seçenlerin yanında hala Daisy'ler de vardı. Onlar da hala erkeğin ve aşkın peşinden koşarak var olma çabası içinde olanlardandı. Saçaklı, sallanan elbiseler içinde çalan o jazz ritmleri arasında tüm o zenginliğin sefasını sürmeye çalışmaları aslında hiç de absürd değil.

Dönemin yapı taşlarından olan bir diğer modern edebiyat örneği Ernest Hemingway kitabı ''Sun Also Rises''da da yine bu temalarla karşılaşıyoruz. Maskülen hayat çizmeye çalışan kadınlar, erkekler gibi sadece zevklerin peşinden koşmak isteyen Lady Brett Ashley buna en güzel örnek. Hatta yine sezonun en hit trendlerinden biri olan Matador esintileri de ilhamını maskülenlik ve erkekliğin buram buram koktuğu Hemingway romanından almış gibi. 


Jane Birkin şarkısı ''18'' ise sanki yukarıdaki şarkıların ya da Gatsby romanının fon müziği gibi.



ps1:-Bugün eski yazımı bir kez daha okuduğumda beğenmediğim- hem film hem de kitap üzerine ettiğim iki çift lafı da şuradan okuyabilirsiniz. http://apolloyournextdoorboy.blogspot.com/2011/04/great-gatsby.html

ps2:-pics via, vogue türkiye mart 2012/ models.com

2 Kasım 2011 Çarşamba

DOWNTON ABBEY

Sanırım senaryodan, oyuncu kadrosuna, set tasarımından, jenerik seçimine kadar esaslı ve oturaklı bir prodüksiyon uzun zamandır TV dünyasına pek uğramamıştı. Geçen biten ''Lost'' ardından 2010/ 11 sezonunda iki değişik yapım bu özelliği tanımlayana kadar: Game of Thrones ve Downton Abbey. İlkinin ülkesi belli, Amerikan yapımı, üstelik bağlı olduğu kanal HBO. Bir anlamda onlardan alışkınız böyle şeyer görmeye, yine de elbette görkemiyle beni titrettiğini itiraf etmem lazım.

Ancak ikincisi yani post'un mevzu bahisine gelecek olursak ''Downton Abbey'' adadan çıkma ve ITV yapımı. Aslında şu sıralarda S02E07yi seyretmek üzereyken burada diziyi tanıtmak değil, ancak özellikle bu sezonda bölümler ilerlerken görkemine hayran kaldığım dizinin beni bu denli heyecanlandırmasının sebeplerini sıralamak.

Dizinin yapımcısı Julian Fellowes'ın elinden her şey geliyor. Yapmak, yönetmek, oynamak ve yazmak. Bond serisi ''Tommorow Never Dies''da oynayan Fellowes ''The Young Victoria'' ve ''The Tourist''in yazarlarından. Kendisi aynı zamanda büyük ihtimalle yeniden ITV tarafından yayınlanacak olan ''Titanic'' dizisinin ve ''Romeo and Juliet''in yeniden çevriminin yazarlarından. Anlayacağınız üzre yüksek sınıf / burjuvazi / ''noble blood'' denen şeye sahip olan aileleri tasvir etmekte ustalaşmış biri. Belki de bu yüzden görgü ve davranış kurallarını karşı tarafa daha iyi geçirip aslında insan olmak ne de güzel şeymiş dedirttirebiliyor. Tabi tüm bunlar da ona yazarlık kategorisinde dizi ile Emmy kazandırıyor.

Utanarak da olsa dizideki Violet, Countess of Grantham'ın Maggie Smith olduğunu geç anlasam da dizinin ''komedi'' açığının onun kapattığını söyleyebilirim. Aslında tür tarihsel-drama, yani bu tür bir yapımda kimse komedi aramaz, ancak onun konuşma şekli, ince ince laf sokuşları, hele ki adab-ı muaşeret kurallarını çokca iyi bilmesi üzerine özellikle bu konuda eksik olan Isobel Crawaley (Penelope Wilton) ile her karşılaşmaları, ikisinin karşılıklı tatlı tatlı değil de biraz birbirini geçme ve sidik yarışı kıvamına dönen atışmaları ve her defasında Violet'in laf sokmaları/ ironileri -dediğim gibi- komedi olmamasına rağmen kahkahalar bile attırıyor.

