Geçen ay "net tavır sahibi" olmaktan bahsetmiştim. Her zamanki gibi plananlanan yazılar taslaklarda kaldı. Blog yazmak zor. Neyse ki bu ay da "listeleme" zamanı. En azından taslaklarda kalan bir yazı, listelerle gücünü birleştirerek yeniden hayat buldu.
Peki nedir bu Attitude List. 2012'de tavrı/ tarzı olan her şey. #allahuekberwohoo dedirtiren şeyler de diyebilirim.
10 İlham veren Siteler
Onlara bakmadan zaman ve gün geçmiyor. Slamxype, Designboom ve Nowness. Genel yayın yönetmenlerinin sahip oldukları tavra hayranım.
9 Jefferson Hack
2012 yılında birçok editörle tanışma şansı edindim. Tanışma derken kimiyle gerçekten tanıştım, kiminin sadece 10 metre uzağında bulundum.Istancool geçtiğimiz sene yoluna IstFestival olarak devam etti. Konukları arasında pek şahane Jefferson Hack de vardı. Dazed& Confused'u nasıl kurduğunu okuduktan sonra hayranlığım on kat daha arttı. Üstelik Another ve Another Man de ondan sorulur. Saçlar ayrı tarz zaten. Kate Moss'a çocuk bahşetme rivayetine girmiyorum bile. İki çift laf edip endistürünün belini kırmayı da isterdim ama o sahnede Pınar Yolaçan'la söyleşirken ben onun fikirlerini hayal etmeye devam ettim.
8 Power Boobs Activate
Listeyi hazırlayana kadar hiçbir zaman izlediğim ya da okuduğum şeylerde beni etkileyen karakterler kadın mıdır erkek midir diye düşünmedim aslında. Aslında hala kafa patlatmıyorum bu konu üstüne, ama şöyle bir gerçek var ki en baba kadın karakterlerden feci etkileniyorum. Mesela "The Good Wife"tan Kalinda Sharma. Üçüncü sezonun kapanış sahnesi bile yeter. Ya da "the Avengers"taki Black Widow Scarlett. Ki mesela Scarlett'ten pek hoşlanmam. Orjinalini izlemedim ama Anne Hathaway ve Cat Woman tiplemesi de oldukça baştan çıkarıcıydı. Son olarak Rooney Mara'nın portrelediği "Ejderha Dövmeli Kız". Tüm zamanların en net tavır sahibi karakteri olarak da herkesi ezer geçer.
7 Carine Roitfeld
Madem editörlerle başladık listeye Carine ile devam edelim. -Yine- IstFestival'de tanıştığım? glossy eyed'ın yanına gidip Vogue Paris 90. yıl özel sayımı imzalattım. "Bonjour!" dedim. Çok sevdiğimi belirttim. Göründüğü kadar yaşlı değil, beklenildiği kadar kibirli değil. "Emmanuelle ile aranız açılmasın, birgün ben de sizinle çalışmak isterim" diyemedim ama sonuçta dünyanın en ilham verici insanı, dünyanın en bir numara editörlerinden birinin kaleminden damlayan mürekkep şu anda bende.
6 Kate Moss
Aslında sadece Kate Moss da değil. Londra Olimpiyatları'yla ilgilenmiyorsanız bile açılış/kapanış seremonilerini izlemişsinizdir. David Gandy, Naomi Campbell, ama daha da önemlisi Stella Tennant ama en önemlisi Kate Moss. Alexander McQueen'in altın elbisesi içinde salınırken ve poz verirkenki hallenmeleri. "She knows how to fuck."
5 Vogue Paris
Tavrı olan yegane mainstream dergi. Her zaman söylüyorum sanırım genel yayın yönetmeni olmann en güzel yanı herkesin sizin fikirlerinizi merakla beklemesi. Dahası yön verme gücünüz. Dahası ortaya çıkarttığınız işin tamamıyla sizin bakış açınız olması. Grammy'lerde çıkıp bütün endüstri önünde şarkınızı söylemek gibi. (Burada elbette egolara da ayar vermek gerekiyor. her neyse konu bu değil.) Roitfeld her ne kadar da editöryal başarı anlamda harika bir dergi yaratsa da Emmanelle Alt'ın bakış açısını kimseyle değişmem. Aralık/ Ocak 2012'deki müzik sayısında kendi duruşuyla bütünleşen şarkıları derginin tarzı ve tavrıyla birleştirdi. Yine bunu web siteleriyle harmanladı. Mayıs'taki Cannes ve Fransız Sinema Endüstrisinin kutlanıldığı sayıda en tavır sahibi Fransızları dergiye çağırırken Ağustos sayısında Paris'i kutladı. Onun dinlediği müzik, izlediği film, okuduğu kitaplar ve Paris. Dergi işte bu yüzden bu kadar ilham verici.
