Kristin Scott Thomas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kristin Scott Thomas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2013 Salı

ÖNLENEMEZ ÇAĞRIŞIMLAR

Farklıdır onun yüzü
Anlatır hep gözü
Heycanlıdır
Keşfeder, yaşar, görür!
Öğrenir.

Charlotte Rampling ve onun vücuduyla değil de gözleriyle oynadığı efsanesi son günlerde çokça dinlediğim 123 şarkısı "Trip"i dinlerken yine aklıma geliverdi. Yukarıdaki sözler şarkıdan. Yukarıdaki kare de hatırladığım kadarıyla film boyunca sadece yüzünü izlediğimiz "The Mill and The Cross"tan.

Hazır Rampling demişken şu sahneyi de paylaşmadan edemiyecem. Huppert ile en sevdiğim oyuncuların başında gelen Rampling'i çok seyrettim, ancak hiçbir yerde alttaki videoda özellikle 0.45'ten sonra sevdiğim kadar sevemedim. Zaten "Swimming Pool" da bugüne kadar en fazla seyrettiğim film sanırım. 
Bu arada François Ozon'un en son filmi "Dans La Maison" da uzun zamandır wishlist olarak izlemek istediğim filmlerin zirvesinde. Kristin Scott Thomas ve Ludivine Sagnier, Clemence Poesy ve Melanie Laurent sonrası en sevdiğim Fransız Emmanuelle Seigner bir arada filmde.  

Ayrıca da "Salmon Fishing in the Yemen"in görmezden gelinmeden Golden Globe'lara aday olmasına çok sevinmiştim, ama KS Thomas yardımcı dalda resmen unutulmuş. Senenin en komik karakterini o yaratmıştı resmen. 

Gitmeden; "wishlist"te yer alan bir diğer film de "Night Train To Lisbon". Rampling ve Laurent bir arada. Ha, ayrıca filmin yönetmeni Bille August 1998 yapımı ve Liam Neeson, Geoffrey Rush ve Uma Thurman'ı bir araya getiren "Les Miserables''ın da yönetmeniymiş.

"Les Miserables" demişken: Sizce de -özellikle de ödül sezonunun- en kötü filmi değil mi? Şarkı söyleyemeyen bir Russell Crowe'u yönetip böbürlenen Tom Hooper yetmezmiş gibi Hugh Jackman da o kadar parlak değil. Üstelik yıl boyunca Anne Hathaway'in etrafta salya sümük bir romantiklikle "Ehe ehe annemin oynamış olduğu rolü yeniden oynadım." "Bakın rolüm için saçlarımı kestirdim" diye gezmesi de cabası.

Çeşitli nedenlerden dolayı eski yazılarımı da pek sevmem ama "The Mill and The Cross" demişken şunu yeniden paylaşmaktan kendimi alamadım. Yalnız sayfayı açarsanız yazılara bakmazsanız sevinirim. 

9 Nisan 2012 Pazartesi

BELLE DE JOUR: JOANNA KULIG

Genellikle ülkesi yapımlarından olan Polonya filmlerinde yer alan Joanna Kulig 2 mainstream sayılabilecek işte yer aldıktan sonra kanımca daha çokça bizi meşgul edecek gibi. 'Hansel ve Gretel'in yeniden çekiminde yer alması da su yolunun başlangıcı gibi! 'The Woman In The Fifth' ve 'Elles'de karşımıza çıkan Kulig'in bu iki filmi de 31. Istanbul Film Festivali'nde gösterildi. Üstelik her ikisinde de büyük isimlerle çalışıp baş rollerde (birinde evet diğerinde gibi)yer aldı.
Lara Stone ile yarıştırabilecek büyüklükteki göğüsleri, sapsarı saçları ve beyaz teniyle de yine #modelofthemoment 'un Leh ikizi gibi. Bu arada Leh olmanın getirilerini (ya da sterotipleştirilmesinden ötürü tam aksi mi?) her iki filminde de kullanan #belledejour birinde aksanı ve konuşmasıyla Fransa'da kaybolan Amerikalıyı etkilemeyi başarırken diğerinde de Batı'da çalışan fahişe Doğu Bloklu karakterinde.