Bir İngiliz yapımı olarak dizinin Amerika'da Emmy'lerde tam 10 dalda aday olup 6 tanesini kucaklayabilmiş olması ise beni ne kadar bahtiyar etmişti anlayamazsınız. Üstelik kazanılan ödüllerden biri kostüm bir diğer ise Maggie Smith'in oyunculuğu sebebiyleydi ve unutmamak lazım ki nasıl bir ''lady'' olunuru en iyi şekilde gösteren Cora, Countess of Grantham (Elizabeth McGovernKate Winslet karşısında ödülünü kaybetti. İlginç olansa, ya da sadece bir tesadüf, Cora da aslında Amerikalı bir karakter.

Dizinin beni kendine en fazla çeken yanı ise aristokrasiyi/ ''etiquette''i en iyi şekilde yansıtabilmesi, ancak bunu yaparken değişik mevkiden / politik arkaplandan karakterlerin de gelmesi ile bu kuralları eleştirebilmeleri ve bunu yaparken de birbirlerini ucuz şekilde eleştirmekten ve dalga geçmekten uzakta durmaları. Gösterişli kütüphane, yemek masası, onun etrafında oturma düzeni ve bu seremoniyi izlerken büyülendiğimi ise saklayamam elbette. Hele tabakların ve çatalların arasındaki mesafenin cetvelle ölçülme sahnesi ? Aristokratik / elitist bir çerçeveden uzak da olsa bu duyguyu yaratmaya çalışan Aşk-ı Memnu sanat ekibini hatırlayabilirsiniz aslında, her yemekten önce kıyafet değiştirme seremonisine giren Bihter kategorisini. İşte burada o hava yok, belki de dönem / ülke nedeniyle aslında kızlar bunu isteyerek / zorla yapsalar da içleri boş birer süs bebeği kategorisinde değiller, her biri sadece toplum için değil, kendi kendileri için bile yararlı olma çabası içine giriyorlar, elbet bunu I. Dünya Savaşının betimlendiği ikinci sezonda insanların / karakterlerin zorunlu olarak geçirmiş olduğu metamorfoz sayesinde daha iyi gözlemleyebiliyruz.

Kurallar ve ilişkiiler denmişken böyle bir dizinin senaryosunda aristokrasinin en merak edilebilecek yönü de belki evdeki çalışanların ve Crawley'lerin birbirleriyle ilişkisi. Özellikle Lady Mary ve Anna'yi izlerken birinin kıyafetleri daha gösterişsiz olmasaydı ikisinin kız kardeş ya da arkadaş gibi olduğunu anlayabilirisniz ya da tüm ağırlığına rağmen Violet'in evlerinde çalışanları rahat ettirebilmek pahasına son bölümlerde yaptıklarını görseniz. Belki de tüm bunları izlerken aslında alışageldiği üzre insanı bozan şeyin para olmadığını çok iyi gözlemleyebilirisiniz.

Lady Mary Crawley (Michelle Dockery) güzelliğiyle beni kendine hayran bıraksa da başlarda bir çekimser, bir istemem, bir istemem yan cebime koyumcu tavrıyla getgiller yaşasa da şimdi bir türlü elde edemediği Matthew Crawley aşkıyla beni kahrediyor. Tüm soğukluyla, gerçi son zamanlarda işe yarama isteğiyle yanıp tutuşması sebebiyle bir nebze olsa sempatimi kazanan Lady Edity Crawley (Laura Carmichael) aksine en sevdiğimn karakter Lady Sybil Crawley (Jessica Brown Findlay). İlk sezonda kendi yardımcısının şehirde gazeteci olarak iş bulmasına vasıta olan Lady Sybil, aile içinde de protest kadın olmaya devam ediyor. Savaş sırasında herkesten önce en başta ona gelen çalışma isteğinin yanı sıra politik olarak farklı duruşu ve bu tür mevzuları da konuşabiliyor olması en küçük kardeşi aynı zamanda en çekici de yapıyor. Tarz olarak olmasa da karakter anlamında 20lerin kadını doğmaya başlıyor böylece.

