Ewan McGregor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ewan McGregor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2012 Cuma

GOLDEN GLOBE ADAYLIKLARI

Eyaletler ve birlikler birer birer "eleştirmen" ödüllerini açıklayadursun mainstream ödüllerin adaylıkları da bizlere "Christmas ruhu" gibi "Oscar Ruhu"nu yavaş yavaş aşılamaya başladı. Geçtiğimiz günlerde açıklanan Indie Spirit Adaylıklarından sonra dün ve bügün açıklanan Screen Actors Guild Awards ve Golden Globe adaylıkları 24 Şubat gecesi karşılaşacaklarımıza dair birkaç ipucu vermeye başladı.


"The Master" ve "Anna Karenina": PR ve ses getirmek açısından yayınlanmadan önce haklarında çok fazla yaygara koparılsa da ikisi de ödül sezonunu domine eden filmler olmaktan çok öte bir yerlerde.

Nasıl ki Türk izleyicisini 10 numaradan vurmak için ağlak olmak şart Amerikan izleyicisini kendine çekebilmek için de savaş ve Irak üzerine bir şeyler söylemek gerekiyor. Karşısındakiler yılın en iyi yapımları olsa da "Zero Dark Thirty"nin tüm ödülleri toplayacak olma bahisleri bir hayli yüksek. Öte yandan filmi bu denli itici kılan bir diğer özellik de Kathryn Bigelow'un iki sefer üst üste aynı hikayeyi çekmiş olma hevesi. Jessica Chastain ardı arkası kesilmeyen başarılı rollerle ödül anlamında emeğinin karşılığını pek alamasa da yine bir savaş filminde oynuyor oluşu onun da yüzünü güldürebilir. Yine de muhtemelen izlemeyeceğim filmle ödül alması performansını kaçıracağımdan da bünyemde derin yaralar bırakacağa benziyor.
Salmon Fishing in Yemen
Komedi/ Müzikal dalı ise şahsen benim yüzümü en fazla güldüren kategori oldu. Ewan McGregor ve Emily Blunt'ı bir araya getiren "Salmon Fishing in Yemen"in ve muazzam oyuncu(luk)ların yer aldığı "The Best Exotic Marigold Hotel"in paspas altı edilmemiş olması çok hoş. Öte yandan indie duruşu "Moonrise Kingdom"ı diğer büyük yapımların yanında ezdirmediği için de alkış. Akış bakımından çokça MK'a benzettiğim "Beasts of the Southern Wild"ın da listede -kadın oyuncu dalında bile- yer almayışı üzücü ama. (Gerçi onun dalı bura değil de MK bilinç akışı yaptırdı.)

Ewan McGregor'un oynadığı yapımlar ödül sezonlarında daima ön plana çıksa da kişisel idolümün kırmızı halı üzerinde henüz doğru dürüst bir heykelcikle poz veremeyiş oluşu benim canımı çok sıkıyor. "Versatility" anlamında çağın en büyük aktörlerinin başında gelen McGregor'un kara bahtı Leonardo Di Caprio ve Brad Pitt ile yarışır. Yine "Killing Them Softly" ve Matthew McConaughey'nin ortalıklarda olmayışını da garipsedim.

Öte yandan fragmanının tüm filmi ele verdiğini var sayarsak -gerçi önermenin durumla bir alakası yok ama- Naomi Watts'ın "The Impossible" ile bu denli gündeme gelişi pek şaşırtıcı. Rakiplerinin Chastain, Cotillard ve Mirren olduğunu var sayarsak hele ödülü kazanma şansı ne derecedir orası tartışılır. Bir de Naomi Watts bana hep çok silik gelir. "Funny Games", "Eastern Promises" ve "21 Grams" gibi yapımlarda yer alsa da hep bir B sınıfı oyuncusu gibi. Kaderini belki de "Diana" değiştirir.

Kariyerinin başındaki "Burning Plain" performansı hemen arkasından gelen "Winter's Bone" ve "Hunger Games"deki performansının bile ihtiraslı olduğunu var sayarsak "Silver Linings" ve Jennifer Lawrence çoktan merak edilenler listesinin zirvesine oturdu bile. Bradley Cooper da umarım hak ettiği yeri edinebilir.