4 Oldies But Goldies
Patti Smith "Banga"yı yayınladı. Grace Coddington moda dergilerinde yer alan en ilham verici editöryalleri yaptı ve Christmas Wish List'in zirvesinde olan "Grace: A Memoir"i yazdı. Vivienne Westwood bir kez daha çılgın ve sinematografik olduğunu yapmış olduğu kıyafetler ve Juergen Teller'la hazırlamış olduğu kampanyada herkese gösterirken Isabelle Huppert başta "Amour" olmak üzere yıl boyunca bana izlettiği her filmle kendisine aşık olmamı sağladı. Ve Huppert ekolünden bir isim daha Charlotte Rampling. Nedense onun oynadığı filmler hep favorilerim.
3 Marina Abramovic
"the Artist is Present"ı izlemek Marina ile olan aramızdaki bağı Jefferson Hack ile aramızda olan 20 metrelik uzaklıktan bile daha yakın kılıyor. Sanatçının retrospektifi niteliğinde olan filmi sanki yapıma hazırlayan ekiple beraber çekiyormuşsunuz gibi birebir izliyorsunuz. Sonra da "Tanrım Marina'nın yanındayım!" diyor, dikilen tüyler eşliğinde ağlıyorsunuz.
2 Charlotte Gainsbourg
Bir cumartesi akşamı. Sıcak/serin yaz. Yer Küçükçüftlik. Zayıf v soluk tenli bir Fransız. Beyazlar içinde. Periler gibi. Siyah Balenciaga'lar. Utangaç, mızmız, sessiz. Bir o kadar da sert duruşu var ama. Oh "Heaven can wait". Çünkü canlı canlı Charlotte Gainsbourg'u izledim/ dinledim/ gördüm.
1 Jane Birkin
Mevsimlerden kış. Okul tatil. Hava yağmurlu. İngiliz ikon. Fransız peri. Jane Birkin Babylon'da. Dünyanın en meşhur ailesinin iki üyesini gördüm. Daha ne olsun? Kimse Birkin'den daha karizmatik bir insanın var olduğuna beni inandıramaz. Cool zarafet.
Marina Abramovic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marina Abramovic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Aralık 2012 Çarşamba
16 Nisan 2012 Pazartesi
FESTİVAL ARDINDAN
Yiten giden 31. Istanbul Film Festivali'nin arkasından el sallarken iki çift kelam etmemek de olmazdı elbette. Her güzel şeyin bitişi vardır mottosundan ziyade yazının ana fikri biraz çemkirme olabilir. İkinci kısımda ise izlediğim filmler hakkında birkaç çift laf yer almakta.
1: Genel olarak muhteşem filmler seçip izleyip her festival sonrası mest olan ben ''abartma filmler o kadar da iyi değildir'' ya da ''sen şimdi artık gişe filmlerini de beğenmezsin'' önermeleriyle azar işiten ben için festival tam bir fiyasko oldu. Üstelik ben filmleri kötü seçmedim, IKSV'nin karşı tarafa film tanıtma konusunda bence ciddi problemleri var. Üstelik bunu söyleyen tek ben olmadığım için 'okuduğunu anlama' konusunda bir geri zekalılığım olduğunu da düşünmüyorum. (Şimdi reklamlar: Kaldı ki sürekli kitap okuyan ve 4 senelik lisans eğitimini edebiyata ayıran biri olarak bir hata olabileceğini de düşünmüyorum).
2: Bu sene reklamların kısaldığı IKSV tarafından bas bas duyuruldu. Ancak kısalan reklam ardından 5-10 dakikalık boş ekran izlettirme huyu gelişmiş bunun üzerine.
3: Filmleri çeviren insanları IKSV mi buluyor yoksa başka biri mi bilmiyorum, ama eğer kendileri bulmuyorsa bile adlarına leke sürdürtmemek adına bu işlemi sıkı kontrolden geçirmeleri lazım. Neticede okuduğumuz şey -de'leri -da'ları birleşik 140 karakterlik tweetler değil.
4: Ve rezaletin daniskası! ''Gönderilen filmin kopyası şifreli'' dendi, ''şifre yok'' dendi. ''Film dijital formatta çekildi, geçen denedik sorun yoktu ama bugün (cumartesi / atlas) gösteremiyoruz'' diyerek 'Tutsak'ın gösterimi yalan oldu. üstelik film sunumluydu, daha da ilginci 'ek seans' gibi bir alternatif sunmayı bile düşünmediler. Teşekkürler IKSV. Geçen de filmin tersten başlatıldığı ve ancak 20dakika sonra sorunu gidermek için birşeyler yapıldığını okumuştum.
Aslında her seferinde sus içine at desem de yapamıyorum IKSV Istanbul'un kültür-sanat mafyası, bu sanırım artık kesinleşti, bizler nasıl olsa tek festivalimiz aman işte olur böyle dedikçe sanki her seferinde sorunlar daha da fazla artıyor gibime geliyor. İyi ya da kötü -neticede bu zevk meselesi- elbette onlarca filmi toparlamak, dağıtımcılarla görüşüp ülkeye getirmek kolay olay değildir, tüm bunları yapabildikleri için de önlerinde saygıyla eğliyorum, ama biraz özen gösterilip, baştan savurmacalık yapmasalar?