Görkemine hayran kaldığım bir diğer unsur ise kıyafetler. Her biri Couture kıvamında olan Viktoryen muhteşem elbiseler ve şapkaların yanı sıra o muhteşem smokinleri / takım elbisleri evdeki uşak/ bekçi olabilme pahasına bile giyme isteği uyandırıyorsa gerisini siz düşünün artık. İnci takılar ve kravatlar da yine dizinin en hip aksesuarları arasında. Robert Crawley, Earl of Grantham (Hugh Bonneville)ın giydiği takımlar ve Matthew Crawley (Dan Stevens) ile savaş zamanı giydikleri özel askeri üniformalar ile Burberry'i kıskandıracak trenchcoatlar. Dönem dizisi izlemenin en iyi yanları bu olsa gerek.
Downton Abbey British Vogue Spread
Dönemsel / tarihsel  drama olması sebebiyle üstelik şimdi Dünya Savaşı döneminde olmalarına rağmen elbette bir Pearl Harbour efekti beklemesek de her daim savaşta olmalarına rağmen en azından seferleri bile neredeyse yok sayan Muhteşem Yüzyıl akisne -gerçi benzetme yapmam bile yanlış ve komik olsa da- yok saymaması ise harika. Yine de dediğim gibi senaryuo / otyuncluk ve dekor -kostümte karşılaşmış olduğumuz görkem savaşma sahneleri için pek de geçerli değil.
Anlyacağınız izlemek için çok fazla sebep var your higness. Bence bu görsel şöleni kaçırmak istemeyebilirsiniz.

images via google.images.com

13 Eylül 2011 Salı

DERS PROGRAMIM aka TV'DE YENİ SEZON !

Başlıkta TVde yeni sezon dememe bakmayın; aslında Torrent'lerde yeni sezon demeliydim. Görevimiz üç farklı hedeften oluşmakta. Adım 1: Dizilerin günlerini bellemek. Adım 2:  Torrent'lere düşme anını kovalamak. Bu durumda eğer yeni bölüm hakkında meraktan çatlama söz konusu değilse genelde bir gün daha bekleyin. Misal Pazartesi günü yayınlanan ''Gossip Girl''ün en uygun izleme zamanı kanımca çarşambadır. Adım 2nin içinde aynı zamanda ingilizce / türkçe alt yazıların çıkmasını beklemek de var. Tabi aynı zamanda her dizi için siz de kendi gününüzü yaratabilirsiniz. Mesela geçtiğimiz sezon ''Game of Thrones'' pazar, ''Camelot'' cuma günü yayınlanırken, ben her ikisini de Fantastic Tuesday adı altında peşpeşe salı akşamları izliyodum. Sonuç olarak kendi gününüzü belirleyip, ekran karşısına kurulmanız da Adım 3ü meydana getirmekte. Giriş tadındaki bu paragraftan sonra bu sezondan benim seçtiklerim, kimi yeni, kimi devam kimi de sezonlardır devam etmesine rağmen ilk kez benim torrentimde indirilme şansını bulanlardan olacak.

Yoksa annenizle çok fazla dizi seyrediyor diye dalga mı geçiyordunuz ? Buyrun burdan !

Lisede hazırlığa başladığım sene yayınlanmaya başlayan ''Desperate Housewives'' ben üniversiteden mezun olurken ekranlara veda etmeye hazırlanıyor. Ergenliğimi bu 4 kadına borçluyum desem ? 7 sezon boyunca gram ilgi kaybetmeden izlediğim dizi 25 Eylül'de son kez ABC'de elmalarla karşımıza çıkacak. IMDb'de tam tarihi yazmasa da Wikipedia'ya göre 25 Eylül'de başlayacak bir diğer dizi de ''The Good Wife''. Gizem, entrika, suçlar, çözülmeyi bekleyen davalar ve yeni posterde adeta ''good girl gone bad'' diyreketen merak katsayımı zirve yapan Julianna Margulies ''umutsuz ev kadınlarına'' örnek olsun. İki diziyi salı akşamlarına rezerve ederek ''Who Run The World ?- Girls'' gecesini oluştururum.

CWTV yapımı olan baş rolünde THE OC'nin dünya şekeri it girl'ü Rachel Bilson'un olduğu ''Hart of Dixie'' de 26 Eylül pazartesi akşamı yayınlanacak. Dizinin yapım aşamasında adı geçen isim ise THE OC'nin de yaratıcılarından Josh Schwartz. Konu ve içerik göz önüne alınmaksızın Rachel hatrına ilk bölüm izlenir. Geçtiğimiz sezonlar kadar ses getimeden  beşinci kez geri dönmeye hazırlanan ve ufaktan baymaya başlayan ''Gossip Girl'' de aynı gün yayınlanmaya başlayacak. Rachel Bilson ve Leighton Meester savaşı başlasın ! Çarşamba teması belli oldu. ''The Secret Life of American Teenagers''.