Müzik dalları her zaman için bana karışık gelse de Adele'in liste içinde olması sevindirici. En büyük rakibinin Taylor Swift oluşu olayı bir anda Grammy'lere çeviriken "Snow White" ile Florence Welch'i ve yine "Hunger Games" ile Arcade Fire'ı görememek üzücü.

Son 10 senede seyretmiş olduğu animasyon yapımları bir elin beş parmağını geçmeyen beni çok eğlendiren "Hotel Transylvania"yı listede görmek de yine yüzümü güldürenler arasında. (Bakınız. nasıl da ufak şeylerden mutlu oluyorum). Öte yandan yurdum vizyonunda filmin Türkçe dublajlı oynatılması ise filmi antipatik bulanların gayet tabii sebebi olabilir. Transylvania'da Karadeniz aksanı?
Amour
Yüzyılın en sıkıcı filmi dalında başı çeken "En Kongelig Affeare" (gerçi daha önce de bahsettiğim gibi IKSV'nin filmi pazarlayış yöntemleri festivallerde izlenen birçok filmin beğenilmemesine sebep olabiliyor) Yabancı Filmler dalında aday olurken izlerken hissizleşmenize ardından kopup gitmenize ve donakalmanıza neden olan "Amour" - henüz "Rust& Bone"ıu (Rag&Bone değil. Dikkat) izlememiş olsam da bence kategorinin galibidir. Öte yandan kadın oyuncu yarışında olan Emmanuelle Riva'nın da ne kadar ileriye gidebilecğini görmek için sabırsızlanıyorum.

Televizyona gelince; "The Good Wife"a büyük haksızlık yapan Hollywood yabancı basını bir kez daha Julianna Margulies ve Archie Panjabi'ye adaylık verse de bir terbiyesizliği de Christine Baranski'ye yaptı. Alan Cumming'in de yine hiç adaylık elde edememiş olması büyük ayıptır.

Yeni dizilerden "Girls" ve "The Newsroom"un gözden kaçmaması da pek şahane. Yalnız drama'da TGW'a yapılan haksızlık komedi de "Parks & Recreation"a yapılmaya devam ediliyor. Üstelik bu sezon bir anda attan popülaritesini de düşenecek olursak bu görünmez gelinişliği şaşırtıcı.

İçimden çok büyük bir his Michelle Dockery'nin ödülü alacağını söylese de kategorinin gerçek galibi Margulies'dir. Komedi dalında ise akademi umarım Amy Poehler'a ödül vererek bir ölçüde ayıplarını kapatır. Bu arada diziden başka isimlerin de aday olmayışı üzücü.

Maggie Smith bir kez daha her koldan aday olurken (sen ne yüce bir insansın) "Modern Family" varlığını korurken, "Game of Thrones" tamamıyla  silinip giderken Nicole Kidman ve Julianne Moore rekabeti burada da devam ediyor. Umarım yine ödülü kucaklayan isim Moore olur (Lange aradan zıplamasa bari.)
The Girl
Sienna Miller'ın ödülü kapabilme adına hiç şansı olmasa da filmografisnin en iyi performansını sergilediğini belirtmeliyim. Zira kendisi benim için bugüne kadar hep Jude Law'ın sevgilisi ve "September Issue"nun kapak yıldızı olarak varlığını sürdürüyordu. Bu bağlamda yine "The Girl" aday olmuş oluşu da pek sevindirici şeyler arasında.

Aralık ayı itibariyle filmlerin yüzde 98'ini göremeyen biri olarak adaylıkları eleştirmek gerçi pek de doğru sayılmaz. Bu iş bu seviyedeyken biraz fun-boy'lukla sınanıyor sadece.

Ödül gecesi görüşmek üzere.

16 Ocak 2012 Pazartesi

WE NEED TO TALK ABOUT GOLDEN GLOBES !