Gelelim film çemkirmelerime: (Bu kategoride IKSV'ye bok atma işlemi sona ermiştir, gerçi 1. maddedenin sonucu olarak genelde bunları seçmeye yönelsem de filmlerin kendi boktanlığından dem vurma niyetindeyim.)
WUTHERING HEIGHTS // UĞULTULU TEPELER
Festivalin benim için en büyük hayal kırıklılığıydı diyebilirim. Ağır aksak ilerleyen çekimler, bir ağaca zoomlanmış 5 dakikalık görüntüler (hayır efendim yönetmen burada bir şey anlatmıyor, bu bir Tarkovsky filmi değil hem) ve şiddetli içeriğiyle ciddi anlamda rahatsız oldum diyebilirim. Üstelik film bildiğin sıkıcıydı.
EN KONGELIG AFFEARE // YASAK AŞK
Yasak Aşk diye adlandırılan film öncelikli olarak yasak aşkı anlatmıyor. Film, tamamıyla, deli Danimarka Kralı ve ülkeyi yapmış olduğu reformlarla düzlüğe çıkaran kralın doktoru hakkında. Asıl anlatılmak istenilen yasak aşk ise metnin çok gerisinde kalmış, sadece kökü besleyen bir damar gibi. IKSV'nin anlattığının aksine ise tutklu-heyecan-cinsellik ve ihaneti 0 noktasındaydı. Gerçi bir not düşmenin de faydası var, orjinal ''Girl With The Dragon Tattoo''nun senaryosunu yazan adamdan ne beklenir ki?
TERRAFERMA // MEMLEKET
Çekilmiş olduğu mekanlar sonucu izlemeye karar vermiş olduğum bu İtalyan filmi aynı zamanda senaryosu ve hikayesindeki zenginliğiyle de beni etkiledi. Harita üzerinde bile yer almayan bir Akdeniz adasında geçen filmin ortasında iki farklı konu yer alıyor. Geçinmek için hayat şekillerini değiştiren bir anne-oğul, ergenlik çağında olan çocuğun kendi sorunları, adaya gelen turistlerle ilişkisi hikayenin birinci katmanını oluşturuken filmin ana teması olan 'İnsan Hakları' konusunun da gelişmesine katkıda bulunuyor. Afrika'dan Avrupa'ya kaçak gelmeye çalışan siyah vatandaşlar hakkında olan film aynı zamanda 'insanlık' kavramına da parmak basıyor. Boğulmak üzere olan insanı kurtarır mısınız? Yoksa hukuk ve kurallar size ne olursa olsun kaçak vatandaşlara yardım etmemenizi ön görüyorsa ne yaparsınız? Muallakta kalan sonu ve genel anlamda ilerleyen senaryo ise aslında açık konuşmam gerekirse insanları sömürmek için yazılmış, ağlak Türk dizilerinden farksız ama.
ALPS // ALPLER
Film için heyecanla bilet almamın en büyük sebebi bir Yunan yapımı olması değil, yönetmeninin aynı zamanda yolu Oscar'a kadar uzanan ''Dogtooth''un da başındaki Giorgos Lanthimos oluşuydu. Şimdi son zamanlarda bu laf da ağzına sakız oldu diyeceksiniz ama senaryoda hakkaten boşluklar vardı, hani bu yüzden ya bazı şeyler çok absürd kalıyo, ya abartı oluyor, ya da havada kalıyor. Bitmesi için dakikakları saydığım filmin absürd tarafları yönünden inanılmaz komik sahneleri de yok değildi, bu arada oyuncuların ilk filmden bile daha robotik bir şekilde hareket etmelerinden yola çıkarak bir sonraki filmin oyuncularının Çelik ve Çeliknaz olmasını tavsiye ediyorum Giorgos'a.
FAUSTUS
Sanırım film hakkında konuşmak için biraz daha bekleyip sindirmem lazım ama burda Poe'nun edebiyattaki teorisini savunmak zorundayım. ''Bir oturuşta bitirilmesi gerekir.'' Evet uzun filmlere dayanamıyorum. Tabii ki de uzun olduğu için kötü demiyorum filme, çarpıtmayın.
DER FLUSS WAR EINST EIN MENSCH // NEHİR BİR INSANDI
Filmi atlamış olmayayım diye şimdiden yazayım dedim! İzlediğim 5 yıldızlı nadir filmlerdendi. Gelecek günlerde 'on the road' teması üzerine bir şeyler yazmayı planladığımdan bunun içeriğini de o zamana saklıyorum.
