Yiten giden 31. Istanbul Film Festivali'nin arkasından el sallarken iki çift kelam etmemek de olmazdı elbette. Her güzel şeyin bitişi vardır mottosundan ziyade yazının ana fikri biraz çemkirme olabilir. İkinci kısımda ise izlediğim filmler hakkında birkaç çift laf yer almakta.
1: Genel olarak muhteşem filmler seçip izleyip her festival sonrası mest olan ben ''abartma filmler o kadar da iyi değildir'' ya da ''sen şimdi artık gişe filmlerini de beğenmezsin'' önermeleriyle azar işiten ben için festival tam bir fiyasko oldu. Üstelik ben filmleri kötü seçmedim, IKSV'nin karşı tarafa film tanıtma konusunda bence ciddi problemleri var. Üstelik bunu söyleyen tek ben olmadığım için 'okuduğunu anlama' konusunda bir geri zekalılığım olduğunu da düşünmüyorum. (Şimdi reklamlar: Kaldı ki sürekli kitap okuyan ve 4 senelik lisans eğitimini edebiyata ayıran biri olarak bir hata olabileceğini de düşünmüyorum).
2: Bu sene reklamların kısaldığı IKSV tarafından bas bas duyuruldu. Ancak kısalan reklam ardından 5-10 dakikalık boş ekran izlettirme huyu gelişmiş bunun üzerine.
3: Filmleri çeviren insanları IKSV mi buluyor yoksa başka biri mi bilmiyorum, ama eğer kendileri bulmuyorsa bile adlarına leke sürdürtmemek adına bu işlemi sıkı kontrolden geçirmeleri lazım. Neticede okuduğumuz şey -de'leri -da'ları birleşik 140 karakterlik tweetler değil.
4: Ve rezaletin daniskası! ''Gönderilen filmin kopyası şifreli'' dendi, ''şifre yok'' dendi. ''Film dijital formatta çekildi, geçen denedik sorun yoktu ama bugün (cumartesi / atlas) gösteremiyoruz'' diyerek 'Tutsak'ın gösterimi yalan oldu. üstelik film sunumluydu, daha da ilginci 'ek seans' gibi bir alternatif sunmayı bile düşünmediler. Teşekkürler IKSV. Geçen de filmin tersten başlatıldığı ve ancak 20dakika sonra sorunu gidermek için birşeyler yapıldığını okumuştum.
Aslında her seferinde sus içine at desem de yapamıyorum IKSV Istanbul'un kültür-sanat mafyası, bu sanırım artık kesinleşti, bizler nasıl olsa tek festivalimiz aman işte olur böyle dedikçe sanki her seferinde sorunlar daha da fazla artıyor gibime geliyor. İyi ya da kötü -neticede bu zevk meselesi- elbette onlarca filmi toparlamak, dağıtımcılarla görüşüp ülkeye getirmek kolay olay değildir, tüm bunları yapabildikleri için de önlerinde saygıyla eğliyorum, ama biraz özen gösterilip, baştan savurmacalık yapmasalar?
Gelelim film çemkirmelerime: (Bu kategoride IKSV'ye bok atma işlemi sona ermiştir, gerçi 1. maddedenin sonucu olarak genelde bunları seçmeye yönelsem de filmlerin kendi boktanlığından dem vurma niyetindeyim.)
WUTHERING HEIGHTS // UĞULTULU TEPELER
Festivalin benim için en büyük hayal kırıklılığıydı diyebilirim. Ağır aksak ilerleyen çekimler, bir ağaca zoomlanmış 5 dakikalık görüntüler (hayır efendim yönetmen burada bir şey anlatmıyor, bu bir Tarkovsky filmi değil hem) ve şiddetli içeriğiyle ciddi anlamda rahatsız oldum diyebilirim. Üstelik film bildiğin sıkıcıydı.
EN KONGELIG AFFEARE // YASAK AŞK
Yasak Aşk diye adlandırılan film öncelikli olarak yasak aşkı anlatmıyor. Film, tamamıyla, deli Danimarka Kralı ve ülkeyi yapmış olduğu reformlarla düzlüğe çıkaran kralın doktoru hakkında. Asıl anlatılmak istenilen yasak aşk ise metnin çok gerisinde kalmış, sadece kökü besleyen bir damar gibi. IKSV'nin anlattığının aksine ise tutklu-heyecan-cinsellik ve ihaneti 0 noktasındaydı. Gerçi bir not düşmenin de faydası var, orjinal ''Girl With The Dragon Tattoo''nun senaryosunu yazan adamdan ne beklenir ki?
