30. Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30. Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2011 Cuma

MOODBOARD: S&M REPEATS ITSELF SENSLESSLY

Daha önce şuradaki postumda (tık) alakasız bir şekilde karşıma sürekli Charlotte Rampling'in çıktığından bahsetmiştim. Artık tesadüfleri sevdiğimden midir, yoksa her şeyde bir tesadüf arama hastalığına kapıldığımdan mıdır bilmem tam da Rampling'in sürekli karşıma çıktığı dönemlerde 2011/ '12 F/W Women' Showları yapılırken modanın dahi çocuğu Marc Jacobs'un Louis Vuitton için hazırladığı kolleksiyonla karşılaşmıştım. Defileyi oluşturan ortam ve kıyafetler ise Rampling'in unutulmaz filmi '74 yapımı ''The Night Porter''dan ilham alınarak hazırlanmıştı. Charlotte Rampling'in 21.YY'daki karşılığı ise Kate Moss olmuştu.

Ancak tesadüf bu ya. Her ikisinin de alt metninde anlatılan sado-mazo bir hikaye. Konu da S&Mden açılmışken - tesadüf bu ya- kısa süre önce karşılaştığım / izlediğim diğer S&M hikayelere göz atmada da fayda var. İsterseniz fonda Rihanna'dan S&Mi açarak okumaya devam edin yazıyı. ''Sticks and stones may break my bones, but chains and whips excites me''.

Liliana Cavani tarafından yönetilen ''Il Portiere di Notte'' aka ''Gece Bekçisi'' yıllar öncesinde Nazi toplama kampında işkence görmüş, ancak kendine işkence eden adama karşı da içten içe duygular besleyen -ki işkence eden adamın da bu konu da pek boş olduğu söylenemez- kadının -ve dolayısıyla -yani adı üstünde- adamın hikayesi üzerine yoğunlaşmakta. Yıllar sonra orkestra şefi olan eşiyle Viyana'ya gelen Lucia (Ch Rampling) otelde bekçi olarak görev yapan Max (Dick Bogarde) ile karşılaşır. Ateşle barut yan yana gelirse ve orkestra şefi turne dolayısıyla otelden ayrılırsa da geçmişten bastırılan duygular ve s&m ilişkinin hatırlaları tekrardan canlanır. Filmde aynı zamanda ilişkinin melankolik ve de psikolojik, dramatik gerilimi üstüne de yoğunlaşılmış. Ne de olsa Nazi kampında tutuklu olarak bulunan bir kızın bir subayın seks kölesi olması, bir taraftan yüksek derecede tutkunun ve ihtirasın cinsel açıdan yaptırdıkları diğer taraftan da bu denli iki zıt kutpun birbirlerine karşı olan akıl almaz aşkı var. Üstelik yıllar geçmesine rağmen hala anıların bırakmış olduğu tazelik ve onu devam ettirme isteği.
Filmin bence bir diğer melankolikliği ise Rampling'in yarı çıplak şekilde striptizvari diğer subayların karşısında hüzünlü bir tınıya sahip şarkıyı söylerken dans etmesi.
Louis Vuitton F/ W 2011-2012

Ancak kabul etmekte fayda var ! İnsan önce Marc Jacobs'un hazırladığı kolleksiyona bakarsa ve o denli fetiş objelerle karşılaşınca filmin ana temasının da başka bir şey olduğunu bekleyebilir. Her neyse aradığınızı bulamayabilirsiniz. Gelelim LV kreasyonuna. Moda'dan bi haberseniz bile en azından tüm gazetelerde ve haberlerde Kate Moss'un yeniden podyumlara döndüğünden ve kırıtarak yürürken bir taraftan da sigara tüttürdüğünü duymuşsunuzdur. Hatta bir ara iş abartılıp Kate Moss'un selülitleri bile gündeme taşınmıştı. Kolleksiyon ise giyim odaklı değil de daha fazla fetiş objeler ve aksesuarları ön plana çıkardığından dolayı eleştirilmişti. Aslında Carine Roitfeld hala Vogue Paris'in başında olsaydı eylül sayısı için bu temayla kim bilir nasıl bir bomba hazırlardı. 
Podyuma asansörden inip çıkarak gelen modeller, transparan gömlekler, kelepçeler, polis şapkaları ve yüksek ölçekli topuklular.