BONSAI
#topsweetestmovies listesinde zirveye oynayan ''Bonsai'' bir Şili yapımı, sunumlu gösterimde filmin yapımcısı cuma akşamını partylemek yerine filme ayırdığımıza şaşırsa da gençlik aşkı, melankoli ve Marcel Proust göndermesi aslında güzel bir film izlemenin verdiği şaşkınlıkla (onca vasat film sonrası) insanın pek de hayal kırıklığı yaşamasına sebep vermiyor. Sevişmek, yatakta uzanmak sonrasında kitap okumak, ayaklarla oynaşmak tamamıyla bir Louis Garrel cilveleri olsa da onsuz da olabiliyormuş demek. Daha filmin başında sonunu öğrendiğimiz filmin en güzel yanı da zaten son gelene kadarki süreci keyifle izlemek, hatta sonunu bilmemiz bile sonu geldiğinde bizi şok etmekten ya da üzmekten alı koyamıyor. Hayattaki yalanlar üzerine de kurulmuş olan filmin çıkış noktası ise hali hazırda Türkçe'ye çevrilmiş ve yayınlanması beklenen bir Alejandro Zambra romanı.
MARINA ABRAMOVIC: THE ARTIST IS PRESENT // MA SANATÇI ARAMIZDA
Belgeselde Abramovic'in günlük yaşamına dair detaylar bulsak da asıl amacı MoMA için hazırlamış olduğu efsanevi retrospektife nasıl hazırlandığı ve sergileme aşamasında başından geçen olaylar üzerine kurulu. Sergi gerçekleşmeden kısa bir süre önce kendisini tanıdığım sanatçıyı MoMA'dayken izlemek en büyük hayalimdi desem abartmış olmam. Film izledikten sonra aklımda kalan tek şey ise şu, Fitaş salonunda bile kendisini izlerken tüylerimi diken diken eden kadın, sanki MoMA'nın içerisindeymişim gibi beni büyüleyen kurgu aslında gerçeğe dönüşseydi ne olurdu? Bu soruyu filmden sonra günlerce kendime sormaya devam ederken ise karşılaştığım şu blog aslında hislerime tercüman oldu diyebilirim: http://marinaabramovicmademecry.tumblr.com/
Festivalde izlediğim diğer filmler ''Elles'', ''Femme du Veme''den şurada, ''2 Days In New York'' hakkında şurada ve aynı zamanda ödül kazanan ''The Loneliest Planet''tan ise şurada bahsetmiştim.
1: Genel olarak muhteşem filmler seçip izleyip her festival sonrası mest olan ben ''abartma filmler o kadar da iyi değildir'' ya da ''sen şimdi artık gişe filmlerini de beğenmezsin'' önermeleriyle azar işiten ben için festival tam bir fiyasko oldu. Üstelik ben filmleri kötü seçmedim, IKSV'nin karşı tarafa film tanıtma konusunda bence ciddi problemleri var. Üstelik bunu söyleyen tek ben olmadığım için 'okuduğunu anlama' konusunda bir geri zekalılığım olduğunu da düşünmüyorum. (Şimdi reklamlar: Kaldı ki sürekli kitap okuyan ve 4 senelik lisans eğitimini edebiyata ayıran biri olarak bir hata olabileceğini de düşünmüyorum).
2: Bu sene reklamların kısaldığı IKSV tarafından bas bas duyuruldu. Ancak kısalan reklam ardından 5-10 dakikalık boş ekran izlettirme huyu gelişmiş bunun üzerine.
3: Filmleri çeviren insanları IKSV mi buluyor yoksa başka biri mi bilmiyorum, ama eğer kendileri bulmuyorsa bile adlarına leke sürdürtmemek adına bu işlemi sıkı kontrolden geçirmeleri lazım. Neticede okuduğumuz şey -de'leri -da'ları birleşik 140 karakterlik tweetler değil.
4: Ve rezaletin daniskası! ''Gönderilen filmin kopyası şifreli'' dendi, ''şifre yok'' dendi. ''Film dijital formatta çekildi, geçen denedik sorun yoktu ama bugün (cumartesi / atlas) gösteremiyoruz'' diyerek 'Tutsak'ın gösterimi yalan oldu. üstelik film sunumluydu, daha da ilginci 'ek seans' gibi bir alternatif sunmayı bile düşünmediler. Teşekkürler IKSV. Geçen de filmin tersten başlatıldığı ve ancak 20dakika sonra sorunu gidermek için birşeyler yapıldığını okumuştum.
Aslında her seferinde sus içine at desem de yapamıyorum IKSV Istanbul'un kültür-sanat mafyası, bu sanırım artık kesinleşti, bizler nasıl olsa tek festivalimiz aman işte olur böyle dedikçe sanki her seferinde sorunlar daha da fazla artıyor gibime geliyor. İyi ya da kötü -neticede bu zevk meselesi- elbette onlarca filmi toparlamak, dağıtımcılarla görüşüp ülkeye getirmek kolay olay değildir, tüm bunları yapabildikleri için de önlerinde saygıyla eğliyorum, ama biraz özen gösterilip, baştan savurmacalık yapmasalar?