TERRAFERMA // MEMLEKET
Çekilmiş olduğu mekanlar sonucu izlemeye karar vermiş olduğum bu İtalyan filmi aynı zamanda senaryosu ve hikayesindeki zenginliğiyle de beni etkiledi. Harita üzerinde bile yer almayan bir Akdeniz adasında geçen filmin ortasında iki farklı konu yer alıyor. Geçinmek için hayat şekillerini değiştiren bir anne-oğul, ergenlik çağında olan çocuğun kendi sorunları, adaya gelen turistlerle ilişkisi hikayenin birinci katmanını oluşturuken filmin ana teması olan 'İnsan Hakları' konusunun da gelişmesine katkıda bulunuyor. Afrika'dan Avrupa'ya kaçak gelmeye çalışan siyah vatandaşlar hakkında olan film aynı zamanda 'insanlık' kavramına da parmak basıyor. Boğulmak üzere olan insanı kurtarır mısınız? Yoksa hukuk ve kurallar size ne olursa olsun kaçak vatandaşlara yardım etmemenizi ön görüyorsa ne yaparsınız? Muallakta kalan sonu ve genel anlamda ilerleyen senaryo ise aslında açık konuşmam gerekirse insanları sömürmek için yazılmış, ağlak Türk dizilerinden farksız ama.
ALPS // ALPLER
Film için heyecanla bilet almamın en büyük sebebi bir Yunan yapımı olması değil, yönetmeninin aynı zamanda yolu Oscar'a kadar uzanan ''Dogtooth''un da başındaki Giorgos Lanthimos oluşuydu. Şimdi son zamanlarda bu laf da ağzına sakız oldu diyeceksiniz ama senaryoda hakkaten boşluklar vardı, hani bu yüzden ya bazı şeyler çok absürd kalıyo, ya abartı oluyor, ya da havada kalıyor. Bitmesi için dakikakları saydığım filmin absürd tarafları yönünden inanılmaz komik sahneleri de yok değildi, bu arada oyuncuların ilk filmden bile daha robotik bir şekilde hareket etmelerinden yola çıkarak bir sonraki filmin oyuncularının Çelik ve Çeliknaz olmasını tavsiye ediyorum Giorgos'a.
FAUSTUS
Sanırım film hakkında konuşmak için biraz daha bekleyip sindirmem lazım ama burda Poe'nun edebiyattaki teorisini savunmak zorundayım. ''Bir oturuşta bitirilmesi gerekir.'' Evet uzun filmlere dayanamıyorum. Tabii ki de uzun olduğu için kötü demiyorum filme, çarpıtmayın.
DER FLUSS WAR EINST EIN MENSCH // NEHİR BİR INSANDI
Filmi atlamış olmayayım diye şimdiden yazayım dedim! İzlediğim 5 yıldızlı nadir filmlerdendi. Gelecek günlerde 'on the road' teması üzerine bir şeyler yazmayı planladığımdan bunun içeriğini de o zamana saklıyorum.
BONSAI
#topsweetestmovies listesinde zirveye oynayan ''Bonsai'' bir Şili yapımı, sunumlu gösterimde filmin yapımcısı cuma akşamını partylemek yerine filme ayırdığımıza şaşırsa da gençlik aşkı, melankoli ve Marcel Proust göndermesi aslında güzel bir film izlemenin verdiği şaşkınlıkla (onca vasat film sonrası) insanın pek de hayal kırıklığı yaşamasına sebep vermiyor. Sevişmek, yatakta uzanmak sonrasında kitap okumak, ayaklarla oynaşmak tamamıyla bir Louis Garrel cilveleri olsa da onsuz da olabiliyormuş demek. Daha filmin başında sonunu öğrendiğimiz filmin en güzel yanı da zaten son gelene kadarki süreci keyifle izlemek, hatta sonunu bilmemiz bile sonu geldiğinde bizi şok etmekten ya da üzmekten alı koyamıyor. Hayattaki yalanlar üzerine de kurulmuş olan filmin çıkış noktası ise hali hazırda Türkçe'ye çevrilmiş ve yayınlanması beklenen bir Alejandro Zambra romanı.
MARINA ABRAMOVIC: THE ARTIST IS PRESENT // MA SANATÇI ARAMIZDA
Belgeselde Abramovic'in günlük yaşamına dair detaylar bulsak da asıl amacı MoMA için hazırlamış olduğu efsanevi retrospektife nasıl hazırlandığı ve sergileme aşamasında başından geçen olaylar üzerine kurulu. Sergi gerçekleşmeden kısa bir süre önce kendisini tanıdığım sanatçıyı MoMA'dayken izlemek en büyük hayalimdi desem abartmış olmam. Film izledikten sonra aklımda kalan tek şey ise şu, Fitaş salonunda bile kendisini izlerken tüylerimi diken diken eden kadın, sanki MoMA'nın içerisindeymişim gibi beni büyüleyen kurgu aslında gerçeğe dönüşseydi ne olurdu? Bu soruyu filmden sonra günlerce kendime sormaya devam ederken ise karşılaştığım şu blog aslında hislerime tercüman oldu diyebilirim: http://marinaabramovicmademecry.tumblr.com/
Festivalde izlediğim diğer filmler ''Elles'', ''Femme du Veme''den şurada, ''2 Days In New York'' hakkında şurada ve aynı zamanda ödül kazanan ''The Loneliest Planet''tan ise şurada bahsetmiştim.
31. Istanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31. Istanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Nisan 2012 Pazartesi
13 Nisan 2012 Cuma
THE LONELIEST PLANET
Not: Aşağıdaki yazı, travel guide 'Lonely Planet' review'ü değil, ''çoluk çocuğun eline kamera verirsen ortaya böyle bir sonuç çıkar'' temalı film sonrasında kaleme alınmış bir yazıdır.
40küsur yaşına gelmiş Rus asıllı Julia Loktev'in 2. uzun metraj filmi olan ''The Loneliest Planet'' aslında Nat Geo belgeselleri tadında, dolayısyla başta belirttiğim meşhur gezi rehberi kitabı benzetmesi de boşa değil. Yalnız filmde yer alan Gael Garcia Bernal ve partneri Hani Furstenberg ile uyumu (bknz gerçek hayatta bir çift olsalar tatlılıktan ölürlerdi) ve enfes Gürcistan doğa görselleri (bknz Instagram'a ne mal çıkardı) dışında pek de marifet yok, özellikle de 120 dakika sürdüğü düşünülünce!
Zaten çok az olan senaryoda zikredilen 3-5 cümleden anlıyoruz ki Latin kökenli Alex (GGB) ve ateşten daha kırmızı saçlarıyla #topsexiestchicalive listesinde zirveye oynayan Nica (HF) post-modern seyyahlardandır. Birçok ülke gezen ikilinin -ki aynı zamanda gelecek Kasım ayında da evlenecekler- yeni durağı ise komşu Gücistan'dır. Yanlarına tur rehberi Dato'yu (Bidzina Gujabidze) da alan ikili, dağ, bayır, çayır, çimen gezmeye başlar. Film de olsa aşklarından kıskançlığınız red alert vermeye başlarken film birden climactic anına ulaşıp her şey tepetaklak olur. Kuş uçmaz, kervan geçmez eski Sovyet dağlarında bir anda karşılarına üç yerli çıkar. Senaryonun iki boşluğu ve filmde daha sonra gerçekleşen olayları besleyen, ama anlamsız kalan olay da burada kopar.
Bir anda tüfeğini ikiliye uzatan yaşlı adamın hareketine, belki bilerek belki de o anda heyecanla kızın arkasına saklanarak tepki veren Alex, bir anlık aptallığının farkına varıp sonradan kendini silahın önüne atar. Olaydan sonra ise Alex ve Nica'nın arası pek de yolunda gitmez aslında. Zaten kuş kadar olan replikler hepten ortadan kaybolur. Ve muhteşem doğa harikası, sanırım ki Gürcistan'ın Pamukkale'si olan yerler de filmle ilerlemeye devam eder.
Ve iki boşluk...Yaşlı adam Amerikalı gençlere silah dayamadan önce Gato'yla konuşur, ancak konuşmaları bize verilmez, sadece Amerikalı oldukları lafı geçer. Daha sonra bunun nedenini Nica, Gato'ya sorduğunda yine olay geçiştirilir. İkinci olay ise Nica'nın Alex'e verdiği aşırı tepki ve bir anda kopma noktasına gelen ilişkileri. Gerçi bunu reflex şeklinde oluşmuş olması gereken erkeklik görevi kriterinin yoksunluğu nedeniyle sınavdan kalmış olabileceği ihtimalinin aslında büyük başarısızlık olmuş olabileceğini de düşünebilirsiniz.
Filmin sonuna doğru gerçekleşen ikinci climactic anda ise yine bir başarısızlık hikayesi var. Bu sefer Nica'dadır sıra. Bir anlamda biri istemeden, biri isteyerek, ya da ikisi de istemeden ama bilinçsizce birbirlerine ihanet etmiştir. Muallakta kalan sonunu da şu anda düşününce aslında güzel bir film bile diyebilir miyim diye de ikilemde kalmadım değil hani!
Rehber Gato'nunki dışında hiçbir şekilde background'ları hakkında bilgi edinmediğimiz ikilinin bu hikayesi ise Tom Bissell'in kısa hikayesi üzerine kurulmuş. Bir de onu okumalı.
PS: Filmin gösteriminden hemen önce yönetmen Julia pek bir mahçup ve heyecanlıydı. 'Türk'leri aşağılayan bir cümle geçtiği için beni affedin, ama tüm komşular birbirinin arkasından zaten konuşmaz mı?'' demesi de bence çok tatlıydı.
