Michelle Williams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michelle Williams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2012 Pazartesi

THE LEADING WOMEN

Rooney Mara, Glen Close, Viola Davis, Michelle Williams ve Meryl Streep. Oscar'ların ''leading women''ı olduklarına göre onlar aynı zamanda senenin en fazla konuşulan 5 kadın oyuncusu.
''The Social Network''te onu gördüğümü kendime inandıramıyorum, hala hatırlayabildiğime dair her hangi bir kanıt bile yok. Google'dan ''then-now'' temalı fotoğraflara baktığınızda adete ''Beni Baştan Yarat'' tarzı bir yarışmanın kazananı sanabilirsiniz Rooney Mara'yı. ''The Girl With the Dragon Tattoo'' hakkındaki postumda da zaten kendisinden ''stil ikonu'' olarak bahsetmiştim, yine hatırlarsınız ki buradaki stil ikonu tanımının ''Alexa Chung bir stil ikonudur'' önermesindeki gibi bir şey olmadığını söyleyemiştim. Kıyafetler ve karakterin, yaşam tarzı ile uyumu gibi bir şey. İçine girdiği karanlık kıyafetlerle film için oluşturmuş olduğu karakterin içine girmiş gibi. Aslında ödül sezonu içinde kaderi tıpkı Jennifer Lawrence gibiydi, Oscar'larda da bu farklı olmayacak. Çokça ortalıkta dolandı, adı göründü, PRını yaptı  ve ''önümüzdeki senelerde bu ödülü almak için yeniden bu salona geri dönücem'' tavrını sergiledi. Eğer üzerimde bıraktığı etki söz konuysa ancak, ödülü Mara'nın almasını isterim, günlerce aklımdan çıkmadı, beni çarptı ve etkiledi. İzlediğim her film içinde onu düşündüm. Rooney kalp ben.
Kabul edelim her ne kadar da makyajın yardımıyla Glenn Close ''Albert Nobbs''da tam bir erkek gibi olmuş olsa da baston yutmuş gibi yürümesi, hal ve tavırları da bunun aksini iddia etmiyor. Biliyorum daha havalı bir şekilde, daha cool bir örnekle açıklamak isterdim ama, şimdi bir gün Nebahat Çehre'ye sormuşlar ''dizide Sultan rolünde nasıl bu kadar parlıyorsunuz?'' diye. Cevap şöyle: ''O takılar, o makyaj, o kıyafetleri sen de giyersen ister istemez halin tavrın değişiyor.'' Sanırsam anlatabildim? Senaryosu belki değil ama hikayesiyle ilgi çeken filmden Close sanırsam rakipleri arasında Mara ile en zayıf halka. Kişisel görüşüme göre fal taşı açılmış gözler ile gergin hatlarıyla botoksunu yeni yaptırmış şekilde rol yapan Close'un aksine Tilda Swinton çok daha fazla değerdi adaylık kazanmaya. Bu önerme de ''bence'' falan değil, kesinlikle öyle olmalıydı.
Kazanması durumunda üzülmeyeceğim ancak ''o kadar da değil'' diyebileceğim bir performansa sahip isim ise ''The Help''teki rolüyle Viola Davis. Yarım dönem boyunca görmüş olduğum ''Azınlık Edebiyatı'' dersi sonucunda izlemiş olduğum filmler neticesinde ''The Help'' bana hikayesiyle hiç de yabancı gelmedi. Sadece hikayesiyle değil oyunculuklarıyla da, elbette çekmiş oldukları çileler ve başlarına gelenler için hiçbir şey demiyorum, sonsuz saygım da var, ancak ne Viola Davis, ne de Octavia Spencer bu ağlamaklı duyguları karşı tarafa en iyi geçirebilen isimler olarak tek değiller. Bu arada Jessica Chastain performansı filmin en iyi şeyi.
Meryl Streep'in oyunculuğuna laf edebilecek insan evladı olduğunu düşünemiyorum. (Gerçi bence iş biraz da izleyici etkilemede bence, ki herkesin de etkilenmesini bekleyemeyiz). Onca adaylık/ ödüle sahipken hele. Kaldı ki 4, 4lük mükemmel bir oyuncu olduğundan bence kimse de laf etmesin. ''In Complicated'' ile bile aday olma kapasitesine sahip bir oyuncu olan Streep yine de beni o kadar tatmin edemedi. Belki de filmin senarosu ve yapısının çok zayıf olması da buna etkendir. Sanırım Streep ''The Iron Lady''de oynamasa hiç kimsenin filmi izlemeyeceği konusunda hemfikiriz ? Mesela kadın ''Julie & Julia''da da dev gibiydi, ama işin içine sanki iyi oyunculuk değil de mükemmel taklit yeteneği girişmişti, sanırım? Gerçi sonuç olarak duyguları gizleyip demir leydi gibi oynayan Meryl bunu başarabilmiş mi? Evet!
Diğer 3 adaylığın aksine tıpkı Meryl gibi ''My Week Withe Marilyn''de tarihten bir kişiliği oynayan Michelle Williams'ın da büyük ihtimalle çok büyük çekinceleri vardı role hazırlanmadan önce, bunca yıldır bize sunulan aptal sarışın rolüne artı olarak seks sembolü olan bir kadını oynamaktı görevi. Gel gelelim bize sunulanın sonucunda Marilyn'in bunlardan öte bir kişiliğinin olması ve Michelle'in doğallıkla bunu sergileyebilme yeteneği sanırım herkesin baştaki endişelerini ortadan kaldırmıştır. Sanırım Meryl ile Michelle'in farkı şu, her ikisi de oynadığı karakterin yerine geçmiş, ancak Meryl Tatcher'ı taklit ederek Williams ise Marilyn'i hissederek rolün üstesinden gelmiş. (Bir diğer deyişle, Meryl, Tatcher olmaya çalışmış, Williams Marilyn olmuş.) Sonuç olarak doğallıyla bana ''Marilyn mezardan mı çıkmış?'' dedirttirdi, aynı zamanda buna Vogue Deutsch kapağındaki haliyle ve film için çektirmiş olduğu diğer pozlar da dahil.