Gelelim film çemkirmelerime: (Bu kategoride IKSV'ye bok atma işlemi sona ermiştir, gerçi 1. maddedenin sonucu olarak genelde bunları seçmeye yönelsem de filmlerin kendi boktanlığından dem vurma niyetindeyim.)
WUTHERING HEIGHTS // UĞULTULU TEPELER
Festivalin benim için en büyük hayal kırıklılığıydı diyebilirim. Ağır aksak ilerleyen çekimler, bir ağaca zoomlanmış 5 dakikalık görüntüler (hayır efendim yönetmen burada bir şey anlatmıyor, bu bir Tarkovsky filmi değil hem) ve şiddetli içeriğiyle ciddi anlamda rahatsız oldum diyebilirim. Üstelik film bildiğin sıkıcıydı.
EN KONGELIG AFFEARE // YASAK AŞK
Yasak Aşk diye adlandırılan film öncelikli olarak yasak aşkı anlatmıyor. Film, tamamıyla, deli Danimarka Kralı ve ülkeyi yapmış olduğu reformlarla düzlüğe çıkaran kralın doktoru hakkında. Asıl anlatılmak istenilen yasak aşk ise metnin çok gerisinde kalmış, sadece kökü besleyen bir damar gibi. IKSV'nin anlattığının aksine ise tutklu-heyecan-cinsellik ve ihaneti 0 noktasındaydı. Gerçi bir not düşmenin de faydası var, orjinal ''Girl With The Dragon Tattoo''nun senaryosunu yazan adamdan ne beklenir ki?
TERRAFERMA // MEMLEKET
Çekilmiş olduğu mekanlar sonucu izlemeye karar vermiş olduğum bu İtalyan filmi aynı zamanda senaryosu ve hikayesindeki zenginliğiyle de beni etkiledi. Harita üzerinde bile yer almayan bir Akdeniz adasında geçen filmin ortasında iki farklı konu yer alıyor. Geçinmek için hayat şekillerini değiştiren bir anne-oğul, ergenlik çağında olan çocuğun kendi sorunları, adaya gelen turistlerle ilişkisi hikayenin birinci katmanını oluşturuken filmin ana teması olan 'İnsan Hakları' konusunun da gelişmesine katkıda bulunuyor. Afrika'dan Avrupa'ya kaçak gelmeye çalışan siyah vatandaşlar hakkında olan film aynı zamanda 'insanlık' kavramına da parmak basıyor. Boğulmak üzere olan insanı kurtarır mısınız? Yoksa hukuk ve kurallar size ne olursa olsun kaçak vatandaşlara yardım etmemenizi ön görüyorsa ne yaparsınız? Muallakta kalan sonu ve genel anlamda ilerleyen senaryo ise aslında açık konuşmam gerekirse insanları sömürmek için yazılmış, ağlak Türk dizilerinden farksız ama.
ALPS // ALPLER
Film için heyecanla bilet almamın en büyük sebebi bir Yunan yapımı olması değil, yönetmeninin aynı zamanda yolu Oscar'a kadar uzanan ''Dogtooth''un da başındaki Giorgos Lanthimos oluşuydu. Şimdi son zamanlarda bu laf da ağzına sakız oldu diyeceksiniz ama senaryoda hakkaten boşluklar vardı, hani bu yüzden ya bazı şeyler çok absürd kalıyo, ya abartı oluyor, ya da havada kalıyor. Bitmesi için dakikakları saydığım filmin absürd tarafları yönünden inanılmaz komik sahneleri de yok değildi, bu arada oyuncuların ilk filmden bile daha robotik bir şekilde hareket etmelerinden yola çıkarak bir sonraki filmin oyuncularının Çelik ve Çeliknaz olmasını tavsiye ediyorum Giorgos'a.
FAUSTUS
Sanırım film hakkında konuşmak için biraz daha bekleyip sindirmem lazım ama burda Poe'nun edebiyattaki teorisini savunmak zorundayım. ''Bir oturuşta bitirilmesi gerekir.'' Evet uzun filmlere dayanamıyorum. Tabii ki de uzun olduğu için kötü demiyorum filme, çarpıtmayın.
DER FLUSS WAR EINST EIN MENSCH // NEHİR BİR INSANDI
Filmi atlamış olmayayım diye şimdiden yazayım dedim! İzlediğim 5 yıldızlı nadir filmlerdendi. Gelecek günlerde 'on the road' teması üzerine bir şeyler yazmayı planladığımdan bunun içeriğini de o zamana saklıyorum.