40küsur yaşına gelmiş Rus asıllı Julia Loktev'in 2. uzun metraj filmi olan ''The Loneliest Planet'' aslında Nat Geo belgeselleri tadında, dolayısyla başta belirttiğim meşhur gezi rehberi kitabı benzetmesi de boşa değil. Yalnız filmde yer alan Gael Garcia Bernal ve partneri Hani Furstenberg ile uyumu (bknz gerçek hayatta bir çift olsalar tatlılıktan ölürlerdi) ve enfes Gürcistan doğa görselleri (bknz Instagram'a ne mal çıkardı) dışında pek de marifet yok, özellikle de 120 dakika sürdüğü düşünülünce!
Zaten çok az olan senaryoda zikredilen 3-5 cümleden anlıyoruz ki Latin kökenli Alex (GGB) ve ateşten daha kırmızı saçlarıyla #topsexiestchicalive listesinde zirveye oynayan Nica (HF) post-modern seyyahlardandır. Birçok ülke gezen ikilinin -ki aynı zamanda gelecek Kasım ayında da evlenecekler- yeni durağı ise komşu Gücistan'dır. Yanlarına tur rehberi Dato'yu (Bidzina Gujabidze) da alan ikili, dağ, bayır, çayır, çimen gezmeye başlar. Film de olsa aşklarından kıskançlığınız red alert vermeye başlarken film birden climactic anına ulaşıp her şey tepetaklak olur. Kuş uçmaz, kervan geçmez eski Sovyet dağlarında bir anda karşılarına üç yerli çıkar. Senaryonun iki boşluğu ve filmde daha sonra gerçekleşen olayları besleyen, ama anlamsız kalan olay da burada kopar.
Bir anda tüfeğini ikiliye uzatan yaşlı adamın hareketine, belki bilerek belki de o anda heyecanla kızın arkasına saklanarak tepki veren Alex, bir anlık aptallığının farkına varıp sonradan kendini silahın önüne atar. Olaydan sonra ise Alex ve Nica'nın arası pek de yolunda gitmez aslında. Zaten kuş kadar olan replikler hepten ortadan kaybolur. Ve muhteşem doğa harikası, sanırım ki Gürcistan'ın Pamukkale'si olan yerler de filmle ilerlemeye devam eder.
Ve iki boşluk...Yaşlı adam Amerikalı gençlere silah dayamadan önce Gato'yla konuşur, ancak konuşmaları bize verilmez, sadece Amerikalı oldukları lafı geçer. Daha sonra bunun nedenini Nica, Gato'ya sorduğunda yine olay geçiştirilir. İkinci olay ise Nica'nın Alex'e verdiği aşırı tepki ve bir anda kopma noktasına gelen ilişkileri. Gerçi bunu reflex şeklinde oluşmuş olması gereken erkeklik görevi kriterinin yoksunluğu nedeniyle sınavdan kalmış olabileceği ihtimalinin aslında büyük başarısızlık olmuş olabileceğini de düşünebilirsiniz.
Filmin sonuna doğru gerçekleşen ikinci climactic anda ise yine bir başarısızlık hikayesi var. Bu sefer Nica'dadır sıra. Bir anlamda biri istemeden, biri isteyerek, ya da ikisi de istemeden ama bilinçsizce birbirlerine ihanet etmiştir. Muallakta kalan sonunu da şu anda düşününce aslında güzel bir film bile diyebilir miyim diye de ikilemde kalmadım değil hani!
Rehber Gato'nunki dışında hiçbir şekilde background'ları hakkında bilgi edinmediğimiz ikilinin bu hikayesi ise Tom Bissell'in kısa hikayesi üzerine kurulmuş. Bir de onu okumalı.
PS: Filmin gösteriminden hemen önce yönetmen Julia pek bir mahçup ve heyecanlıydı. 'Türk'leri aşağılayan bir cümle geçtiği için beni affedin, ama tüm komşular birbirinin arkasından zaten konuşmaz mı?'' demesi de bence çok tatlıydı.
11 Nisan 2012 Çarşamba
HAYAT SANA GÜZEL- JULIE DELPY!
Gwyneth Paltrow ve Lisa Kudrow'un girmiş olduğu kimyasal etkileşim sonrasında ortaya çıkan Julie Delpy oyunculuğunun B Side'ında ise KristenWiig ve Woody Allen'dan ilham alınmış bir senaryo yazarlığı bulunuyor.
Romantizmin tatlıktan tavan yaptığı ''Before Sunrise'', ''Before Sunset''ler dışında bir de adamın altına yaptıracak komiklikte ve politik göndermeli ''2 Days in Paris'' ve ''2 Days in New York'' (31. Istanbul Film Festivali'nde gösterimi yapıldı) eklenince aslında demek istediklerim daha rahat anlaşılıyor.