Yani; Oscar'ı kucakalmaları haline sevinme hissiyatım şu şekildedir:  
Michelle Williams > Rooney Mara > Meryl Streep > Viola Davis > Glenn Close
Yine de Meryl kazansa da neticede she is queen deyip üzülmeyebilirim, pfss Viola'ya az sevinirim dedimse de içim cız etti şimdi.
Öte yandan ''En İyi Film'' ödülü ile ahenk içinde olan tek isim ise sadece Viola Davis. 

PS: Golden Globe'larda Drama / Comedy olmak üzere iki farklı dal olduğundan hem Meryl hem Michelle ödülü kapmıştı , SAG sonucunda gülen taraf Viola Davis olurken (ki kimi bunu alan Oscar'ı da alır diyor) Bafta'larda gülen taraf yine Meryl olmuştu.

İyi olan kazansın!

13 Şubat 2012 Pazartesi

BAFTA & GRAMMY

Dün gecenin sanırım en zevkli şeyi Vogue, GQ, Love gibi dergilerin aynı anda 3 farklı şehirden attıkları tweetlerdi. New York'ta Moda Haftası devam ederken, Oscar'lardan önceki son durak için Londra'da Bafta'lar düzenlendi ve Los Angles'da da müziğin en iyilerinin kutlandığı Grammy'ler.
Geçtiğimiz günlerde yanılmıyorsam cutblog Meryl and Kisses temalı bir post yayınlamıştı. İşte o koleksiyona yeni bir fotoğraf daha. Adele ise elindeki 6 Grammy'yle en az o altın gramafonlar gibi ışıldıyor.

Peki ben mi ne yaptım ? Yorgun geçen haftanın acısını pazar akşamı sadece film seyredip sonrasında da bu tweetleri okumakla yetindim. Canlı yayınlanmayan Bafta'ların aksine Grammy'lerin bu sene bizlere sunduğu pek de önemli isimler yoktu açıkçası. Adele evet, o benim kadınım, Coldplay ve Rihanna ortaklığı son zamanlarda Top 5imde ancak ? so what ? Yine de töreni ayağımıza kadar getiren Bloomberg HT'nin emeğine sağlık.

Adele'in 6 ödül almasına laf edemem sanırım, zira dünyadaki bütün ödüller onun olsa ses çıkarmam zaten. Önemli ödülleri o kaptığına göre gece hakkında şikayet edebileceğim pek de fazla bir şey yok sanırım. Ama konu şıklara bakmaksa tıpkı Andre Leon'un dediği gibi ''honey there is femine of beauty''.
Adele'in de Rihanna'nın da seçimi Georgio Armani'den yanaydı. Adele'in inanılmaz zarif havası Rihanna'nın ''I wanna get laid, is party here'' teması fazlaca kontrast oluştursa da ikisi de çok hoş bence. Yalnız Rihanna'nın saçlarını gözden geçirmesi lazım. Ve Carrie Underwood dönsün disko topu.