BONSAI
#topsweetestmovies listesinde zirveye oynayan ''Bonsai'' bir Şili yapımı, sunumlu gösterimde filmin yapımcısı cuma akşamını partylemek yerine filme ayırdığımıza şaşırsa da gençlik aşkı, melankoli ve Marcel Proust göndermesi aslında güzel bir film izlemenin verdiği şaşkınlıkla (onca vasat film sonrası) insanın pek de hayal kırıklığı yaşamasına sebep vermiyor. Sevişmek, yatakta uzanmak sonrasında kitap okumak, ayaklarla oynaşmak tamamıyla bir Louis Garrel cilveleri olsa da onsuz da olabiliyormuş demek. Daha filmin başında sonunu öğrendiğimiz filmin en güzel yanı da zaten son gelene kadarki süreci keyifle izlemek, hatta sonunu bilmemiz bile sonu geldiğinde bizi şok etmekten ya da üzmekten alı koyamıyor. Hayattaki yalanlar üzerine de kurulmuş olan filmin çıkış noktası ise hali hazırda Türkçe'ye çevrilmiş ve yayınlanması beklenen bir Alejandro Zambra romanı.
MARINA ABRAMOVIC: THE ARTIST IS PRESENT // MA SANATÇI ARAMIZDA
Belgeselde Abramovic'in günlük yaşamına dair detaylar bulsak da asıl amacı MoMA için hazırlamış olduğu efsanevi retrospektife nasıl hazırlandığı ve sergileme aşamasında başından geçen olaylar üzerine kurulu. Sergi gerçekleşmeden kısa bir süre önce kendisini tanıdığım sanatçıyı MoMA'dayken izlemek en büyük hayalimdi desem abartmış olmam. Film izledikten sonra aklımda kalan tek şey ise şu, Fitaş salonunda bile kendisini izlerken tüylerimi diken diken eden kadın, sanki MoMA'nın içerisindeymişim gibi beni büyüleyen kurgu aslında gerçeğe dönüşseydi ne olurdu? Bu soruyu filmden sonra günlerce kendime sormaya devam ederken ise karşılaştığım şu blog aslında hislerime tercüman oldu diyebilirim: http://marinaabramovicmademecry.tumblr.com/
Festivalde izlediğim diğer filmler ''Elles'', ''Femme du Veme''den şurada, ''2 Days In New York'' hakkında şurada ve aynı zamanda ödül kazanan ''The Loneliest Planet''tan ise şurada bahsetmiştim.
15 Mart 2012 Perşembe
FESTİVAL'DEN...
31. Kez şehre dönmeye hazırlanan İstanbul Film Festivali için yeniden panik halinde, heyecanla, ''ııh nasıl yapsam da listeme bir-iki film daha sıkıştırsam'' vakti gelmiştir. Cumartesi günü genel olarak satışa çıkacak biletler için uzun kuyruklar, ardından da 31 Mart-15 Nisan arasında elinde Starbucks kahveleri ile Atlas'a koşuşan bir sürü insanla karşılaşma zamanı.
Elbette liste yapmasına bayılan biri olaraktan Festival'in ''bence en iyi 10'unu'' seçme hakkını da kendime veriyorum. Aslında işin argosuna kaçacak olursam seçmiş olduğum 15 filmden ağzımın sularını şapur şupur akıtanları bir araya getirdim diyeyim.
Yıl içerisinde Ryan Gosling ile çekmiş olduğu film vizyona girmeden önce festival sayesinde ona karşı olan özlem son buluyor. Geçtiğimiz sene Ludivine Sagnier'le ''Devil Wears Prada''nın gerilim/ suç versiyonu ''Crime D'Amour''la Festivalde izlediğimiz Kristin Scott Thomas ''La Femme de Veme'' (Gizemli Kadınlar) için ise bu sefer Ethan Hawke ile çalıştı, üstelik hikaye yeniden gerilim türünde.
Goethe'nin efsanevi karakteri ''Faust'' bir kez daha sinemaya konuk oluyor, üstelik bu sefer Rus yönetmen Alexander Sokurov ile.
Filmleri -benim gibi- genelde oyuncuları için seçenler için yeni bir fırsat. Juliette Binoche ''Copie Conforme'' sonrası bir kez daha yurdum festivallerine konuk oluyor. Bu sefer ''Elles''(Kadınlar) ile. Fahişelik yapan bir öğrencinin dramını izleyeceğimizi tahmin ettiğim film aynı zamanda bana geçtiğimiz yaz okuduğum ''Telekız'' romanını hatırlatıyor. Orda da ana karakter fahişelik yapan bir master-öğrencisi / üniversite hocasıydı.
Giorgos Lanthimos'un bir önceki filmi Oscar'lara kadar uzanan ''Dogtooth''idi . Hatırlarsanız izole olmuş bir hayat ve 3 kardeş şehirden uzak bir yerde aileleriyle yaşıyordu. Babaları dışında şehre gidip gelenin olmadığı gibi cinsellik dahi her türlü gündelik ihtiyaçları bile kendi aralarında karşılayacak kadar reel dışıydılar. ''Alpies'' (Alpler) ile yeniden akışkan kanlarımızı dondurmaya hazırlanmalıyız gibi hissediyorum. (Gerçi mayınlı bölge filmi ''Michael'' dururken?)