Aslında bu yazı, Fransız oyuncunun ne yazarlık ne de oyunculuk yönünü eleştirmek ya da tartışmak için yazıldı. Sadece 'sizce de bu hayata Julie Delpy olarak gelseydik herşey daha güzel olmaz mıydı?'' mottosundan yola çıkılarak birşeylerin size aktarılması planlandı.
Muhtemelen bir pazar sabahı aldığı baget ekmeği eve götürürken karnı çok acıkmıştır ve başka bir cafe'ye girip kendine bir adet croissant almıştır, yolda onu yiye yiye yürüken önü sepetli biiskletiyle Godard ona çarpmıştır, böylece ''King Lear''da oynaması için teklif alıp daha kariyerin başında Woodye Allen'la da aynı filmde yer almanın haklı gururunu taşımıştır. Juliette Bincohe ve ''Mauvais Sang''dan bahsetmiyorum bile.
Senaristliğini üstlendiği çoğu filmde ise kendi özel hayatından parçaların yer aldığını da görüyoruz, ''Before Sunrise''da Amerika'daki okulundan dönen Celine, ''2 Days in Pairs''te de öz anne ve babasını karakteri Marion ile de paylaştı, '68 sonbaharı Fransız Sokak Devrimler'ini ve ebeveynlerinin o günlerde ne yaptıklarını bize sunan Delpy büyük ihtimalle boş zamanlarında bolca eski albümleri karıştırıp, eline bir ses kaydedici alıp babasını konuşturuyordur.
Aslına bakarsanız Delpy'nin pek boş vakti olduğunu da sanmıyorum. Üçüncü kez Ethan Hawke ile kamera karşısına geçmek için sabırsızlanan Delpy önce projeler bulup onları hayata geçirmek için uğraşırken sonra da onlara devam filmi yaparken hayat zaten akıp gidiyordur. Eminim ki özellikle ''Sunrise-Sunset' serisini izlerken ''eğer bu film kitap olsaydı, tüm repliklerin altınız çizmiştim'' demişsinizdir, dolayısyla böyle şahane senaryolar yaratmak ya da onlara katkıda bulunmak pek de kolay olmasa gerek. Akışkanlık konusuda Tutku'nun kremasından daha ahengli olan senaryo, gerçek hayatın birebir kopyası gibiydi. Hani mimetic anlayış ölmüştü?
Güzellikte Marion Cotillard'ın seksilikte de Ludivine Sagnier'in eline belki su dökemez; (gerçi ilk fotoğrafta da Jessica Chastain havası da yok değil) ama gün geçtikçe bu kadına ısınma katsayımın neyle alakalı olduğunu da çözmüş değilim, ya da inatla -basit ama akıllıca oluşturmuş olduğu senaryoların beni etkileyen tek neden olabileceğini görmezden gelmek istiyorum. Belki de hala Celine karakterini baştaki iki isimden birinin değil de Delpy'nin canlandırmasından dolayı haklı bir burukluk taşıyorumdur. Fakat yine de hayatın bir kısmını Paris'te bir kısmını Los Angels'da yaşarak geçirmek, croissant ile beslenmek, sadece senaryo yazmak, okumak ve onları filme çekmeyi düşünerek zaman geçirmek bir de babanın dizi dibinde 60ları dinlemek dünyanın en cool şeyi olsa gerek! Seks maceralarından bahsetmiyorum bile. Sahi acaba senaryo ve gerçeklik ikilisi bu tema söz konusu olduğunda hangi tarafa daha yakın duruyor Delpy filmlerinde?
Romantizmin tatlıktan tavan yaptığı ''Before Sunrise'', ''Before Sunset''ler dışında bir de adamın altına yaptıracak komiklikte ve politik göndermeli ''2 Days in Paris'' ve ''2 Days in New York'' (31. Istanbul Film Festivali'nde gösterimi yapıldı) eklenince aslında demek istediklerim daha rahat anlaşılıyor.
Aslında bu yazı, Fransız oyuncunun ne yazarlık ne de oyunculuk yönünü eleştirmek ya da tartışmak için yazıldı. Sadece 'sizce de bu hayata Julie Delpy olarak gelseydik herşey daha güzel olmaz mıydı?'' mottosundan yola çıkılarak birşeylerin size aktarılması planlandı.
Muhtemelen bir pazar sabahı aldığı baget ekmeği eve götürürken karnı çok acıkmıştır ve başka bir cafe'ye girip kendine bir adet croissant almıştır, yolda onu yiye yiye yürüken önü sepetli biiskletiyle Godard ona çarpmıştır, böylece ''King Lear''da oynaması için teklif alıp daha kariyerin başında Woodye Allen'la da aynı filmde yer almanın haklı gururunu taşımıştır. Juliette Bincohe ve ''Mauvais Sang''dan bahsetmiyorum bile.