69.su dün gece gerçekleşen Golden Globe'lar hiç kuşkusuz son yılların en eğlenceli geçen ödül töreniydi. Bunda twitterda atılan peşi sıra tweetler ile hep beraber evde toplaşıp seyretmişiz gibi hava yaratılmış olmasının etkisi de olabilir gerçi. Ricky Gervais'in çok az görünmesi zaman zaman da sıkıcı espriler yapmış olması pek canımı sıkmadı zira genel olarak her ağzını açtığında beni güldürdü. Ama elbette gecenin komedi showuna dönüşmesinin tek nedeni bu değildi.
The real Game oh Thrones
Güzel kıyafet anlamında inanılmaz kısır bir ödül töreni olduğu konusunda hem fikiriz. Geçriğimiz yıl Rodarte içinde parlayan Natalie Portman, Lanvin'in en kötü elbisesini seçmişti, twitterda saatlerce tartışılan Jessica Chastain elbisesinin Balenciaga mı yoksa Givenchy mi olmuş olması bile umrumda değil, yılın adamı Micki Fassbender'ın Mahmutpaşa çıkışlı parlak kumaş takım elbisesi derken bir de Meltem Cumbul hadisesi.

Aslında Meltem Cumbul nereden tutarsanız tutun elinizde kalıyor, Chloe olduğunu sabah öğrenmiş olduğum perde çakması kıyafetin markası önemli bile değil zira berbat, iki gün boyunca ''Yabancı Dilde En İyi Film'' ödülünü taktim etmesi konuşulurken sadece twitterdakiler değil eminim salondakiler de ''Who was that starnge Turkish woman wanting World Peace'' diye ortalığı ayağa kaldırmışlardır. Seriously Meltem ?

Hey Brad ! ''We really need to talk about Angelina!'' Geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de zarafetini Atelier Versace elbisesiyle sürdürmeye çalışsa da çuvalladığı yer kolları oldu, bir Etiyopyalı kadar zayıf ve sağlıksız görünen Angelina'nın yapmış olduğu bu kadar pozitif olaya rağmen hala ''Curved Woman are the Best'' kampanyasına destek olmamasına anlam veremiyorum.
Gecenin kuşkusuz en dikkat çeken ve şık olan 5 kadın oyuncusu.
Şahsen ben kaçırsam da ''Downton Abbey'' için ''En iyi TV Filmi / Mini Dizi'' kategorisindeki ödülü alması için sahneye çıkarken neredeyse düşmek üzere olan Elizabeth McGovern'ın herkesi güldürdüğünü okudum. Kadın oyuncu dalında ödülü bir kez daha Kate Winslet'a kaptıran Elizabeth'e de teşekkür etmek istiyorum. Zira gecenin asıl kraliçesinin kim olduğunu öğrenmiş olduk. Jenny Peckham elbisesiyle Winslet'ı salonun en arkasına oturtan akademiye bir çift lafım vardı, ama aynı zamanda Julianne Moore ile aynı masada oturmuş olmaları içimi nasıl ferahlattı, beni nasıl mutlu etti anlatamam. Bu arada sözlüğü açtığınızda zerafet yanında Kate Winslet yazıyor değil mi ?
Hepimiz Meryl Streep'in ''I dont a give a shit to the Fashion'' mottosunu bildiğimize göre dün gece ne kadar paspal olduğundan bashetmeme gerek yok, mürebbiyeler gibi kapalı giyinen Michelle Williams'ın gecenin en şıkı olmaması ise ''Kezban goes Paris'' temalı saç bandıydı !1 Nisan'da geri dönecek olan ''The Killings''in yıldızı Mireille Enos'un ödülü kucaklamayacağını bildiğim halde bir umut yeniden Julianna Margulies'in kazanabileceğini bekliyodum. Bir dalda daha umutlarım solarken Kate Winslet sonrası gecenin en şık kadını olarak onı görmem içime su serpti diyebilirim.
Şıklık yarışına devam etmeden George Clooney'nin ''penis envy'' temalı konuşması bknz Fassbender'a düzmüş olduğu methiyeler gecenin de son bombasıydı sanırım. Ewan MvGregor, Adam Levine ve Ricky Geravis'in gecenin en şık erkekleri olduklarını söylememe gerek bile yok.

Söke söke ''Hugo''nun hadi o olmadı ''the Help''in ödülü kazanmasını beklerken (I dont give shit to damn statistics) ''The Descendants'' ödülü kazanması ise ''Game of Thrones''un ''Drama Dizi'' dalında en iyi ödülünü alamaması kadar bomba etkisi yarattı. 15 Nisan'da geri dönecek olan dizinin yıldızlarından Peter Dinklage da yine -en azından- Emmy'lerde olduğu gibi 'erkek oyuncu' dalında yüzümüzü güldürdü. Bu arada !F'in tweetine göre de 'The Descendants' programları içierisinde yer alıyormuş.