Geçelim Bafta'lara. Aslında dağıtılan ödüller hakkında değinmek istediğim şeyler var. Ancak Oscar'lar öncesi adaylar hakkında düşüncelerimi / tahminlerimi yazdığım zaman değinmek istiyorum buna. Yine de ''Tinker Tailor Soldier Spy''ın tam bir fiyasko ve ''The Artist''in de çok fazla abartıldığını düşünüyorum. Yabancı filmler kategorisinden ''A Seperation''u halen seytememiş olsam da ''The Skin I Live In'' için pek bir şaşırdım, Oscar'larda adaylık elde edememiş olmasını halen şaşkınlıkla karşıladığım film bana kalırsa yılın en orjinal senaryosuna da sahip olup ''Yılın Filmi'' ödülünü de kucaklayabilir. Neyse bu ciddi konular başka bir zamana yeniden şıklar.
Michelle Williams'ı bu kadar güzel gösteren elbise bir H&M tasarımı. Elindeki clutch ise Marilyn'e gönderme. Meryl Streep seçimini SAG'da olduğu gibi Vivienne Westwood'dan yana kullanırken Tilda Swinton Celine tasarımı elbiesini Xavier Dolan saçıyla birleştirmiş. Ve tabi adadan çıkan ve sene boyunca Kate Winslet'a rakip olan Elizabeth McGovern.

16 Ocak 2012 Pazartesi

WE NEED TO TALK ABOUT GOLDEN GLOBES !

69.su dün gece gerçekleşen Golden Globe'lar hiç kuşkusuz son yılların en eğlenceli geçen ödül töreniydi. Bunda twitterda atılan peşi sıra tweetler ile hep beraber evde toplaşıp seyretmişiz gibi hava yaratılmış olmasının etkisi de olabilir gerçi. Ricky Gervais'in çok az görünmesi zaman zaman da sıkıcı espriler yapmış olması pek canımı sıkmadı zira genel olarak her ağzını açtığında beni güldürdü. Ama elbette gecenin komedi showuna dönüşmesinin tek nedeni bu değildi.
The real Game oh Thrones
Güzel kıyafet anlamında inanılmaz kısır bir ödül töreni olduğu konusunda hem fikiriz. Geçriğimiz yıl Rodarte içinde parlayan Natalie Portman, Lanvin'in en kötü elbisesini seçmişti, twitterda saatlerce tartışılan Jessica Chastain elbisesinin Balenciaga mı yoksa Givenchy mi olmuş olması bile umrumda değil, yılın adamı Micki Fassbender'ın Mahmutpaşa çıkışlı parlak kumaş takım elbisesi derken bir de Meltem Cumbul hadisesi.

Aslında Meltem Cumbul nereden tutarsanız tutun elinizde kalıyor, Chloe olduğunu sabah öğrenmiş olduğum perde çakması kıyafetin markası önemli bile değil zira berbat, iki gün boyunca ''Yabancı Dilde En İyi Film'' ödülünü taktim etmesi konuşulurken sadece twitterdakiler değil eminim salondakiler de ''Who was that starnge Turkish woman wanting World Peace'' diye ortalığı ayağa kaldırmışlardır. Seriously Meltem ?