''Before Sunset'' ve ''Before Sunrise''. Tüm zamanların en tatlı duygusal / romantik filmlerinden sanırım. Lisa Kudrow ya da Gwyneth Paltrow'u aslında o filmlerde yer alan kadın oyuncu Julie Delpy yerine biçilmiş kaftan olarak düşünsem de Oscar adaylığı bulunan zat benzer temalarda filmler üretmeye devam ediyor. ''Paris'te 2 Gün'' filminden sonra şimdi de ''2 days in New York'' (New York'ta 2 Gün) zamanı. Unutmadan, film festival kapsamında Akbank Gala'ları başlığı altında.
Kesinlikle Top 10 listemin zirvesinde yer alan film ise Marina Abramovic belgeseli ''M.A. Sanatçı Aramızda''. Bence çağdaş sanat ve post-modern dünyanın en büyük temsilcisi olan sanatçının uzaktan da olsa yaptıklarının içine girebilecek olma hissi bile beni heyecanlandırıyor. ''Keşke New York'ta olsaydım da -performans sanatı- olarak icra ettiği işini? -sessizce masa başında oturup sabah 9-akşam5 konukları ağırlamasını- görebilseydim. Bu anlamda gösterileri içinde ''bedenini'' fazlaca kullanan Abramovic bence yine geçtiğimiz yaz okuduğum ''Başyapıt'' kitabına da ilham vermiş.
Bronte kardeşlerin Emily'sinin tek romanı ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler) bir kez daha vizyona uyarlandı. Oyuncu kadrosu beni hayal kırıklığına uğratsa da yönetmeni ''Fish Tank''i de çeken Oscar'lı Andrea Arnold. Yine de lezziz edebi eserlerin sinemaya uyarlanması beni her zaman heycana sürüklemiştir. Kendisini pek sevmesem de bir Keira Knightley görmek isterdik sanırım değil mi ?
Aşk, seks, skandal, tarih ve kraliyet sarayları. Benim için daha merak uyandıran bir kurgu olamaz sanırım. Nikolaj Arcel filmi olan ''En Kongelig Affaere'' (Yasak Aşk) ise işte tüm bunları barındırdığından enfes. İsveç yapımı ''Girl With The Dragon Tattoo''yu yazan kişinin yönettiği film Danimarka saraylarında geçiyor. Üstelik bir de ''three some love'' da eklenmiş hikayeye. 2 Adam 1 Kadın. Bakalım aşk çekilir mi aradan?
Kimi filmler vardır hikayesi ve oyuncularından fazla geçmiş olduğu coğrafya nedeniyle izleyiciyi / en azından beni kendine çeker.''Der Fluss War Einst Ein Mensch'' (Nehir Bir Insandı) da tam da buna örnek. Sırt çantanızı hazırlayın. Yolculuk Güney Afrika'ya.
Kristin Scott Thomas ve Juliette Binoche dışında festivalin üçüncü kraliçesi Isabelle Huppert. Sizin anlicağınız bir Charlotte Rampling eksik. Geçtiğimiz sene ''Copacabana'' filmiyle festivalde bulunan -üstelik açılış filmiydi- Huppert bu sefer ''Captive'' (Tutsak) la aramızda. Filipinler'de geçen filmin konusu teröristler tarafından tutsak alınan turist grup olarak geçse de, yani bir bakıma sıkıcı bir şeyler izleyebileceğimizi sezsem de god saves Huppert.
ve Plus 1. Ben maalesef programa bir türlü yerleştiremesem de Akbank Galaları kapsamında yer alan ''Les Infideles'' (Sadakatsizler) de festivalin hit filmlerinden.7 farklı yönetmen tarafından oluşturulan 7 farklı hikaye. Yönetmenler arasında ''The Artist''ten Michael Hazanavicius ve Jean Dujardin de bulunuyor.
Elbette liste yapmasına bayılan biri olaraktan Festival'in ''bence en iyi 10'unu'' seçme hakkını da kendime veriyorum. Aslında işin argosuna kaçacak olursam seçmiş olduğum 15 filmden ağzımın sularını şapur şupur akıtanları bir araya getirdim diyeyim.
Yıl içerisinde Ryan Gosling ile çekmiş olduğu film vizyona girmeden önce festival sayesinde ona karşı olan özlem son buluyor. Geçtiğimiz sene Ludivine Sagnier'le ''Devil Wears Prada''nın gerilim/ suç versiyonu ''Crime D'Amour''la Festivalde izlediğimiz Kristin Scott Thomas ''La Femme de Veme'' (Gizemli Kadınlar) için ise bu sefer Ethan Hawke ile çalıştı, üstelik hikaye yeniden gerilim türünde.
Goethe'nin efsanevi karakteri ''Faust'' bir kez daha sinemaya konuk oluyor, üstelik bu sefer Rus yönetmen Alexander Sokurov ile.