Kısa saçlı, erkeksi ama feminen belki biraz androjen ama zamanla da femme fatale Lucia'ya özenen sadece Marc Jacobs değil. Film aynı zamanda ''she of the smoky eyes, dark French beauty''  olarak tanıtılan Eva Green'in de radarında girmiş. Geçtiğimiz aylarda röportaj verdiği Interview dergisine kendisine sorulduğunda, editöryal çekimde, çok etkilendiği için Lucia gibi davranmak istediğini ve fotoğraf çekimlerinde bile başka kişileri canlandırmaktan zevk aldığını vurguluyo.
Photography: Paolo Roversi

Sado -Mazo hikayeyi senaryosunun temeline alan bir diğer film de geçtiğimiz Istanbul Film Festivali'nde gösterilen ve Jessica Alba ve Kate Hudson ile kamera karşısına geçen Casey Affleck filmi ''The Killer Inside Me'' . Kasabanın şerifi olan Affleck aslında çocukluğunda geçirmiş olduğu travmaların etkisindedir. Bastıramadığı cinsel sapkınlıklara sahip olan şerif kasabanın fahişesiyle beraber olmaya başlar.  Hikayenin aslında 50lerde geçtiğini belirtirsem şerifin de nasıl bir aile hayatına sahip olduğunu anlayabilirsiniz. Sevgilisi, oldukça püriteni, hanım hanımcık ve belirli normlara sahip bir kadındır, dolayısıyla kirli zevklerini onunla doyuramayan Affleck de çareyi fahişede bulur. Aslında fahişeyle beraber olmasının tek sebebi de cinsellik değildir. Cinsel sapkınlıklardan, seri cinayetlere kadar uzanan film aslında şerifin cannibalistic, vahşi ve dramatik hayatının filmleştirilmiş hali.

Ve başrolünde James Woods ile Deborah Harry'nin yer aldığı '83 yapımı ''Videodrome''. Sci-Fi, korku türünde olan film aynı zamanda yayınlanmış olduğu tarihe göre de oldukça super ve cyber natural. Aslında filmin anlattığı hikaylerden biri de insanın beyni, onu insana oynadığı oyunlar, Freud'un egosu, super egosu ve id tanımının kontrolü. Ancak filmin içinde yer alan temel hikaye de şudur. Kablolu TV'ye sahip olan bir CEO kanalında daha fazla sado-mazo, işkence ve şiddet içerikli porno (vari) filmler gösterir. Kimi zaman aklın oyunları kimi zamanda ise bunun gerçeğe dönüşmesi ise karakterlerin de yine kendilerini bu tarz bir ikişki içine girmelerine sebep olur.  

28 Haziran 2011 Salı

KADININ FENDİ ERKEĞİ YENDİ

Anladığım kadarıyla kadınlardan korkulur, kadınlar hafife alınmamalı. Anladığım bir diğer şey var ise o da kadınların yönetim ve idare etme konusunda çok daha düzenli ve başarılı oldukları. Yani bilmiyorum her halde öyledirler, en azından gerçek hayatta da böyle bir ütopya vardır. ''Aman meclise kadın sokalım, bakanlar kadın olsun, yöneten kadın olsun.'' Ama sanırım hepsinden de öte kadının başka tür bir baskınlığı vardır. Aslında erkek ''dediğimi yaptırırım'' dese de kadın sinsice ipleri eline almasını başarıyor sanırım.

Geçtiğimiz hafta sonu vizyona giren ''Made in Degenham'' da bunu desteler gibi. 60ların sonlarındaki İngiltere. Ford fabrikasında eylemler var. Kadınlar özgürlük anlamında bir uyanış sürecine girerler, aslında onları özgür olma isteğine iten şey de erkeklerle eşit olma konusuyla gelen bir heyecan.

Fabrikanın 10da 1ni bile oluşturmayan kadınların erkeklerin maaşının yarısını almaları onları başta greve iter. Kırmızı giyen kadın metaforu ve sürekli lafı geçen ''Vogue'da gördüm'' muhabbeti filmin en ironik yanlarını oluştururken 60ların hippie / özgürlükçe ruhunu yansıtması da en beğendiğim diğer taraflarıydı. Heyecana gelip siz de kadınlar gibi sokaklara dökülüp onlarla beraber hakkınızı arama isteğiyle de iyicene coşabilirsiniz. Kısacası cinsel ayrımcılığa devrim gibi bir ayaklanmayla karşı çıkan bir grup Ingiliz Kadın.

Yer yer dramın da olduğu ancak komedinin eksik olmadığı ''Made in Degenham''ın aksine safi komedi ile bezenmiş François Ozon filmi olan ''Potiche''nin baş rolünde ise iki dev oyuncu yer almakta Catherine Deneueve ve Gerard Depardieu, bir de tanıdık bir isim daha: Jeremie Reiner.