Kristin Scott Thomas ve Ethan Hawke'un baş rolünde bulunduğu ve bilinç altı ve akıl oyunları temalı 'The Woman In The Fifth'te Paris banliyölerinde derme çatma bir otelin Türk işletmecisinin sevgilisi olarak kendini gösteren Kulig 'Elles'de ise Juliette Binoche ile karşı karşıya oynayarak -hem de bayaa samimi- zaten oyuna 2-0 önden başlıyor.
Erasmusla Fransa'ya gelen Alicja herşeyini çaldırıktan sonra kendine bir yer aramaya başlar. Göğüslerini görmek isteyen adamı reddettikten sonra aslında kaçarı olmadığını anladığında yoluna fahişe olarak devam eder.Elle dergisi için makale hazırlayan Anne (J Bincohe)'in ise buluştuğu iki fahişeden biri Alicija'dır. Otel odasında gerçekleşen buluşma gecenin sonuna doğru 'Les Amours Imaginaires'de de karşımıza çıkan 'Pass This On' (The Knife) 'un çalmasıyla beraber de bir hayli ateşli olmaya başlar.

İtiraf etmeliyim ki tıpkı Lea Seydoux gibi onu da izlemek çok keyifli.

15 Mart 2012 Perşembe

FESTİVAL'DEN...

31. Kez şehre dönmeye hazırlanan İstanbul Film Festivali için yeniden panik halinde, heyecanla, ''ııh nasıl yapsam da listeme bir-iki film daha sıkıştırsam'' vakti gelmiştir. Cumartesi günü genel olarak satışa çıkacak biletler için uzun kuyruklar, ardından da 31 Mart-15 Nisan arasında elinde Starbucks kahveleri ile Atlas'a koşuşan bir sürü insanla karşılaşma zamanı.

Elbette liste yapmasına bayılan biri olaraktan Festival'in ''bence en iyi 10'unu'' seçme hakkını da kendime veriyorum. Aslında işin argosuna kaçacak olursam seçmiş olduğum 15 filmden ağzımın sularını şapur şupur akıtanları bir araya getirdim diyeyim.
Yıl içerisinde Ryan Gosling ile çekmiş olduğu film vizyona girmeden önce festival sayesinde ona karşı olan özlem son buluyor. Geçtiğimiz sene Ludivine Sagnier'le ''Devil Wears Prada''nın gerilim/ suç versiyonu ''Crime D'Amour''la Festivalde izlediğimiz Kristin Scott Thomas ''La Femme de Veme'' (Gizemli Kadınlar) için ise bu sefer Ethan Hawke ile çalıştı, üstelik hikaye yeniden gerilim türünde.

Goethe'nin efsanevi karakteri ''Faust'' bir kez daha sinemaya konuk oluyor, üstelik bu sefer Rus yönetmen Alexander Sokurov ile.

Filmleri -benim gibi- genelde oyuncuları için seçenler için yeni bir fırsat. Juliette Binoche ''Copie Conforme'' sonrası bir kez daha yurdum festivallerine konuk oluyor. Bu sefer ''Elles''(Kadınlar) ile. Fahişelik yapan bir öğrencinin dramını izleyeceğimizi tahmin ettiğim film aynı zamanda bana geçtiğimiz yaz okuduğum ''Telekız'' romanını hatırlatıyor. Orda da ana karakter fahişelik yapan bir master-öğrencisi / üniversite hocasıydı.

Giorgos Lanthimos'un bir önceki filmi Oscar'lara kadar uzanan ''Dogtooth''idi . Hatırlarsanız izole olmuş bir hayat ve 3 kardeş şehirden uzak bir yerde aileleriyle yaşıyordu. Babaları dışında şehre gidip gelenin olmadığı gibi cinsellik dahi her türlü gündelik ihtiyaçları bile kendi aralarında karşılayacak kadar reel dışıydılar. ''Alpies'' (Alpler) ile yeniden akışkan kanlarımızı dondurmaya hazırlanmalıyız gibi hissediyorum. (Gerçi mayınlı bölge filmi ''Michael'' dururken?)