Hey Brad ! ''We really need to talk about Angelina!'' Geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de zarafetini Atelier Versace elbisesiyle sürdürmeye çalışsa da çuvalladığı yer kolları oldu, bir Etiyopyalı kadar zayıf ve sağlıksız görünen Angelina'nın yapmış olduğu bu kadar pozitif olaya rağmen hala ''Curved Woman are the Best'' kampanyasına destek olmamasına anlam veremiyorum.
Gecenin kuşkusuz en dikkat çeken ve şık olan 5 kadın oyuncusu.
Şahsen ben kaçırsam da ''Downton Abbey'' için ''En iyi TV Filmi / Mini Dizi'' kategorisindeki ödülü alması için sahneye çıkarken neredeyse düşmek üzere olan Elizabeth McGovern'ın herkesi güldürdüğünü okudum. Kadın oyuncu dalında ödülü bir kez daha Kate Winslet'a kaptıran Elizabeth'e de teşekkür etmek istiyorum. Zira gecenin asıl kraliçesinin kim olduğunu öğrenmiş olduk. Jenny Peckham elbisesiyle Winslet'ı salonun en arkasına oturtan akademiye bir çift lafım vardı, ama aynı zamanda Julianne Moore ile aynı masada oturmuş olmaları içimi nasıl ferahlattı, beni nasıl mutlu etti anlatamam. Bu arada sözlüğü açtığınızda zerafet yanında Kate Winslet yazıyor değil mi ?
Hepimiz Meryl Streep'in ''I dont a give a shit to the Fashion'' mottosunu bildiğimize göre dün gece ne kadar paspal olduğundan bashetmeme gerek yok, mürebbiyeler gibi kapalı giyinen Michelle Williams'ın gecenin en şıkı olmaması ise ''Kezban goes Paris'' temalı saç bandıydı !1 Nisan'da geri dönecek olan ''The Killings''in yıldızı Mireille Enos'un ödülü kucaklamayacağını bildiğim halde bir umut yeniden Julianna Margulies'in kazanabileceğini bekliyodum. Bir dalda daha umutlarım solarken Kate Winslet sonrası gecenin en şık kadını olarak onı görmem içime su serpti diyebilirim.
Şıklık yarışına devam etmeden George Clooney'nin ''penis envy'' temalı konuşması bknz Fassbender'a düzmüş olduğu methiyeler gecenin de son bombasıydı sanırım. Ewan MvGregor, Adam Levine ve Ricky Geravis'in gecenin en şık erkekleri olduklarını söylememe gerek bile yok.

Söke söke ''Hugo''nun hadi o olmadı ''the Help''in ödülü kazanmasını beklerken (I dont give shit to damn statistics) ''The Descendants'' ödülü kazanması ise ''Game of Thrones''un ''Drama Dizi'' dalında en iyi ödülünü alamaması kadar bomba etkisi yarattı. 15 Nisan'da geri dönecek olan dizinin yıldızlarından Peter Dinklage da yine -en azından- Emmy'lerde olduğu gibi 'erkek oyuncu' dalında yüzümüzü güldürdü. Bu arada !F'in tweetine göre de 'The Descendants' programları içierisinde yer alıyormuş.

Kimileri Madonna'nın ödül kazanmasını reytinglere bağlasa da ohh common 5 şarkı arasında en iyisi onunkiydi. Animasyon kategorisinde hiçbir filmi izlememiş olsam da ''Tin Tin''in senenin en görkemli yapımı olduğuna kalıbımı basarım.(Gerçi o da senaryo açısından 0dı ama?) Yabancı Filmler'den henüz ''A Separation''u izlememiş olsam da nasıl ''The Skin I Live In''den daha kallavi bir yapım olabilir merak ediyorum.
Tıpkı senaryo dalında olduğu gibi komedi / müzikal alanında da ''Midnight In Paris''in kazanmasını beklerken aslında beklendiği gibi ödülü kazanan tıpkı başrol oyuncusunun da yapığı gibi ''The Artist'' oldu. Böylece iki ödülle ayrılan The Descendants'ı geçerek 3 ödülle gecenin filmi oldu. Bu arada dram yanı ağır basan ''50/ 50'' o kategoride yer kalmadı da komedi /müzikale sığdırdık izlenimi veriyor.

Yazıyı gecenin geri kalan şık isimlerini sayarak bitirmem gerekiyosa o halde top 5imi sıralarım.
1: Kate Winslet
2: Julianna Margulies
3: Emma Stone
4: Evan Rachel Wood
5: Salma Hayek
pics: instyle.com / jj.com

29 Aralık 2011 Perşembe

TOP 10 THINGS TO WATCH OUT IN 2012 !

Naçizane 2012de merakla beklediğim şeyler ! Hatta 2012 starları da diyebiliriz. Ya da gözünüzü onlardan ayırmayın işte !

+2012 Ateşi !
Maya Takvimi, ya da Illuminati. Sonumuz gerçekten yakın mı bilemiyorum ama bu sene hayatımızdan hiç heyecan eksik olmayacak onu biliyorum ! Sonunu bildiğimiz bir filmi izlediğimizden rahat olup her sahnesine odaklanarak da yaşayabiliriz günü, anı kaçırıp yıl sonunu da bekleyebiliriz. Siz hazırlıklı olun. Amin Maalouf'un ''Yüzüncü Adı''nı kütüphaneden çıkartıp tekrar okumanın ve imdb'nin search kısmına ''2012'' yazıp çıkan sonuçları izlemenin vakti geldi.