Kimileri Madonna'nın ödül kazanmasını reytinglere bağlasa da ohh common 5 şarkı arasında en iyisi onunkiydi. Animasyon kategorisinde hiçbir filmi izlememiş olsam da ''Tin Tin''in senenin en görkemli yapımı olduğuna kalıbımı basarım.(Gerçi o da senaryo açısından 0dı ama?) Yabancı Filmler'den henüz ''A Separation''u izlememiş olsam da nasıl ''The Skin I Live In''den daha kallavi bir yapım olabilir merak ediyorum.
Tıpkı senaryo dalında olduğu gibi komedi / müzikal alanında da ''Midnight In Paris''in kazanmasını beklerken aslında beklendiği gibi ödülü kazanan tıpkı başrol oyuncusunun da yapığı gibi ''The Artist'' oldu. Böylece iki ödülle ayrılan The Descendants'ı geçerek 3 ödülle gecenin filmi oldu. Bu arada dram yanı ağır basan ''50/ 50'' o kategoride yer kalmadı da komedi /müzikale sığdırdık izlenimi veriyor.

Yazıyı gecenin geri kalan şık isimlerini sayarak bitirmem gerekiyosa o halde top 5imi sıralarım.
1: Kate Winslet
2: Julianna Margulies
3: Emma Stone
4: Evan Rachel Wood
5: Salma Hayek
pics: instyle.com / jj.com

20 Aralık 2011 Salı

MAN OF THE YEAR: RYAN GOSLING - post #400

İster pijama deyin, ister denizci üniforması Ryan Gosling geçtiğimiz bahar Cannes Film Festivali'nde muhteşem Salvatore Ferragamo ile ''Drive'' ''photocall''una katıldığından bu yana, dergilerin erkek stil sayfalarını ve blogları süsler oldu. Geçtiğimiz sonbahar vizyona giren ''Crazy Stupid Love'' filminde ise  -sizce metroseksüel- duygusal boşluğu olan, dolabı her erkeğin -en azından giyinmeyi seven- isteyebileceği kıyafetlerle dolu bir womanizer'ı canlandarmış olmasıyla magazin basınında daha önceden çizmeye başladığı karakteri perçinlemiş oldu.

Aslında geçtiğimiz sene Michelle Williams'a Oscar adaylığı bile getiren ''Blue Valentine''la -ki bizde bu yaz vizyona girmişti- başlamıştı her şey diyerek ''Prince Charming'' hikayeme güzel bir başlangıç yapabilirim. Ancak her prince charming doğuştan şanslı olmayabiliyor. 2005 yapımı ''Stay'' filminde Naomi Watts ve Ewan McGregor ile kamera karşısına geçen Gosling bu filmde canlandırmış olduğu Henry ile belki de sinematografisi içinde cazibesini kullanmayan tek Gosling karakterini canlandırmıştı. En az Amenabar'ın ''Abre Los Ojos''u kadar değişik katmanlardan oluşan hikayesi ve kimi zaman takip etmesi zor olan kurguda Gosling 21. doğumgününde intihar etmeyi planlayan bilinç altı sayesinde farklı bir dünya yaratan ve gittikçe o bölgede daha da derine giden sanat öğrencisini canlandırıyordu. Düşünsenize filmin günümüz şartlarında çekildiğini ve Ewan ile Ryan'ın bir arada yeniden oynadığını ?
Tahta önünde bacak bacak üstüne atan Cameron Diaz'dan daha karizmatik bir öğretmen varsa o da kesinlikle ''Half Nelson''dan Dan Dunne. Filmde Gosling bir anlamda her öğrencinin sahip olmak isteyeceği öğretmen tipindeydi. Sadece sisteme karşı gelerek program dışı ancak daha yararlı dersler vermekle kalmıyordu, aynı zamanda siyah kız öğrencisine de dibe batmaması için fazlasıyla yardım ediyordu. Belki de kendi gibi olmaması için. Brooklyn'li Dan Dunne da 2011 model Gosling karakterlerinden çok uzakta. Sefil ve içler acısı bir halde. Nerede o ''Crazy, Stupid, Love''da ''Sen Gap'ten daha iyilerine laiksin!'' diyen modern Apollo nerede esrar içip bulaşık yıkayan sefil Atinalı. Unutmadan ! Ryan Gosling tek Oscar Aday'lığını da bu filmle elde etti.