''Before Sunset'' ve ''Before Sunrise''. Tüm zamanların en tatlı duygusal / romantik filmlerinden sanırım. Lisa Kudrow ya da Gwyneth Paltrow'u aslında o filmlerde yer alan kadın oyuncu Julie Delpy yerine biçilmiş kaftan olarak düşünsem de Oscar adaylığı bulunan zat benzer temalarda filmler üretmeye devam ediyor. ''Paris'te 2 Gün'' filminden sonra şimdi de ''2 days in New York'' (New York'ta 2 Gün) zamanı. Unutmadan, film festival kapsamında Akbank Gala'ları başlığı altında.
Kesinlikle Top 10 listemin zirvesinde yer alan film ise Marina Abramovic belgeseli ''M.A. Sanatçı Aramızda''. Bence çağdaş sanat ve post-modern dünyanın en büyük temsilcisi olan sanatçının uzaktan da olsa yaptıklarının içine girebilecek olma hissi bile beni heyecanlandırıyor. ''Keşke New York'ta olsaydım da -performans sanatı- olarak icra ettiği işini? -sessizce masa başında oturup sabah 9-akşam5 konukları ağırlamasını- görebilseydim. Bu anlamda gösterileri içinde ''bedenini'' fazlaca kullanan Abramovic bence yine geçtiğimiz yaz okuduğum ''Başyapıt'' kitabına da ilham vermiş.

Bronte kardeşlerin Emily'sinin tek romanı ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler) bir kez daha vizyona uyarlandı. Oyuncu kadrosu beni hayal kırıklığına uğratsa da yönetmeni ''Fish Tank''i de çeken Oscar'lı Andrea Arnold. Yine de lezziz edebi eserlerin sinemaya uyarlanması beni her zaman heycana sürüklemiştir. Kendisini pek sevmesem de bir Keira Knightley görmek isterdik sanırım değil mi ?

Aşk, seks, skandal, tarih ve kraliyet sarayları. Benim için daha merak uyandıran bir kurgu olamaz sanırım. Nikolaj Arcel filmi olan ''En Kongelig Affaere'' (Yasak Aşk) ise işte tüm bunları barındırdığından enfes. İsveç yapımı ''Girl With The Dragon Tattoo''yu yazan kişinin yönettiği film Danimarka saraylarında geçiyor. Üstelik bir de ''three some love'' da eklenmiş hikayeye. 2 Adam 1 Kadın. Bakalım aşk çekilir mi aradan?

Kimi filmler vardır hikayesi ve oyuncularından fazla geçmiş olduğu coğrafya nedeniyle izleyiciyi / en azından beni kendine çeker.''Der Fluss War Einst Ein Mensch'' (Nehir Bir Insandı) da tam da buna örnek. Sırt çantanızı hazırlayın. Yolculuk Güney Afrika'ya.

Kristin Scott Thomas ve Juliette Binoche dışında  festivalin üçüncü kraliçesi Isabelle Huppert. Sizin anlicağınız bir Charlotte Rampling eksik. Geçtiğimiz sene ''Copacabana'' filmiyle festivalde bulunan -üstelik açılış filmiydi- Huppert bu sefer ''Captive'' (Tutsak) la aramızda. Filipinler'de geçen filmin konusu teröristler tarafından tutsak alınan turist grup olarak geçse de, yani bir bakıma sıkıcı bir şeyler izleyebileceğimizi sezsem de god saves Huppert.
ve Plus 1. Ben maalesef programa bir türlü yerleştiremesem de Akbank Galaları kapsamında yer alan ''Les Infideles'' (Sadakatsizler) de festivalin hit filmlerinden.7 farklı yönetmen tarafından oluşturulan 7 farklı hikaye. Yönetmenler arasında ''The Artist''ten Michael Hazanavicius ve Jean Dujardin de bulunuyor.