Bu seferki hikaye ise 70lerin Fransasında geçmekte. Mekan olarak yine bir fabrika. Mevzu bahis ise eşinin egemenliği altında ezilmiş bir kadın ve şemsiye fabrikasında da işçilere pek de iyi davranmayan bir patron. Bir gün eğer işçiler isyan çıkartıp o adam yataklara düşerse ipler de kadının eline geçer elbette. İşleri yoluna sokmakla kalmayıp bir anda kendi kendine devrim yaratan kadın zamanla sırf kendi duvarlarını değil toplumunkileri de yıkmaya başlar. Devrim hikayesiyle paralel giden bir aşk ve o aşkın meyvesi hikayesi de komediye komedi katmakta.


Bahsetmek istediğim bir diğer film ise tıpkı ''Potiche'' gibi 30. Istanbul Film Festivali'nde gösterilen ''Crime D'Amour''. Baş rollerinde ise Ludivine Sagnier ve Kristin Scott Thomas yer alıyordu.


''Devil Wears Prada''nın daha karanlık versiyonu olarak nitelendirebileceğim film ise günümüz Fransasında geçmekte. Her hangi bir devrimsel hareket yer almasa da aynı şirket içinde yer alan iki kadının başarılarını ve mevkilerini çekemem hikayesi bize aktarılmakta. Birinin bir diğerini alt etme şekli ise pek de masumane değil, hatta biraz şeytanca bile denilebilir. İçinde biraz da ''The Good Wife'', suç ve gizem unsurları yer alan filmi bence kanıtları takip edebilmek adına gözünüzü bir an bile ekrandan ayırmadan izlersiniz.

26 Haziran 2011 Pazar

MOODBOARD: TABLODAKİ AŞK !

20. YY yazarladından biri olan Nobel Ödüllü Alman Herman Hesse'nin kaleminden çıkan ''Klingsor'un Son Yazı'' adlı novellası da 40lı yaşlarındaki ekspresyonist bir ressam olan Klingsor'un, bolca şarap, kadın ve resim düşkünü olan yaşamının son aylarına denk gelen yaz mevsiminde çektiği sıkıntılar üzerine odaklanmış. Hayatının son aylarını Italya'nın güneyinde geçiren ressamın hem Li Tai Pe adlı şairin mistik şiirlerinden hem de egzotik, doğulu Ermeni falcının sözlerinden hayata bakışını da takip edebiliyoruz ...

''Hayat şimşek gibi geçer
Göremeyiz bile,
Öylesine az sürer parıltısı'' 


Konu tablolardan açılmışken ... 30. Istanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve şansıma yapım ekibiyle aynı salonda beraber filmi izlediğim ''The Mill and The Cross''un hikayesi de bir tablodan çıkmıştı. Daha önce kısa bir şekilde Charlotte Rampling yazımda da değinmiştim zaten. Film aynı adlı romana ek olarak Pieter Bruegel'ın ''The Way To Calavary'' adlı eserinden de esinlenmişti. İsa'nın çilesinin konu edildiği filmde kareler ilerledikçe tablonun nasıl meydana çıktığını da görmüş oluyoduk.

Hikayenin anlatış şekli ve kameranın uzun süre belli bir sahneye odaklanması ile bizlere yağlı boya tablosuna bakar hissi veren film ise yine 30. Istanbul Film Festivali'nde izlediğim Andrei Tarkovsky filmi olan ''Andrei Rublev''di. Gerçi yine filmin 15. YY Rus Ressam (İkonaları resmeden) Rublev'in hayatı üzerine yoğunlaştığını yani konusun da yine resimle alakalı olduğunu belirtmeliyim. Film sonunda epilogue kısmında Rublev'in işlerini görmemizin yanı sıra filmin Orta Çağ Rusya'sını, sanatçı olmayı ve özgürlük gibi kavramları sorgulaması nedeniyle bence günümüz Türkiye'sine uzak olmayan temaları işlemesi sebebiyle seyredilmeli.  
Pieter Bruegel // The Landscape with The Fall of Icarus

Son olarak bir şiirle tamamlayacak olursam yazıyı, Amerikan Modernist ve Imagist şailerden biri olan William Carlos Williams da ''The Landcape with The Fall of Icarus'' adlı şiirinde çıkış noktası olarak Pieter Bruegel'in tablosundan yararlanmıştır. Zaten şairin de yine Flemenk ressamın diğer şiirlerinden etkilenerek yarattığı şiirlerin toplandığı bir kitabı da vardır. Elbette her iki işin de çıktığı nokta Yunan Mitolojisidir. Uçabilme yetisinin verdiği heyecanla babasının verdiği öğüdü unutup balmumundan yapılan kanatlarıyla güneşe yaklaşan Icarus kanatları eriyince ikinci uzak durması gereken yer olan suya düşer..