+Hayal edin !
Kısırlaşan sadece Türk Dizi senaristleri değil. Gelecek 6 ay içerisinde iki farklı ''Pamuk Prenses'' izleyeceğiz. Biri daha korkunç diğeri komik. Ancak ortak olan nokta şu ki gelecek sene hayalimizi seyredecez. Bu arada geçtiğimiz haftalarda başlayan ABC Dizisi ''Once Upon A Time'' da yine masal kitaplarının sayfalarını aratmayan cinsten. Ginnifer Goodwin ve Jamie Dornan da kadro içinde.
(Who is Jaime Dornan: Tık: )

+Mirgün Cabas
Zaman daralıyor, Mart ayı yaklaşıyor. Ülkeme gelmesini Vogue'dan daha fazla ve uzun zaman önceden beri istediğim bir şey varsa o da GQ. Daha önce Mirgün Cabas'ın GYY olacağını duyurmuştum zaten. Dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazım ama GQ ile ne yapacağını oldukça merak ediytorum doğrusu.
(Mirgün & GQ: Tık:)

+Madonna
Yıl içerisinde yeni bir albüm çıkartacak olan Madonna yayınladığı teaserlarla çoğu insanı hayal kırıklılığına uğratsa da, bir de henüz ülkemde vizyona girmeyen ''W.E.'' filmiyle bizleri meşgul edecek.

+Titanic
15 Nisan 1912'de batan geminin 100. yılı dolayısyla hem James Cameron filmini 3D versiyonunu yayınlamak üzere hem de Downton Abbey yapımcıları ITV için hikayenin yeni bir anlatışını hazırladılar. Hem de ''The Tudors''dan tanıdığımız aynı zamanda Downton'da da olayın inanılmaz bir drama sürüklenmesine yol açan Maria Doyle Kennedy'i de kadrosuna katarak.

+Lana del Rey
Geçtiğimiz günlerde hakkında yazdığım Lana del Rey ay sonunda yeni albümünü yayınlayıp Mart ayında Vogue kapağında boy gösterdikten sonra emin olan tahmin edemeyeceğiniz kadar çok konuşulup en sonunda mainstream bir figüre dönüşecek.
(Lana del Rey: Tık:)

+Adult Actors
Sonbaharda bu tür bir yazıyı hazırladığımda yeni yeteneklerin / genç oyuncuların, Moretz, Fanning ve Steinfeld'in sene boyunca çok konuşulucağını söylemiştim /ik. Onlar yollarında emin adımlarla ilerleyip A List olmaya çalışsalar da şu dönem içinde yayınlanan tüm önemli filmlerin iki banko oyuncusu vardı. Jessica Chastain ve Michael Fassbender. 

+Karlie Kloss
18 yaşına basar basmaz Vogue Italia'ya verilen Playboy'dan hallice pozlar ve Victoria's Secret defilesi. Next Step 2013 takvimi için Pirelli'ye soyunmak olabilir. Models.com'da her an Lara Stone'u da tahtından indirebilir. Ya da yeni Kate Moss da olabilir. Karlie Kloss is the new Kate Moss.
(Karlie Kloss: Tık:)

+Marilyn Monroe
Ölümünün 50. Yılında onu yeniden canlandıran ve kendisini Oscar'ın en güçlü adayı haline çeviren yalnız Michelle Williams değil. Yapımcılığını Steven Spielberg'in üstlendiği Debra Messing'in de başrolde olduğu müzikal / komi dizi ''Smash''ın çıkış noktası da Monroe.

+Londra
2012 Olimpiyatları için yeniden Avrupa'ya dönüp Avrupa'nın başkentine gidiyoruz. From London w / love.

24 Haziran 2011 Cuma

THE FEAR AND THE LOST MANHOOD IN ‘’MEEK’S CUTOFF’’

writers's block yaşamıyorum, ama writer's tembelliğini yaşıyorum. ben de blog boş kalmasın diye, vize sınavım için hazırladığım ödevi sizle paylaşmak istedim. bunun bir de final ödevi versiyonu var, onu da haftaya paylaşırım. film aynı zamanda 30. istanbul film festivali kapsamında da gösterime girmişti.

Beginning in medias-res Kelly Reichardt’s latest movie ‘’Meek’s Cutoff’’ depicts a western themed journey ‘’a road story’’ which took place in late 19th century.