28 Haziran 2011 Salı

KADININ FENDİ ERKEĞİ YENDİ

Anladığım kadarıyla kadınlardan korkulur, kadınlar hafife alınmamalı. Anladığım bir diğer şey var ise o da kadınların yönetim ve idare etme konusunda çok daha düzenli ve başarılı oldukları. Yani bilmiyorum her halde öyledirler, en azından gerçek hayatta da böyle bir ütopya vardır. ''Aman meclise kadın sokalım, bakanlar kadın olsun, yöneten kadın olsun.'' Ama sanırım hepsinden de öte kadının başka tür bir baskınlığı vardır. Aslında erkek ''dediğimi yaptırırım'' dese de kadın sinsice ipleri eline almasını başarıyor sanırım.

Geçtiğimiz hafta sonu vizyona giren ''Made in Degenham'' da bunu desteler gibi. 60ların sonlarındaki İngiltere. Ford fabrikasında eylemler var. Kadınlar özgürlük anlamında bir uyanış sürecine girerler, aslında onları özgür olma isteğine iten şey de erkeklerle eşit olma konusuyla gelen bir heyecan.

Fabrikanın 10da 1ni bile oluşturmayan kadınların erkeklerin maaşının yarısını almaları onları başta greve iter. Kırmızı giyen kadın metaforu ve sürekli lafı geçen ''Vogue'da gördüm'' muhabbeti filmin en ironik yanlarını oluştururken 60ların hippie / özgürlükçe ruhunu yansıtması da en beğendiğim diğer taraflarıydı. Heyecana gelip siz de kadınlar gibi sokaklara dökülüp onlarla beraber hakkınızı arama isteğiyle de iyicene coşabilirsiniz. Kısacası cinsel ayrımcılığa devrim gibi bir ayaklanmayla karşı çıkan bir grup Ingiliz Kadın.

Yer yer dramın da olduğu ancak komedinin eksik olmadığı ''Made in Degenham''ın aksine safi komedi ile bezenmiş François Ozon filmi olan ''Potiche''nin baş rolünde ise iki dev oyuncu yer almakta Catherine Deneueve ve Gerard Depardieu, bir de tanıdık bir isim daha: Jeremie Reiner.

Bu seferki hikaye ise 70lerin Fransasında geçmekte. Mekan olarak yine bir fabrika. Mevzu bahis ise eşinin egemenliği altında ezilmiş bir kadın ve şemsiye fabrikasında da işçilere pek de iyi davranmayan bir patron. Bir gün eğer işçiler isyan çıkartıp o adam yataklara düşerse ipler de kadının eline geçer elbette. İşleri yoluna sokmakla kalmayıp bir anda kendi kendine devrim yaratan kadın zamanla sırf kendi duvarlarını değil toplumunkileri de yıkmaya başlar. Devrim hikayesiyle paralel giden bir aşk ve o aşkın meyvesi hikayesi de komediye komedi katmakta.


Bahsetmek istediğim bir diğer film ise tıpkı ''Potiche'' gibi 30. Istanbul Film Festivali'nde gösterilen ''Crime D'Amour''. Baş rollerinde ise Ludivine Sagnier ve Kristin Scott Thomas yer alıyordu.


''Devil Wears Prada''nın daha karanlık versiyonu olarak nitelendirebileceğim film ise günümüz Fransasında geçmekte. Her hangi bir devrimsel hareket yer almasa da aynı şirket içinde yer alan iki kadının başarılarını ve mevkilerini çekemem hikayesi bize aktarılmakta. Birinin bir diğerini alt etme şekli ise pek de masumane değil, hatta biraz şeytanca bile denilebilir. İçinde biraz da ''The Good Wife'', suç ve gizem unsurları yer alan filmi bence kanıtları takip edebilmek adına gözünüzü bir an bile ekrandan ayırmadan izlersiniz.