Senaristliğini üstlendiği çoğu filmde ise kendi özel hayatından parçaların yer aldığını da görüyoruz, ''Before Sunrise''da Amerika'daki okulundan dönen Celine, ''2 Days in Pairs''te de öz anne ve babasını karakteri Marion ile de paylaştı, '68 sonbaharı Fransız Sokak Devrimler'ini ve ebeveynlerinin o günlerde ne yaptıklarını bize sunan Delpy büyük ihtimalle boş zamanlarında bolca eski albümleri karıştırıp, eline bir ses kaydedici alıp babasını konuşturuyordur.
Aslına bakarsanız Delpy'nin pek boş vakti olduğunu da sanmıyorum. Üçüncü kez Ethan Hawke ile kamera karşısına geçmek için sabırsızlanan Delpy önce projeler bulup onları hayata geçirmek için uğraşırken sonra da onlara devam filmi yaparken hayat zaten akıp gidiyordur. Eminim ki özellikle ''Sunrise-Sunset' serisini izlerken ''eğer bu film kitap olsaydı, tüm repliklerin altınız çizmiştim'' demişsinizdir, dolayısyla böyle şahane senaryolar yaratmak ya da onlara katkıda bulunmak pek de kolay olmasa gerek. Akışkanlık konusuda Tutku'nun kremasından daha ahengli olan senaryo, gerçek hayatın birebir kopyası gibiydi. Hani mimetic anlayış ölmüştü?
Güzellikte Marion Cotillard'ın seksilikte de Ludivine Sagnier'in eline belki su dökemez; (gerçi ilk fotoğrafta da Jessica Chastain havası da yok değil) ama gün geçtikçe bu kadına ısınma katsayımın neyle alakalı olduğunu da çözmüş değilim, ya da inatla -basit ama akıllıca oluşturmuş olduğu senaryoların beni etkileyen tek neden olabileceğini görmezden gelmek istiyorum. Belki de hala Celine karakterini baştaki iki isimden birinin değil de Delpy'nin canlandırmasından dolayı haklı bir burukluk taşıyorumdur. Fakat yine de hayatın bir kısmını Paris'te bir kısmını Los Angels'da yaşarak geçirmek, croissant ile beslenmek, sadece senaryo yazmak, okumak ve onları filme çekmeyi düşünerek zaman geçirmek bir de babanın dizi dibinde 60ları dinlemek dünyanın en cool şeyi olsa gerek! Seks maceralarından bahsetmiyorum bile. Sahi acaba senaryo ve gerçeklik ikilisi bu tema söz konusu olduğunda hangi tarafa daha yakın duruyor Delpy filmlerinde?
9 Nisan 2012 Pazartesi
BELLE DE JOUR: JOANNA KULIG
Genellikle ülkesi yapımlarından olan Polonya filmlerinde yer alan Joanna Kulig 2 mainstream sayılabilecek işte yer aldıktan sonra kanımca daha çokça bizi meşgul edecek gibi. 'Hansel ve Gretel'in yeniden çekiminde yer alması da su yolunun başlangıcı gibi! 'The Woman In The Fifth' ve 'Elles'de karşımıza çıkan Kulig'in bu iki filmi de 31. Istanbul Film Festivali'nde gösterildi. Üstelik her ikisinde de büyük isimlerle çalışıp baş rollerde (birinde evet diğerinde gibi)yer aldı.
Lara Stone ile yarıştırabilecek büyüklükteki göğüsleri, sapsarı saçları ve beyaz teniyle de yine #modelofthemoment 'un Leh ikizi gibi. Bu arada Leh olmanın getirilerini (ya da sterotipleştirilmesinden ötürü tam aksi mi?) her iki filminde de kullanan #belledejour birinde aksanı ve konuşmasıyla Fransa'da kaybolan Amerikalıyı etkilemeyi başarırken diğerinde de Batı'da çalışan fahişe Doğu Bloklu karakterinde.
Kristin Scott Thomas ve Ethan Hawke'un baş rolünde bulunduğu ve bilinç altı ve akıl oyunları temalı 'The Woman In The Fifth'te Paris banliyölerinde derme çatma bir otelin Türk işletmecisinin sevgilisi olarak kendini gösteren Kulig 'Elles'de ise Juliette Binoche ile karşı karşıya oynayarak -hem de bayaa samimi- zaten oyuna 2-0 önden başlıyor.
Erasmusla Fransa'ya gelen Alicja herşeyini çaldırıktan sonra kendine bir yer aramaya başlar. Göğüslerini görmek isteyen adamı reddettikten sonra aslında kaçarı olmadığını anladığında yoluna fahişe olarak devam eder.Elle dergisi için makale hazırlayan Anne (J Bincohe)'in ise buluştuğu iki fahişeden biri Alicija'dır. Otel odasında gerçekleşen buluşma gecenin sonuna doğru 'Les Amours Imaginaires'de de karşımıza çıkan 'Pass This On' (The Knife) 'un çalmasıyla beraber de bir hayli ateşli olmaya başlar.