IMDb'de Top 250 Movies listesi içinde kendine yer edinen ve 8.1 puan alan ''Drive'' filminde de Carey Mulligan ile karşılıklı oynadı. Ancak yılın en çok beklenen filmini seyredebilmek için biraz daha beklememiz gerek, zira film ancak Şubat 10'da ülkem sınırlarında vizyona gelecek, ancak dev ekranlı beyaz perdede illa da bir Gosling görmek isterim diyorsanız da George Clooney'nin yazıp yönettiği politik-dram filmi ''Ides of March''ta da baş rolde. Politika dozu az, dramı fazla olan senaryonun en güzel yanı ise Ryan'ın karakteri Stephen Meyers'in filmin başından sonuna kadar tanık olduğumuz dönüşümü izlemek. Kanımca ''Gosling is NOT THE new Leo'' ve bu filmde ondan beklediğinizden çok daha fazlasını alıyorsunuz. Sanki sadece rolleri değil, oyunculukları da Clooney ile yarışır gibiydi. Dediğim gibi henüz ''Drive''ı seyredemedim ama ''Ides of March''ta bugüne kadar oynamış olduğu karakterlerden en güçlüsüyle karşımızda, ''Half Nelson''dan bile daha fazla.
2006-2007-2008-2011: The Style Evolution

Michelle Williams, Emma Stone, Kristen Dunst, Carey Mulligan, çok yakında Eva Mendes ve Rooney Maara. Ryan Gosling kadınlara bayıldığını dile getiriyor, şansına rol arkadaşları da bayılabilinecek insanlar; ama karmaşaya yol açmamak için de ekliyor, ''aklınıza gelen sebepten ötürü değil, onların çok değişik iç güdü ve duyguları var; üstelik bu konularda onları çözmek de imkansız''.
Gosling'in yaratmış olduğu karakterlerle gerçek yaşamı arasında ortak olan noktalar ise her seferinde cool ve gerçek bir karizma olması. Filmografisinde indie-spirit B List but acclaimed filmlerden büyük yapımlara doğru kayan Ryan belki is the new James Franco da olabilir, ama kesin olan bir şey var ki genç yaşı sayesinde daha çok fazla filmini izleyebilicez, street-style looklarına ya da galalara katıldığında ona bakıp ''keşke ben de kıyafetleri onun kadar güzel taşıyabilsem'' diye iç geçiricez; çünkü kırmızı halıda ya da havaalından ağzında güneş gölzüğünün sapını ısırarak ayrıldığında üstündeki kıyafetlerle kendi moda kampanyasını çeker gibi poz veriyor !
Dude, we have too much to learn ! Yapmamız gereken ise kendimiz Cal Weaver yerine koyup Jacob Palmer'ı izlemek olucak. Tabi şunu da unutmadan;
Unutmadan her Ryan Gosling'in içinde bir Disney Club Kid yatar. Bu yüzden Keep Calm and Keep Calm. Yine de sağdakine bakıp avunmayı mı tercih edersiniz, soldakine bakıp iç mi geçirmek istersiniz o size kalmış.
Ryan Gosling hakkında inanılmaz matrak görseller için de http://fuckyeahryangosling.tumblr.com/ 'a ya da http://ryangoslingpublishing.tumblr.com/ bir göz atın isterseniz. 
HAPPY 400TH POST !

25 Eylül 2011 Pazar

EVA THE GREEN !

Çokça İngiliz olmakla karıştırılsa da Eva Green aslında Fransız; derinden bakan etkileyici renkli gözler, omzundan aşağıya sarkan saçları, sert ve seksi duruşu, hepsinden de öte femme fatale ama aynı zamanda da gothic bedeni. Belki de bu yüzden yapımcılar romantik ama erotik, aynı zamanda baştan çıkartıcı rolleri hazırlarken Green'i düşünüyorlardır. Belki de 2012de vizyona girecek ''Dark Shadows''da Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ın yanında Tim Burton'un onu seçme isteği de çekici ama karanlık tarafı yüzündendir.
British Harper's Bazaar June 2011

Aslında tam da Carine Roitfeld ve Emanuelle Alt'ın Vogue Paris'te görmek istedikleri ve bizlere aktardıkları kadın modelinde.(Tabi daha fazla Carine). ''Fransızım, tembelim ve sigara içerim'' diyor Green. Roitfeld döneminden kalma editöryallerden selam çakan Parisienne kadınlar gibi. Saçlar dağınık, gözler ön planda, belki bir göğüsü açıkta ve duman altında. Gözler ise ''ahh o James Dean Glossy Eyes''.

