Çağdaş Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çağdaş Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2011 Pazartesi

2 KİTAP 2 HİKAYE 2 KÜLTÜR

Mario Vargas Llosa Perulu bir yazar. 1996 basımı kitabı ''Masalcı'' da bizleri hem Peru'yla hem de Güney Amerika Kültürü ile tanıştırıyor.

Perulu anlatıcı Floransa'da gezdiği sanat galerisinde, karşılaştığı tablodan çok etkilenir, çünkü kendisine bir çok şey anlatmaya başlar. Kendisi tabloya daldıkça ''masallar'' anlatılmaya başlanır. Masallar ise inanılmaz keyfili mitolojik hikayeler. Amazonlarda geçen büyüleyici öyküler. Peki bu masallarını anlatan kim ? O masalcı ?

Masalcının kim olduğunu ararken bir taraftan da anlatıcının yıllardır görmediği, yüzünde garip lekeye sahip olan arkadaşı Saul'u düşüneceksiniz.

İçinde göndermelerin de bulunduğu Franz Kafka'nın ''Dönüşüm''ü gibi bir de değişimin ve metamorfozun hikayesiyle karşılaşacaksınız.

Amazon Ormanları, yeryüzünden kaybolmaya yüz tutmuş bir kabile, Saul'un hikayesi ve masallar ... Bir solukta okuyabileceğiniz türden ...

''Rosa'' ise sizi Kuzey Yarım Küre'ye taşıyor. Hem de Norveç'e. Nobel Ödüllü yazar Knut Hamsun'un 1900lerde kaleme aldığı bu eser yolu Noveçe düşen bir genç delikanlının tutkulu aşkını ve o dönemim ekonomik sorunlarını ele alıyor.

Bazı kitapları bir film izler gibi okumayı severim, sanki muhteşem bir sinematografi ile inanılmaz görüntülerle süslenmiş bir dönem filmi gibi. Okurken o ormanlardan geçmeyi istemek, tekneyle sahilden açılmayı, karakterlerle sahilden yürümeyi ve o Nordic tınıları görmeyi dilemek, işte ben okurken aklımdan geçenler ...

Romanı ise Türkçeye şair Behçet Necagil kazandırmış. Aynı zamanda her iki kitabın yazarı da Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır ve Mario Vargas Llosa 2010da bu ödüle sahip olmuştur.

12 Ocak 2011 Çarşamba

CHRISTA WOLF || KESİNTİ

Çernobil yılları'nda yaşamayanlar o senelerde insanların neler çektiğini bilemez. Christa Wolf'un ''bilinç akışı'' tekniğiyle kaleme aldığı bu modernist roman ''Kesinti'' tam da bu radyoaktif maddeler salgısı yüzünden beyninde tümör oluşan kardeşinin ameliyatı sırasında anlatıcının beyninin içinde gelişen olayları aktarıyor.

Çernobil sadece insanlara değil küçük köylerde insanların evleri etrafında konumlanmış bahçelere de zarar verir. Şimdi nasıl temizlenecek onca domates, patates ve toprak.

Yüz yıllar önce tarım kendini geliştire geliştire teknolojinin gelişmesinde artı faktör rolü oynadı. Peki şimdi herşey tersine dönmüyor mu ? Çığrından çıkan, insanın başını döndüren teknoloji nelere sebebiyet veriyor ? Teknolojik gelişme denilen şey nedir ? İyi midir kötü mü ?

Teknolojinin değişimi, rüzgarla savrulan bulutlar, gelen yağmur...

Tüm bunlar olup biterken insanlar ne düşünür ? ne hisseder ?

28 Ekim 2010 Perşembe

TÜYAP -KİTAP FUARI'NDAN NE ALSAK ? BU ARALAR NE OKUSAK ?

Bu sene 29. kez Istanbul'da ya da ''-so called Istanbul- demeliyim zira nerdeyse şehir dışında'' 30 Ekim- 7 Kasım arasında Kitap Fuarı gerçekleştirilecek.

Şişhane'de şu anki TRT Binasının yerinde yapılan fuar günlerinden beridir katıldığım bu edebiyat haftasına da yeniden katılacağım elbette.