İtiraf etmeliyim ki tıpkı Lea Seydoux gibi onu da izlemek çok keyifli.
Lara Stone ile yarıştırabilecek büyüklükteki göğüsleri, sapsarı saçları ve beyaz teniyle de yine #modelofthemoment 'un Leh ikizi gibi. Bu arada Leh olmanın getirilerini (ya da sterotipleştirilmesinden ötürü tam aksi mi?) her iki filminde de kullanan #belledejour birinde aksanı ve konuşmasıyla Fransa'da kaybolan Amerikalıyı etkilemeyi başarırken diğerinde de Batı'da çalışan fahişe Doğu Bloklu karakterinde.
Kristin Scott Thomas ve Ethan Hawke'un baş rolünde bulunduğu ve bilinç altı ve akıl oyunları temalı 'The Woman In The Fifth'te Paris banliyölerinde derme çatma bir otelin Türk işletmecisinin sevgilisi olarak kendini gösteren Kulig 'Elles'de ise Juliette Binoche ile karşı karşıya oynayarak -hem de bayaa samimi- zaten oyuna 2-0 önden başlıyor.
Erasmusla Fransa'ya gelen Alicja herşeyini çaldırıktan sonra kendine bir yer aramaya başlar. Göğüslerini görmek isteyen adamı reddettikten sonra aslında kaçarı olmadığını anladığında yoluna fahişe olarak devam eder.Elle dergisi için makale hazırlayan Anne (J Bincohe)'in ise buluştuğu iki fahişeden biri Alicija'dır. Otel odasında gerçekleşen buluşma gecenin sonuna doğru 'Les Amours Imaginaires'de de karşımıza çıkan 'Pass This On' (The Knife) 'un çalmasıyla beraber de bir hayli ateşli olmaya başlar.
İtiraf etmeliyim ki tıpkı Lea Seydoux gibi onu da izlemek çok keyifli.
15 Mart 2012 Perşembe
FESTİVAL'DEN...
31. Kez şehre dönmeye hazırlanan İstanbul Film Festivali için yeniden panik halinde, heyecanla, ''ııh nasıl yapsam da listeme bir-iki film daha sıkıştırsam'' vakti gelmiştir. Cumartesi günü genel olarak satışa çıkacak biletler için uzun kuyruklar, ardından da 31 Mart-15 Nisan arasında elinde Starbucks kahveleri ile Atlas'a koşuşan bir sürü insanla karşılaşma zamanı.
Elbette liste yapmasına bayılan biri olaraktan Festival'in ''bence en iyi 10'unu'' seçme hakkını da kendime veriyorum. Aslında işin argosuna kaçacak olursam seçmiş olduğum 15 filmden ağzımın sularını şapur şupur akıtanları bir araya getirdim diyeyim.
Yıl içerisinde Ryan Gosling ile çekmiş olduğu film vizyona girmeden önce festival sayesinde ona karşı olan özlem son buluyor. Geçtiğimiz sene Ludivine Sagnier'le ''Devil Wears Prada''nın gerilim/ suç versiyonu ''Crime D'Amour''la Festivalde izlediğimiz Kristin Scott Thomas ''La Femme de Veme'' (Gizemli Kadınlar) için ise bu sefer Ethan Hawke ile çalıştı, üstelik hikaye yeniden gerilim türünde.
Goethe'nin efsanevi karakteri ''Faust'' bir kez daha sinemaya konuk oluyor, üstelik bu sefer Rus yönetmen Alexander Sokurov ile.
Filmleri -benim gibi- genelde oyuncuları için seçenler için yeni bir fırsat. Juliette Binoche ''Copie Conforme'' sonrası bir kez daha yurdum festivallerine konuk oluyor. Bu sefer ''Elles''(Kadınlar) ile. Fahişelik yapan bir öğrencinin dramını izleyeceğimizi tahmin ettiğim film aynı zamanda bana geçtiğimiz yaz okuduğum ''Telekız'' romanını hatırlatıyor. Orda da ana karakter fahişelik yapan bir master-öğrencisi / üniversite hocasıydı.
Giorgos Lanthimos'un bir önceki filmi Oscar'lara kadar uzanan ''Dogtooth''idi . Hatırlarsanız izole olmuş bir hayat ve 3 kardeş şehirden uzak bir yerde aileleriyle yaşıyordu. Babaları dışında şehre gidip gelenin olmadığı gibi cinsellik dahi her türlü gündelik ihtiyaçları bile kendi aralarında karşılayacak kadar reel dışıydılar. ''Alpies'' (Alpler) ile yeniden akışkan kanlarımızı dondurmaya hazırlanmalıyız gibi hissediyorum. (Gerçi mayınlı bölge filmi ''Michael'' dururken?)