Hollywood sinemasınca pek tanıdık olmayan ya da rağbet görmeyen Green'in kazandığı ödüller listesi de aslında şaşılacak derecede pek de kabarık değil. Gerçi kariyerinde henüz 10. yılını bile doldurmamış olmasına bakacak olursak belki de zaten henüz beklediği çıkışı yapamamış olması da buna etkendir. Yine de ilk filmi ''The Dreamers'' 9 yıllık kariyerinin zirve noktasıdır kanımca.

Gençtiler, şehvetliydiler 1968 yılının Paris'inde yaşıyorlardı. İki kardeş bir de Amerikalı yabancı. Egzotik Avrupa ve sınırları olmayan iki kardeş. Cinsellik, çıplaklık, özgürlük, müzikleri, mesajları ve eski kült filmlere gönderme yapan Bertolucci filminde, Eva Green en az karakteri Isabelle kadar şehvetli bir şekilde sinemaya merhaba demişti. Genç bir kız olmasının yanı sıra, ilk filmi için bile fazla cüretkar olan filmde Green belki de hiç olmadığı kadar baştan çıkartıcıydı. Filmi izledikten sonra iyi ki de Green'in yakın çevresinin dediklerini kulak arkası edip rolü kabul ettiğine seviniyorsunuz bile.

Çıplaklık tıpkı Penelope Cruz, Julianne Moore ve Kate Winslet gibi Eva Green'in de karakter özelliği olmuş neredeyse. En az ilk üç isim kadar rol aldığı tüm filmlerde cüretkar sahneleri mevcut. Tıpkı her bölümde en az 3 dakika boyunca vücudunu cömertçe sergilediği Starz'ın yayından kaldırdığı ''The Camelot''ta olduğu gibi. Kral Arthur'un ablası Morgan rolünde karşımıza çıkan Green, akıllıca hareketlerde bulunmasa da sinsi ve karanlık güçlere sahip olan aynı zamanda istediği şeyi almak için her türlü deliliğe başvurabilecek, bir imparator kadar oturaklı ve ihtişamlı aynı zamanda seksi ve baştan çıkartıcı karakteriyle de yine kendine en uygun rolü canlandırmıştı. O bakışlar, o aksan ve o duruş. Sanırım konu Eva Green'se hakkında yazılan hiçbir metinde ''baştan çıkartıcı'' sıfatı en az 3 kere kullanılmazsa o yazı yeterince onu betimleyemiyormuş gibi.
Dior @ 2008 Bafta Awards / Dior @ AmFar Gala / Givency @ 2007 Academy Awards

Green 2011 yılında da vizyonu meşgul eden iki ayrı filmle karşımıza çıktı. İkisinin temelinde de duygusal, içten, utangaç ve romantik kadının duygularını ön plana çıkartsa da birinde hırsı ve istekleri neler yaptığını göremeyecek kadar kendini kör eden hislere sahip bir kadın formatını vurgulamakta. Filmlerden ilki geçtiğimiz ay vizyona giren karamsar içerikli ''Perfect Sense''. Green'e baş rolde yardım eden isim ise İskoç ''taş'' aktör Ewan McGregor. Nobel Ödüllü Jose Saramago romanı ''Körlük''ün bir diğer boyutu da diyebilirim film için. Çığrından çıkan 21. yüz yıl insanı tüm öfke, sinir ve hırs harbinden sonra gittikçe hissizleşmeye başlar ve sona doğru yaşayan birer ölü olmaya başlar. Peki tüm bu hisler kaybolmaya ya da işlevlerini yitirmeye başlarken aşk ne yapabilir, dur diyebilir mi ? Distopik bir dünya hayal edin ama içinde aksanıyla, duruşlarıyla ve aşklarıyla sizi kendinizden geçirecek iki karakter de olsun içinde.
2011 Bafta Awards // Eva Green'in seçimi kavalyesi Tom Ford'un '11 S/ S kolleksiyonundan. En köşedeki karede ise Tom Ford, Green'in elbiesine takılan ayakkabı ile cebelleşmekte. Tres cute. 