Kitap alırken genelde Can Yayınları ve YKY'yi tecih etsem de, üstelik kendi mağazalarından aldığınızda  elde edebileceğiniz indirimle eşdeğer bir fiyatla fuarda da onları alabilecekken -sözün kısası milyon tane kitabı aynı çatı altında görmek dışında ekstra bir artıya sahip olmamasına rağmen- yine de onca yolu katedeceğim.

Yine de o kadar küçümsemeyip bu sene katılacak ünlü konuklardan bahsetmek isterim. Geçtiğimiz yaz okuduğum ve tarzım olmamasına rağmen hayran kaldığım ''Koloni'' romanın yazarı Jean Cristophe Grange ve meşhur ''Zagor'' serisinin çizeri Gallieno Ferri ve geçtiğimiz senelerde filmi de çekilen roman ''Limon Ağacı''nın yazarı Sandy Tolan da katılımcılar arasında. O halde Limon Ağacı'nı da artık okuma vakti gelmiştir. Pek sevdiğim ülke ve kültürü İspanya fuarın onur konuğu olurken ''İstanbul'u Yazmak'' ise bu senenin temalarından.

Sizlere de yardımcı olabilmesi açısından kütüphanemde yer edinmiş en beğendiğim kitapları belirtip aynı zaman da bu sene almayı planladığım eserleri yazmak istedim.

Bunu söylemekten utansam da henüz hiçbir Orhan Pamuk eseri okumadığımı belirtmeliyim. Dolayısyla tıpkı geçtiğimiz gün yayınlamış olduğum röportajda Undefinable'nin de belirttiği gibi İletişim Yayınları tarafından basılan ''Manzara'dan Parçalar'' adlı kitabı almayı planlıyorum.

2010 senesinin Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın da Can Yayınları tarafından yayımlanan kitaplarına göz atıp sepetime eklemeyi düşünüyorum.

Hem edebiyat okuyan biri hem de Gossip Boy olaraktan yazarların hayatlarını merak etmesem olmazdı. Duygu Akın'ın Türkçeleştirdiği ''Büyük Yazarların Gizli Hayatları'' adlı kitabı almasam olmaz.

Filmlerini izlerken hayran kaldığım Woody Allen'ın kaleminden çıkan kitapları da arşivime eklemesem bir yanım eksik aklmış olur. ''Eğrisi Doğrusu'' ve ''Tüysüz'' yine merak ettiklerimden.

Can Yayınları ve YKY'nin standlarına gittiğimde yine acaba hangi birini alsam diye saatlerce ikilemde kalacağımı da çok iyi biliyorum. Özellikle YKYnin kapaklarına hayran kaldığım için genellikle, sırf o kapaklar yüzünden bile Rodin gibi durduğumu çok iyi bilirim. Bir de Can Yayınları'nın öykü antolojileri. Özellikle Türk Edebiyatı'ndan Kısa Öyküler.

Geçmiş senelerde aldığım ve okumaktan keyif aldığım Türkçe romanlar ise şunlar. Kanımca Amin Maalouf'un tüm kitapları alınası, okunulası ve bağıra basılasıdır. Elif Şafağa karşı olan hayranlık derecesindeki sevgim azalsa da romanları süperdir.

Bahsi geçen yayınevlerinin reklamını yapma niyetinde falan değilim. Edebiyattaki en baba kitaplar onların elinden çıktığı için sürekli adları geçti yazı içinde.

14 Eylül 2010 Salı

THE BUDDHA OF SUBURBIA


-so you will be staying with Allie and me and Mum ?
He didn't reply for a couple of minutes. Even then he didn't bother with words. He grabbed me and pulled me to him and started to kiss me, on the cheeks and nose and forehead and hair. It was crazy. I neraly dropped my bike. Passers-by were startled. Someone said, ''get back in your rickshaw.'' The day was closing in on me. I hadn't bought any tea and there was an Alan Freeman radio programme on the story of the Kinks that I wanted to listen to. I pulled away from Dad and started to run, wheeling my bike beside me.
''Wait a minute!'' he shouted
I turned. ''What, Dad?''
He looked bewildered. ''Is this the right bus stop?''

Tıpkı Oscar'lardaki best screenplay adaylıklarını tanıttıklarında gösterdikleri video gibi, filmden en can alıcı nokta, belki de iki cümle, işte bu da kitaptan öyle. 