Pieter Bruegel // The Way To Calavary (The Mill and The Cross)

Olayı modaya da bağlamak gerekirse son kampanyasında Christian Louboutin de fazlasıyla yağlı boya tablolarından feyz almışa benziyor.

Sanatın her yönüne değindiğime göre müzik de bence bundan nasibini alırsa fena olmaz. Gwen Stefani'nin ''L.A.M.B.'' albümünde yer alan ''Cool''un videosu da bana hep tabloları hatırlatmıştır.

24 Haziran 2011 Cuma

THE FEAR AND THE LOST MANHOOD IN ‘’MEEK’S CUTOFF’’

writers's block yaşamıyorum, ama writer's tembelliğini yaşıyorum. ben de blog boş kalmasın diye, vize sınavım için hazırladığım ödevi sizle paylaşmak istedim. bunun bir de final ödevi versiyonu var, onu da haftaya paylaşırım. film aynı zamanda 30. istanbul film festivali kapsamında da gösterime girmişti.

Beginning in medias-res Kelly Reichardt’s latest movie ‘’Meek’s Cutoff’’ depicts a western themed journey ‘’a road story’’ which took place in late 19th century.

Through the movie we are shown the male-dominant Puritan American society’s look on the opposite sex’s position and to the ‘’so called neighbours’’ Indian community. Actually, the plot is based on three different characters; a white, blonde woman; a naked, savage Indian man and an arrogant, streotypical white man. With focusing on those characters, reading the scenario or watching the movie from the Freudian perspective might be possible.
In the middle of the journey a ‘’savage’’ Cayuse Indian suddenly meets those White Americans. Despite the fact that ‘’redman’’ does not give any harm to the people, especially to the women, the explorer of the group Stephen Meek gets suspicious about the outsider, so on this level  Meek represents the classic thoght:   ‘’Be cautious against –the others- ! ’’ As the idea is always there, somewhere in the mind, probably in the most repressed zone. ‘’The unknown hurts you’’.  Yet, sometimes people cannot know where the danger might come from. Just like in this case, people in the wagon at last brings the end of the journey.  It is apparent that some not good in following the ultimate motto: ‘’love thy neighbour’’.

However; this repressed idea of Meek or this fear strikes always him back. He with telling fearful stories about Indians and acting like a macho man, satisfies his ego, as somewhere in the mind, something about the past is repressed.  That is why he constantly wants to kill the Indian, only for comforting his  ego. This may actually refer to the ‘’double of the self’’, becuase we see that both  the Indian and Meek try to help to the wagon. Despite this, Emily Tetherow, at last, chooses to belive to the stranger rather than Meek himself, which also gives harm to the Meek, nevertheless with killing Indian, he will make one part of himself again more dominant on the others. (People at first believed him, that he could take them to the final destination in 2 weeks, but it had been 5 weeks and stil they were somewhere in the desert.)
The attitude of him towards the Indians is the same with the female characters especially with the Mrs. Tetherow who, though in vain, wants to help to the Indian. In a way, she deals with the subject in her own way, in a feminine way. Therefor, basically this hurts Meek more. As his method is less helpful.
In short, the female character of the movie Mrs. Tetherow and the Indian man unites and damages Meek’s ego. In other word the role of the female gender and the boundries of her characters blurred, which horrifies  men. Whether the belittled female gender would take the role from men’ hand or not. The new woman portrayed here is no longer an object. To some extent this woman might arise the fear of castration in Meek and may be in other male characters, too. In fact on the poster of the movie we see that Mrs. Tetherow holding the gun herself. Basically, it shows that she just has taken the control. ‘’The penis is in her hand à the castration of Meek’’.