Filmlerden bir diğer ise ''Womb''. Kanımca içerik sebebiyle Türkiye'de pek vizyon yüzü göreceğe benzemiyor. Ancak geçtiğimiz kış !F Bağımsız Filmer Festivali'nde gösterildiğini belirtmeliyim. Film çekilmiş olduğu mekanlar ve Eva Green sayesinde kendini bana çekse de içerik olarak kanımca fazla boş, fazla uzun ve sonuna doğru da yeterince rahatsız edici. İki ufaklığın birbirlerine karşı besledikleri sevgi ve saf aşk gibi tatlı konularla başlayan hikaye daha sonra kızın (Green) ülkeyi terk edip Japonya'ya yerleşme zorunluluğu nedeniyle sarsılır. Ancak daha sonra -15 yıl gibi - geri dönen kızla çocuğun aşkı yeniden devam eder. Biraz ''Jeux d'enfants'' ve ''Los Amantes des Circulo Polar''un insanı kahreden sonu kıvamında devam eden film, sevgilisini kaybettikten sonra onun spermleriyle hamile kalan Rebecca'nın hayat hikayesi aslında. Ancak çocuk ergenliğe geçtikten sonra işler hiç de filmin başı kadar saf ve sevgi dolu olmayacak. İşte işin rahatsız edici boyutu da - en azından bana göre- burada. Aslında benzer sahnelerin ''Savage Grace''de yer aldığını belirtmeliyim, yani ama burada olayın akışı ve karakterlerin hayata bakış açıları ve duruşları açısından olayın gelişimi insanın kanını daha fazla dondurmakta sanırım. (İlginç gelen nokta ise sürekli Julianne Moore'a benzettiğim Green'in onun rolüne benzer bir şekilde karşıma çıkması oldu.)
from ''Madame Figaro'' 2011

''The Golden Compass'' ve ''Casino Royal'' gibi macera, aksiyon ve fantastik filmlerde de rol alan Green'in filmografisine son eklenen yapım ise yazının başında da belirttiğim gibi bir Tim Burton filmi olan ''Dark Shadows''. Bu sefer korku ve gizem işin içinde. Mistik bakışları ve gotik duruşuyla da Burton'un dramatik-korku altyapılı karakterinin üstünden geleceğine de eminim. Belki de seksi bir kadından sonra ortaya çıkartabildiği en iyi karakter de tıpkı ''The Golden Compass'' ve ''Camelot''ta da olduğu gibi bir büyücü. Ortada olan şey de bu iki karakterin aksinde sıradan ve duygusal rollerde izleyiciyi büyüleyip altından girip üstünden çıkıyor. Kim bilir belki de içine Orta Çağ'dan kalmış Fransız büyücü atalarından biri kaçmıştır.

Eva Green tüm bunların yanında Tom Ford'un ilham perisi, arkadaşı. Yine de onun ''gerçek kadınları'' yürüttüğü defilelerde ya da ''A Single Man'' filminde bulunmadı. Ama Dior, Lancome ve Armani için kampanya yüzü oldu. Defilelerde ''front row''ları kaptı Oscar ve Bafta'lar sonrasında adı sürekli ''best dressed''ler listesinde geçti.

Altını çizmekte yarar var. ''İnsanların beni sadece femme fatale bir karaktermişim ya da sterotypemışım gibi görmelerini istemiyorum.'' diyor. Yine de içten içe bu özelliğine tapmış olduğunu hepimiz de biliyoruz, daha önceki yazılarımdan birinde de (tık) belirttiğim gibi Interview Magazine için yapılan röportaja ek olarak gerçekleştirilen editöryalde ''The Night Porter''ı canlandırmak istemişti. Tabi yine de belirtmekte fayda var, Green'in tüm sert ve haşin rollerinin altında yatan kırılgan ve çekingen karakter de ''The Night Porter''da mevcuttu.
image credits
tumblr.com
fashionspot.com
style.com