Eylül ayında okuduğum kitaplar bende hep değişik hisler uyandırır. En sevdiğim kitapları hep bu mevsimde okumuşumdur, vapurda adaya giderkern sayfaları çevirmiş, bir taraftan güneş bir taraftan esen rüzgar ile sayfalar uçuşur yüzüm ısınır, sıcak diyarlara göç eden leylekler ve dalganın sesiyle beraber içinizi ısıtan kahve eşliğinde okunan kitaplar... Tıpkı bir Elif Şafak, Amin Maalouf kitabı gibi. 

Kitapları çok seversem, direk kendimi içinde bulurum, bu da onlardan biriydi. Karakterlerin nasıl tanıtıldığı umrumda değil, bir anda etrafımda gördüğüm birini oturttururum o role, sanki film için casting yapar gibi. Mesela Hintli Karim, nedense tanıdığım Endonezyalı biri geldi gözümün önüne ve kitap boyunca onun olduğu her sayfada onu düşündüm, ya da Eva, tıpkı ''Savage Grace'' filmindeki Julianne Moore gibi. Onun oğlu Charlie'yle ilşkisi, onun diğer kızlar ve Karim'le olan ilişkisi, Karim'in erkelerle ve kızlarla olan hikayesi. Tıpkı o filmdeki gibi, belki ordaki kadar ''kan dondurucu'' değil ama öyle. 

Kitabı gözünüzde bir film gibi de canlandırabilirsiniz, o en güzel seneler, hepimizin özlemle yaşamak istediği yıllar, 70ler 80ler hem de Londra ve New York. Indie, bohem avan-garde yaşam tarzı. Tıpkı ''Araf''' romanında olduğu gibi soundtrack albümü hak eden bir roman. Yaşam stilinde, hayallerde, seksde, ilişkilerde sınırların olmadığı bir roman. Biraz da ütopik. Tabi ülkemiz ve yaşadığımız şu günleri düşünecek olursak.  

Kitabın aynı zamanda BBC için çevrilen 4 bölümlük bir de dizisi varmış. Dizi müzikleri David Bowie tarafından yapılmış, ki bu ruhu tam anlamıyla yansıtıyor. Ayrıca dizide Karim rolunu ise hepimizin tanıdığı ''Lost'' yıldızı Naveen Andrews oynamış. 

Bence must have bir kitap olarak herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Kitap Türkçe'ye de Can Yayınları tarafından ''Varoşların Budası'' olarak çevrilmiş, ancak Ingilizce dili bile oldukça sade ve okunabilir.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

DOROTEA'NIN ŞARKISI

Çağdaş İspanyol / Katalan yazarlardan biri olan Rosa Regàs'ın 2001 basımlı kitabı ''La Canción de Dorotea'' sizlere önermek istediğim en yeni kitap. Can Yayınları tarafından Türkçesi de basılan kitap yayınevinden ''Dorotea'nın Şarkısı'' olarak yayınlandı. Yazar aynı zamanda bu eseriyle İspanyolların Pulitzer'i sayılan Premio Planeta ödülünü de kazanmış.

Aurelia; Madrid'de üniversitede öğretim görevlisidir. Babası ise hastadır ve köyde yaşamaktadır. Aurelia hasta babasına bakması için kısa boylu, şişman, on parmağında on marifet varmış gibi görünen Adelita'yı işe alır. Başta her şey yolunda gibi gözükse de aylar, yıllar geçtikçe pek garip olaylar yaşanmaya başlar. Garip derken bir hayli garip, evet evet cidden, sınırlarınızı zorlayın biraz!

Sanırım Lost'u kıstas olarak alabilirim, okuduğunuz her sayfada yeni bir heyecan, olay tam çözüme ulaşıyor derken yeni bir hikaye patlak veriyor. Sonu ise garip !

Kitap elinizden düşüremeden tek solukta okuyabileceğiniz bir eser. Kesin tavsiyemdir ! İyi okumalar.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

GIRL MEETS BOY // KIZ ERKEKLE BULUŞUR

İskoç yazar Ali Smith kısa romanı Girl Meets Boy ‘da Ovid’in Metamorphoses’da anlattığı Iphis’in hikâyesinin* (Book IX) yeniden anlatımıyla karşımızda. Mitin yeniden yazımında ise Smith popüler kültürün öğelerini kullanarak toplumda eşcinsellik, cinsel ayrımcılık ve homofobi konularına da değiniyor. Tüm bunlar olurken ise alt metinde hikâye tüketim toplumu, kapitalizm, politika ve devlet konularına da değiniyor.