Amerika'da salı akşamları yayınlanan Fox yapımı ''Glee'' ise artık gittikçe baymaya başlasa da, tüm zamanların en berbat sezon finaliyle ekranlara ara verse de hala en bilindik müzikallere yer vermemiş olsa da sanırım son bir şansı hak ediyor. Yeni sezon ise 20 Eylül'de başlayacak. 3. sezona başlamadan önce geçtiğimiz sezonun özeti niteliğinde yazdığım yazı için tık. (Postta 2. sezondan Top 10umu yazmıştım). Zaten 2012 başlarında yayınlanmaya başlayacak olsan ''Smash'' nedeniyle kendine çeki düzen verdi verdi, veremedi, gidene eyvallah !

21 Eylül'de double episode'la dönecek olan 2. sezonu 1e göre daha az komedi olan ''Modern Family'' umarım eski temposuna kavuşur. Kavuşmasa da kimin umrunda. ''Jaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaay'' diye çığıran muhteşem Sofia Vergara, bence erkeklerin içinde en komik olan Luke Dunphy ve küçük Mila Kunis; Hayley zaten beni yine dizi karşısında yerime çakar. 22 Eylül'de 4. sezona başlayacak olan ''Parks and Recreations'' nedeniyle de cumaları ''20 is the New 40'' gecesi. ''Parks and Recreations''ı ise bu sezon ilk kez izlemeye başlayacağım. Aslında 40dk olsa çekemezdim yeni bir dizi daha.

Starz'ın fantastik ve tarihsel yönü zayıf, bol explict contentli Eva Green sayesinde en azından bir az daha fazla ses getirmeyi başarabilen dizisi ''Camelot''un iptal edilmesinin yanında ayrietten bir diğer ABC komedisi olan ''Cougar Town'' da henüz kendine 3. sezon şansı bulamadı. Ancak bu bulamayacağı anlamına da gelmiyor. Courtney Cox dizisi -umuyorum ki- sadece ara vermiş olsun. Bu arada ''Pretty Little Liars'' da geçtiğimiz haftalarda sezon arası yapmış olsa da ekimde yine dönüyor. ''Hot In Cleveland'' ise henüz belli olmasa da ikinci sezonla yazı devirenler arasında. ''The Killing'' ve ''Game of Thrones''un yeni sezonları için de baharı beklemek farz oldu. Dizileri torrentlerden değil de Cnbc-e'den takip edenler ise; ''Game of Thrones''u muhakkak kaçırmayın. Ben ''The Vampire Diaries'' ve ''Fring''e devam etmeye çalışırken siz de eğer ''The Killing''i izlemek isterseniz şuraya göz atın. Tık. 

Gelelim adaya. 3. sezon hakkında pek bir bilgimiz olmayan ''Misfits'' en azından sonbaharda geri dönecek. Sadece parlak oyuncu kadrosuyla değil, sanatsal yönleri ve içeriğiyle de döz dolduran sezon finalini I. Dünya Savaşı ile yapan ''Downton Abbey'' de 18 Eylül'de geri dönenlerden. Bakalım savaş Crawley'leri nasıl etkileyecek ? En önemlisi de Lady Sybil Crawley'nin yeni sezondaki aşk hayatı tabi ki :) Bunu seven bunu da sever kontenjanından D.A. yaratıcılarından bir remake de sonbahar ya da kış aylarında yine adadan yayınlanmaya başlayacak olan ''Titanic''. Not etmekte fayda var.

Şimdiye kadar 8 dizim var. Neyseki bunların bazıları 20 dklık bazıları da 12 bölümlük gibi kısa süreli olduklarından çok fazla dizi izliyorum diye stres yapmama gerek yok sanırım. Ancak bunlardan arta kalan zamanda, ki aslında okuldu, orada burada takılmaktı ders yapmaktı diyerekten diziler için uykumdan feragat etsem de zaman arta kalmamış olup ben yaratmak zorunda kalıyorum kısacası. (Cümle garip oldu ama u got it). Her neyse NBC'de çok güzel diziler de başlamak üzere. Gerçi bu dizilerin hiçbirinin de içeriklerini kontrol etmedim henüz. Nasıl olsa benden önce biri izler ve yorumları alırım.

Ekim ayında başlayacak bir diğer HBO dizi de ''Enlightened''ı da not etmekte fayda var. Hala gözden kaçmış ve muhakkak şunları da seyret dediğiniz diziler varsa, çekinmeden söyleyebilirsiniz. Doyasıya dizi izleyebilmem için son senem çünkü.