Through the movie we are shown the male-dominant Puritan American society’s look on the opposite sex’s position and to the ‘’so called neighbours’’ Indian community. Actually, the plot is based on three different characters; a white, blonde woman; a naked, savage Indian man and an arrogant, streotypical white man. With focusing on those characters, reading the scenario or watching the movie from the Freudian perspective might be possible.
In the middle of the journey a ‘’savage’’ Cayuse Indian suddenly meets those White Americans. Despite the fact that ‘’redman’’ does not give any harm to the people, especially to the women, the explorer of the group Stephen Meek gets suspicious about the outsider, so on this level  Meek represents the classic thoght:   ‘’Be cautious against –the others- ! ’’ As the idea is always there, somewhere in the mind, probably in the most repressed zone. ‘’The unknown hurts you’’.  Yet, sometimes people cannot know where the danger might come from. Just like in this case, people in the wagon at last brings the end of the journey.  It is apparent that some not good in following the ultimate motto: ‘’love thy neighbour’’.

However; this repressed idea of Meek or this fear strikes always him back. He with telling fearful stories about Indians and acting like a macho man, satisfies his ego, as somewhere in the mind, something about the past is repressed.  That is why he constantly wants to kill the Indian, only for comforting his  ego. This may actually refer to the ‘’double of the self’’, becuase we see that both  the Indian and Meek try to help to the wagon. Despite this, Emily Tetherow, at last, chooses to belive to the stranger rather than Meek himself, which also gives harm to the Meek, nevertheless with killing Indian, he will make one part of himself again more dominant on the others. (People at first believed him, that he could take them to the final destination in 2 weeks, but it had been 5 weeks and stil they were somewhere in the desert.)
The attitude of him towards the Indians is the same with the female characters especially with the Mrs. Tetherow who, though in vain, wants to help to the Indian. In a way, she deals with the subject in her own way, in a feminine way. Therefor, basically this hurts Meek more. As his method is less helpful.
In short, the female character of the movie Mrs. Tetherow and the Indian man unites and damages Meek’s ego. In other word the role of the female gender and the boundries of her characters blurred, which horrifies  men. Whether the belittled female gender would take the role from men’ hand or not. The new woman portrayed here is no longer an object. To some extent this woman might arise the fear of castration in Meek and may be in other male characters, too. In fact on the poster of the movie we see that Mrs. Tetherow holding the gun herself. Basically, it shows that she just has taken the control. ‘’The penis is in her hand à the castration of Meek’’.

On the other hand, mostly Mrs. Tetherow, acts like a super-ego of this little community. She always controls the characters. She is one of the first person among the passengers who said, it could be wrong to kill the Indian. (Even we may think Meek as id, and the others in the wagon as ego).
Indeed, here the director herself destroys the classic view towards the ‘’western movie’’. Female character acts like a man, in a male-dominant industry and this depicted us through a female director’s vision. -It might me too shalow- But this well-done movie might also arise some fears to male directors shooting western movies. Yes, Miss Reicherdt is the new fear object for them.
Another point is that, even though it  may be quite normal, Indian guy does not speak any English word, besides does not even try to get in contact with the Americans, neither with gestures and sign language nor with carving something on the rocks. Thus this also hinders us to know his name. He is complete stranger to both us and them, he is an ‘’other’’ for us, as well. He is just an orinary ‘’Indian’’ just like a yellow bush in the desert of the Oregon, no spesific feature or name. He is just like an object. He is effortless even in defending himself, actually he might know that he is a kind of ‘’uncanny’’ figure for them and so he also figures that it could be futile to change someting. As ‘white-man’’ is pretty stirct and obstinate to change his viewpoint, to make the repressed free and to fight with the idea, to make it familiar to himself. The idea is that: ‘’They are, living as savages and they always hurt us’’.

The vast and virgin land may symbolizes the unknown or even dangerous sides of the brain. This is like totally white, which arises horror in people’ mind. They are in the middle of nowhere, everything may happen.
Ultimately, throughout the movie we confront with a journey, a group of Americans going through the Oregon but totally in vain. Destination unknown, mission uncomplished, as I stated beforehands the movie starts in the medias-res and ended just like that. Like ‘’The Road Not Taken’’. Or ends up just like a Hemingway story, with full of ambiguity and ends in the middle, what might happen next is totally unknown!  Vast land, whether they are going to West, East, South or North. But the only exaxt thing that remins totaly explict is the characters, their relaitons, their thoughts and the feelings that effected each other.