Filmleri -benim gibi- genelde oyuncuları için seçenler için yeni bir fırsat. Juliette Binoche ''Copie Conforme'' sonrası bir kez daha yurdum festivallerine konuk oluyor. Bu sefer ''Elles''(Kadınlar) ile. Fahişelik yapan bir öğrencinin dramını izleyeceğimizi tahmin ettiğim film aynı zamanda bana geçtiğimiz yaz okuduğum ''Telekız'' romanını hatırlatıyor. Orda da ana karakter fahişelik yapan bir master-öğrencisi / üniversite hocasıydı.
Giorgos Lanthimos'un bir önceki filmi Oscar'lara kadar uzanan ''Dogtooth''idi . Hatırlarsanız izole olmuş bir hayat ve 3 kardeş şehirden uzak bir yerde aileleriyle yaşıyordu. Babaları dışında şehre gidip gelenin olmadığı gibi cinsellik dahi her türlü gündelik ihtiyaçları bile kendi aralarında karşılayacak kadar reel dışıydılar. ''Alpies'' (Alpler) ile yeniden akışkan kanlarımızı dondurmaya hazırlanmalıyız gibi hissediyorum. (Gerçi mayınlı bölge filmi ''Michael'' dururken?)
''Before Sunset'' ve ''Before Sunrise''. Tüm zamanların en tatlı duygusal / romantik filmlerinden sanırım. Lisa Kudrow ya da Gwyneth Paltrow'u aslında o filmlerde yer alan kadın oyuncu Julie Delpy yerine biçilmiş kaftan olarak düşünsem de Oscar adaylığı bulunan zat benzer temalarda filmler üretmeye devam ediyor. ''Paris'te 2 Gün'' filminden sonra şimdi de ''2 days in New York'' (New York'ta 2 Gün) zamanı. Unutmadan, film festival kapsamında Akbank Gala'ları başlığı altında.
Kesinlikle Top 10 listemin zirvesinde yer alan film ise Marina Abramovic belgeseli ''M.A. Sanatçı Aramızda''. Bence çağdaş sanat ve post-modern dünyanın en büyük temsilcisi olan sanatçının uzaktan da olsa yaptıklarının içine girebilecek olma hissi bile beni heyecanlandırıyor. ''Keşke New York'ta olsaydım da -performans sanatı- olarak icra ettiği işini? -sessizce masa başında oturup sabah 9-akşam5 konukları ağırlamasını- görebilseydim. Bu anlamda gösterileri içinde ''bedenini'' fazlaca kullanan Abramovic bence yine geçtiğimiz yaz okuduğum ''Başyapıt'' kitabına da ilham vermiş.
Bronte kardeşlerin Emily'sinin tek romanı ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler) bir kez daha vizyona uyarlandı. Oyuncu kadrosu beni hayal kırıklığına uğratsa da yönetmeni ''Fish Tank''i de çeken Oscar'lı Andrea Arnold. Yine de lezziz edebi eserlerin sinemaya uyarlanması beni her zaman heycana sürüklemiştir. Kendisini pek sevmesem de bir Keira Knightley görmek isterdik sanırım değil mi ?
Aşk, seks, skandal, tarih ve kraliyet sarayları. Benim için daha merak uyandıran bir kurgu olamaz sanırım. Nikolaj Arcel filmi olan ''En Kongelig Affaere'' (Yasak Aşk) ise işte tüm bunları barındırdığından enfes. İsveç yapımı ''Girl With The Dragon Tattoo''yu yazan kişinin yönettiği film Danimarka saraylarında geçiyor. Üstelik bir de ''three some love'' da eklenmiş hikayeye. 2 Adam 1 Kadın. Bakalım aşk çekilir mi aradan?
Kimi filmler vardır hikayesi ve oyuncularından fazla geçmiş olduğu coğrafya nedeniyle izleyiciyi / en azından beni kendine çeker.''Der Fluss War Einst Ein Mensch'' (Nehir Bir Insandı) da tam da buna örnek. Sırt çantanızı hazırlayın. Yolculuk Güney Afrika'ya.
Kristin Scott Thomas ve Juliette Binoche dışında festivalin üçüncü kraliçesi Isabelle Huppert. Sizin anlicağınız bir Charlotte Rampling eksik. Geçtiğimiz sene ''Copacabana'' filmiyle festivalde bulunan -üstelik açılış filmiydi- Huppert bu sefer ''Captive'' (Tutsak) la aramızda. Filipinler'de geçen filmin konusu teröristler tarafından tutsak alınan turist grup olarak geçse de, yani bir bakıma sıkıcı bir şeyler izleyebileceğimizi sezsem de god saves Huppert.
ve Plus 1. Ben maalesef programa bir türlü yerleştiremesem de Akbank Galaları kapsamında yer alan ''Les Infideles'' (Sadakatsizler) de festivalin hit filmlerinden.7 farklı yönetmen tarafından oluşturulan 7 farklı hikaye. Yönetmenler arasında ''The Artist''ten Michael Hazanavicius ve Jean Dujardin de bulunuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