Büyükanne ve büyükbabalarının torunlarına bıraktığı İskoçya’daki evde yaşayan iki kardeş Anthea ve Imogen’in anne ve babası yoktur; yine aynı şekilde büyük anne ve babası da çıktıkları bir deniz yolculuğunda kaybolmuşlardır ve kardeşler yerel bir su firmasının kreatif bölümünde çalışmaktadırlar. Yine suyun da çeşitli bağlamlarda sürekli karşımıza çıktığını görüyoruz. Mit içerisinde olay bir adada geçmektedir, hikâye içerisinde ise nehirden bahsedilip, kardeşlerin bir su firmasında çalışması tesadüf olmamalı. Hikâyenin ileriki bölümlerinde ‘’su’’ maddesi sayesinde devlete de çeşitli göndermeler yapılmaktadır. Suyun şeffaflığı, hassasiyeti ve önemli olması ile cinsel ayrımcılık arasında bir bağlantı da olmalı. Suyun akışkan olması, belirsiz bir şekle sahip olması, cinselliğin ve cinsiyetçiliğin toplum içerisinde belirsiz bir yerde olmasına da işaret edebilir.

Yazar popüler kültürü kullanırken de hikâyenin anlatımını başka bir boyuta taşıyor, ayrıca yine bu referanslarla insanların zihinlerindeki kalıplaşmış düşüncelere de değiniyor. MySpace ve Facebook gibi ünlü sosyal paylaşım sitelerinden tutun da James Bond filmlerine, Judi Dench’e, ünlü şarkıcı ve gruplara sürekli göndermeler yapılıyor. Imogen kardeşinin eşcinsel olduğunu öğrendikten / fark ettikten sonra, bunu zaten daha önceden anlamış olması gerektiğini düşünüyor. Nede olsa (sanki) eşcinsel insanların hepsi de aynı şeyi yaparmış gibi; ya da eşcinseller sadece Spice Girls ve George Michael dinleyip, Eurovision, Big Brother ve Buffy gibi televizyon programlarını izlermiş gibi. ( Kardeşi tüm bunları yaptığı için onun muhakkak eşcinsel olduğunu düşünüyor çünkü).

Kitap içerisinde aynı zamanda cinsel belirsizlik sorununa da değinilmektedir. Bir şekilde ‘’aslında kadın ve erkek diye iki cinsiyet yoktur sadece insan vardır’’düşüncesini de benimsememiz gerektiği bizlere anlatılmak isteniyor olabilir. Daha roman başlar başlamaz büyük baba söze ‘’ben kız olduğumda’’ diyerek başlıyor. İleriki sayfalarda ‘’Blind Date’’ yarışmasının sunucusu Cilla Black hakkında da ‘’kız mı, erkek mi? Hem kızlara bakıyor, onların yanına gidiyor hem de erkeklerin!'' diye tanımlanıyor. James Bond serisinin yıldızlarından Daniel Craig’in denizden bir tanrıça gibi çıkmasıyla seks sembolü haline gelen Ursula Andress arasında da hiçbir fark olmadığı söyleniyor. Sürekli kız karakterlere yakışıklı olma vurgusu yapılıp, erkeğin sahip olduğu karekter özellikleri !!! cesaret, güç vb. şeyler kıza yükleniyor, ya da tam tersi şekilde erkeğin ne kadar güzel olduğu ve bir kız kadar narin olduğu söyleniyor. Bunun dışında insanlar arasında sürekli kadın veya erkek mi diye karıştırıldığı (!) bilinen Tracy Chapman’ın da hikâye içine yerleştirilmesi tesadüf olamaz. Aynı zamanda Anthea’nın kız arkadaşı Robin’in ve Ovid’in yaratmış olduğu mitteki Iphis karakterinin isimlerini her iki cinsiyet için kullanılabildiğini de ekleyebiliriz sanırım. Iphis’in, Robin ile olan benzerliği, Iphis’in Ianthe’ye aşık olması ve buradaki kelime oyununu da diğer benzerlikler. Ianthe → Anthea. Smith’in kelime oyunları bununla da sınırlı kalmıyor. Iphis ve → ‘’Iphisol’’ markası, hatta onu Iphis 07 yapmak. Romanın 2007 yılında hazırlandığını göz önünde bulunduracak olursak Ovid’in Iphis anlatımının 2007 uyarlaması olduğuna da bir gönderme olabilir. Ayrıca Imogen’in Kelt kökenli olduğunu ve ‘’bakire’’ anlamına geldiği varsayımında bulunacak olursak (wikipedia) ‘’Pure’’ / saflık ile neden bu kadar alakalı olduğu hakkında da çıkarımlar yapabiliriz.