On the other hand, mostly Mrs. Tetherow, acts like a super-ego of this little community. She always controls the characters. She is one of the first person among the passengers who said, it could be wrong to kill the Indian. (Even we may think Meek as id, and the others in the wagon as ego).
Indeed, here the director herself destroys the classic view towards the ‘’western movie’’. Female character acts like a man, in a male-dominant industry and this depicted us through a female director’s vision. -It might me too shalow- But this well-done movie might also arise some fears to male directors shooting western movies. Yes, Miss Reicherdt is the new fear object for them.
Another point is that, even though it  may be quite normal, Indian guy does not speak any English word, besides does not even try to get in contact with the Americans, neither with gestures and sign language nor with carving something on the rocks. Thus this also hinders us to know his name. He is complete stranger to both us and them, he is an ‘’other’’ for us, as well. He is just an orinary ‘’Indian’’ just like a yellow bush in the desert of the Oregon, no spesific feature or name. He is just like an object. He is effortless even in defending himself, actually he might know that he is a kind of ‘’uncanny’’ figure for them and so he also figures that it could be futile to change someting. As ‘white-man’’ is pretty stirct and obstinate to change his viewpoint, to make the repressed free and to fight with the idea, to make it familiar to himself. The idea is that: ‘’They are, living as savages and they always hurt us’’.

The vast and virgin land may symbolizes the unknown or even dangerous sides of the brain. This is like totally white, which arises horror in people’ mind. They are in the middle of nowhere, everything may happen.
Ultimately, throughout the movie we confront with a journey, a group of Americans going through the Oregon but totally in vain. Destination unknown, mission uncomplished, as I stated beforehands the movie starts in the medias-res and ended just like that. Like ‘’The Road Not Taken’’. Or ends up just like a Hemingway story, with full of ambiguity and ends in the middle, what might happen next is totally unknown!  Vast land, whether they are going to West, East, South or North. But the only exaxt thing that remins totaly explict is the characters, their relaitons, their thoughts and the feelings that effected each other. 

25 Mayıs 2011 Çarşamba

CHARLOTTE RAMPLING

Charlotte Rampling: Freud'un ''senseless repetition'' tezindeki ''62'' sayısı gibi sürekli karşıma çıkmaya başladıktan sonra kendisine blogumda yer vermek istedim. Bir Meryl Streep, Catherine Deneuve ve Sophia Loren havasına sahip olan Rampling zarif ve aynı zamanda ağırbaşlı halleriyle sanırım oynadığı her filmde odak noktası olmayı başarabiliyor.

İlk olarak karşıma festivalde izlediğim ''Rio Sex Comedy'' filminde çıkan Rampling sterotipik estetisyenlerin aksine sadece dış görünüşün değil aynı zamanda içsel varoluşun da insanı güzelleştirdiğine inan bir doktor profili çiziyordu. 50lerinde olan bir doktor olarak sadece yaşıtı erkekleri değil aynı zamanda oğlu yaşındaki genç doktorları bile etkilemeyi başaran bir havaya sahipti.

Yine festivalde yer alan ''The Mill and the Cross'' filminde de karşıma çıkan Rampling bu sefer yukarıda çizdiği karakterden ve havadan çok uzaktaydı. Bruegel'in 1564te resmettiği ''The Way To Calavary''den etkilenerek çekilen filmde (hatta onu odak noktası olarak gören filmde) İsa ve çekilen işkenceler konu ediliyordu. Rampling ise filmde Mary rolünde tüm o rahibe kıyafetleri altında bile parlamaya devam ediyordu. Tıpkı bir tablo içinde kusursuzca çizilmiş kadın portresi gibi.

Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ancak yine festivalin konuğu olan Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley'nin baş rollerini paylaştıkları ve Kazuo Ishiguro uyarlaması olan ''Never Let Me Go''da da özel bir amaç uğruna yetiştirilen gençlerin gittiği bir okulun müdürü olarak karşımıza çıktı.
doğal, güzel, sempatik ve muhteşem bir gülümseme

Rampling bunlar dışında aynı zamanda Keira Knightley'nin baş rolünde olduğu 2008 yapımı ''The Ductchess''ta da yer almış. 2003 yapımı, suç, ceza ve gizem üçlemesi olan ''Swimming Pool''da da Ludivine Sagnier ile kamera karşısına geçmişti. Ki Ludivine Sagnier de yine geçtiğimiz festivalde gösterilen ''Crime D'Amour'' filminde de Kristin Scott Thomas ile bir araya gelmişti. Tema ise yine aynı. İşlenen bir cinayet, gizem ve bol heyecan.

Ve 2001 yapımı ''Spy Game''. Brad Pitt ve Robert Redford'u bir araya getiren aksiyon filmi. Rampling her yerde. Filmi 4.99a D&Rlardan satın alabilirsiniz bu arada :P


Son olarak Rampling oyuncusu Kirsten Dunstn'a Cannes'da ödül kazandıran Lars von Trier filmi ''Melancholia''da da Charlotte Gainsbourg, Skarsgaard ailesi ve Kiefer Sutherland ile yer aldı. Sonucu merakla bekliyoruz.