Kitabın sonu ise tam peri masalları ve mitler gibi. ‘’Günümüzde bile hala rüya olan bir şeyi gerçekleştirdik’’ diyor. Anthea ve Robin evleniyor . Üstelik düğünde sadece yalnız olacaklarını düşünürken Imogen ve Paul, anne ve babaları hatta kayıp olan büyükanne ve dede de düğüne katılıyor. Elbette ki böyle bir düğün sadece rüyalarda gerçekleşebilir, tıpkı kaybolan aile fertlerinin geri dönmüş olması gibi.

Büyükbabanın da dediği gibi umudumuzu kaybetmemeliyiz, tarihi değiştirebilecek umudun yok olmasını önlemeliyiz, tıpkı onların yaptığı gibi sesimizi duyurmalıyız, karşı gelmeliyiz böylece bir şeylerin değişmesi için ön ayak olabiliriz. Bir Mini Cooper, trafiği yoğunlaştırmaktan, havayı kirletmeden başka bir işe yaramayabilir, ancak duvarlar üzerine yazılan birkaç ufak önemli yazı, ya da dikkat çekecek zararsız birkaç gösteri (tıpkı büyükannenin yaptığı gibi) değişimin başlangıcı olabilir ve tabular yıkılabilir.

Kitap aynı zamanda Turkuvaz yayınevinden çıkan bir serinin içinde yer alıyo. Aynı şekilde İngilzice'de de bir seri halinde yayınlanan kitaplar : Canongate Myth Series Türkiye'de bu şekilde basılıyo. Hepsi de mitlerin yeniden yazımı. Günümüze uyarlanışı. Serinin geri kalanında Jeanette Winterson // Atlas'ın Yükü ve Margaret Atwood // Penelope de bulunmakta. Bir mitoloji aşığı olaraktan serinin diğer eserleri de sizler için yakında burada.

*Iphis & Ianthe: Erkek kılığına sokulan Iphis, Ianthe'ye daha küçükken aşık olur, zamanı geldiklerinde evlenirler, ancak Iphis, Ianthe'nin onun gerçekte erkek olmadığını anladığında mutsuz olacağını düşünür ve bu yüzden tanrılara yalvarıp onu erkek yapmasını ister. Isis bu istediğini yerine getirdikten sonra Iphis ve Ianthe, olması gerektiği gibi ! evlenirler.

2 Şubat 2010 Salı

KÖRLÜK

Biz insanlar için tüm uzuvlarımız her zaman önemlidir değil mi ? Parmağımızda ince bir sıyrık oluşsa bile hiçbir şeye konsantre olamadan aklımız sürekli ordadır ! Bir de şey var vardır; bir model için önemli olan vücududur, bir atlet için önemli olan bacakları, bir yazar için parmakları, peki ya gözler ?? Gözler belki de insanoğlunu önemli kılan ögelerin başında gelir. bir düşünsenize yakışıklı erkekler, güzel kızlar, onların o buğulu mavi, ya da kömür kadar kara gözlerini öven şarkıları, şiirleri. Ya dünyanın 7 harikası ! Peki etrafımızda olup bitenler ! Kimi zaman düşünceler kadar önemlidir bu yüzden.

Tamam belki 1998 Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago belki 1995 yılında kaleme aldığı Körlük romanını bu kadar romantik sebepleri göz önünde düşünürek yazmamış olabilir ama.. :)

Kırmızı ışık ! evet o kahrolası ışık yanmıştır, adam belki de son zamanlardaki en sevdiği şarkıyı ıslıkla çalmaya çalışıyodur sıkıcı ışığın geçmesini beklerken, lamba o sırada 10.9.8...diye yanıp sönerken. Ve 1. şimdi geçebilirsiniz ! o anda kornalar, araba ilerlemez, ama adam görmez. beyaz. evet her yer beyaz. parlak bir günde havada duran bembeyaz bulut gibi, kadının bekaretini kaybetmeden kullandığı bembeyaz çarşaf gibi, henüz erimeye başlamayan, dolayısyla çamurdan kirlenmeyen kar beyazı gibi bembeyaz !

Bir, iki, üç kişi derken, sayı onlar olur, onlar yüzler, yüzler binler... hayır körlük yayılamaz. o yüzden karantinaya alınırlar ! Ama nasıl bir karantina, yemek yok, temizlik yok ! hava yok ! işkence var! (Hele romanın 11. bölümünde kanınız donabilir)

Ve zamanla tüm şehir körlüğe kapılır, geriye tek bir kişi kalır ! doktorun karısı!! evet doktorun karısı, onun bir ismi yoktur, tıpkı romandaki tüm karakterlerin ismi olmadığı gibi. Birinci kör, ikinci gör, gözü siyah bantlı yaşlı adam, genç kız, birinci körün karısı, ....kör. evet hepsinin ismi bunlar. Saramago'nun romanda yaptığı bir diğer şey de, karşılıklı konuşmaları düz yazı gibi yazması. Nokta yok, yeni bir cümle yok. (Hey sen dedi birinci kör Ne var dedi doktorun karısı). evet tıpkı bu cümlede olduğu gibi.

Gittikçe kötüleşen dünyayı, kötülüklere karşı hiçbir şey yapmayan KÖR insanlara ithafen yazılmış (ki neredeyse hepimize), armağan edilmiş en iyi eserlerden biri. Hiç şüphesiz !!
Zaman gözümüzü açıp UYANMA zamanı ! Belki etrafımızda olup bitenleri daha iyi görebiliriz !

12 Ocak 2010 Salı

SİMYACI

Hey babe seninle yeteri kadar müzik konuşup dedikodu yaptık, biraz da ağırlaşmaya ne dersin ?? İstedim ki bugün biraz da edebiyat konuşalım, yok canım edebiyat dedikse Shakespeare eleştirsi yapmicaz ama, biraz daha ciddi olucaz.

2010 yılında okumak için seçtiğim ilk kitap geçtiğimiz aylarda edindiğim ''Simyacı'' oldu. Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun kaleminden çıkan kitap aslında 1998 yılında yayınlandı. Gelin görün ki ben o zamanlar little gossip boy olduğumdan dolayı böyle şeylerden anlamazdım. Simyacı; Coelho'nun kaleme aldığı 5. roman ve ona dünya çapında uluslar arası şöhret kazandıran ilk roman.

''Portobello Cadısı'' sayesinde tanıdığım yazardan okuduğum ikinci kitap bu. Ancak Portobello Cadısı biraz daha best-seller kıvamındayken, Simyacı hem bir best-seller özelliği taşıyor hem de içerisinde felsefik şeyler barındırıyor. Eh bilirsin genelde best-seller bu tür şeylerle ilgilenmez.
Simyacı'yı okurken biraz da Amin Maalouf havası sezdim, romanda genel olarak kendini bulma, tanıma ve kişisel menkıbeye ulaşmak yer alıyor; ki bunlar da hemen hemen Maalouf romanlarının genelinde karşımıza çıkan ana tema.

Romanı okurken daha önceleri duymuş olduğum bir söz sürekli kulaklarımda çınladı.''Edebiyatın temelinde ''Exodus'' ve ''Odiseus'' hikayesi yatar''. Zira İspanyol Santiago da tıpkı Odiseus gibi sürekli bir yolculuk içindedir.

Romanın temel konusu ise İspanyol çoban Santiago'nun Mısır'da piramitlerin dibinde yatan bir hazinenin olduğunu öğrenmesiyle çıkmış olduğu yolculuktur. Yolculuk esnasında kimi zaman, bir macera filmindeymiş gibi heyecanlanacaksınız, kimi zaman aşkı tadacaksınız, kimi zaman da Mevlana'nın felsefesine kapılacaksınız !

..Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten birşey yapmak istediğinde Evrenin Ruhu'nda bu istek oluşur ve bunun gerçekleşmesi için tüm evren sana yardım eder...

..Mutluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşığındaki iki damla yağı unutmadan...

...Yeryüzündeki her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır...
That's all folks from the west side of the town. You know that I love you XoXo...Gossip Boy...