''Before Sunset'' ve ''Before Sunrise''. Tüm zamanların en tatlı duygusal / romantik filmlerinden sanırım. Lisa Kudrow ya da Gwyneth Paltrow'u aslında o filmlerde yer alan kadın oyuncu Julie Delpy yerine biçilmiş kaftan olarak düşünsem de Oscar adaylığı bulunan zat benzer temalarda filmler üretmeye devam ediyor. ''Paris'te 2 Gün'' filminden sonra şimdi de ''2 days in New York'' (New York'ta 2 Gün) zamanı. Unutmadan, film festival kapsamında Akbank Gala'ları başlığı altında.
Kesinlikle Top 10 listemin zirvesinde yer alan film ise Marina Abramovic belgeseli ''M.A. Sanatçı Aramızda''. Bence çağdaş sanat ve post-modern dünyanın en büyük temsilcisi olan sanatçının uzaktan da olsa yaptıklarının içine girebilecek olma hissi bile beni heyecanlandırıyor. ''Keşke New York'ta olsaydım da -performans sanatı- olarak icra ettiği işini? -sessizce masa başında oturup sabah 9-akşam5 konukları ağırlamasını- görebilseydim. Bu anlamda gösterileri içinde ''bedenini'' fazlaca kullanan Abramovic bence yine geçtiğimiz yaz okuduğum ''Başyapıt'' kitabına da ilham vermiş.
Bronte kardeşlerin Emily'sinin tek romanı ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler) bir kez daha vizyona uyarlandı. Oyuncu kadrosu beni hayal kırıklığına uğratsa da yönetmeni ''Fish Tank''i de çeken Oscar'lı Andrea Arnold. Yine de lezziz edebi eserlerin sinemaya uyarlanması beni her zaman heycana sürüklemiştir. Kendisini pek sevmesem de bir Keira Knightley görmek isterdik sanırım değil mi ?
Aşk, seks, skandal, tarih ve kraliyet sarayları. Benim için daha merak uyandıran bir kurgu olamaz sanırım. Nikolaj Arcel filmi olan ''En Kongelig Affaere'' (Yasak Aşk) ise işte tüm bunları barındırdığından enfes. İsveç yapımı ''Girl With The Dragon Tattoo''yu yazan kişinin yönettiği film Danimarka saraylarında geçiyor. Üstelik bir de ''three some love'' da eklenmiş hikayeye. 2 Adam 1 Kadın. Bakalım aşk çekilir mi aradan?
Kimi filmler vardır hikayesi ve oyuncularından fazla geçmiş olduğu coğrafya nedeniyle izleyiciyi / en azından beni kendine çeker.''Der Fluss War Einst Ein Mensch'' (Nehir Bir Insandı) da tam da buna örnek. Sırt çantanızı hazırlayın. Yolculuk Güney Afrika'ya.
Kristin Scott Thomas ve Juliette Binoche dışında festivalin üçüncü kraliçesi Isabelle Huppert. Sizin anlicağınız bir Charlotte Rampling eksik. Geçtiğimiz sene ''Copacabana'' filmiyle festivalde bulunan -üstelik açılış filmiydi- Huppert bu sefer ''Captive'' (Tutsak) la aramızda. Filipinler'de geçen filmin konusu teröristler tarafından tutsak alınan turist grup olarak geçse de, yani bir bakıma sıkıcı bir şeyler izleyebileceğimizi sezsem de god saves Huppert.
ve Plus 1. Ben maalesef programa bir türlü yerleştiremesem de Akbank Galaları kapsamında yer alan ''Les Infideles'' (Sadakatsizler) de festivalin hit filmlerinden.7 farklı yönetmen tarafından oluşturulan 7 farklı hikaye. Yönetmenler arasında ''The Artist''ten Michael Hazanavicius ve Jean Dujardin de bulunuyor.
Elbette liste yapmasına bayılan biri olaraktan Festival'in ''bence en iyi 10'unu'' seçme hakkını da kendime veriyorum. Aslında işin argosuna kaçacak olursam seçmiş olduğum 15 filmden ağzımın sularını şapur şupur akıtanları bir araya getirdim diyeyim.
Yıl içerisinde Ryan Gosling ile çekmiş olduğu film vizyona girmeden önce festival sayesinde ona karşı olan özlem son buluyor. Geçtiğimiz sene Ludivine Sagnier'le ''Devil Wears Prada''nın gerilim/ suç versiyonu ''Crime D'Amour''la Festivalde izlediğimiz Kristin Scott Thomas ''La Femme de Veme'' (Gizemli Kadınlar) için ise bu sefer Ethan Hawke ile çalıştı, üstelik hikaye yeniden gerilim türünde.
Goethe'nin efsanevi karakteri ''Faust'' bir kez daha sinemaya konuk oluyor, üstelik bu sefer Rus yönetmen Alexander Sokurov ile.
Filmleri -benim gibi- genelde oyuncuları için seçenler için yeni bir fırsat. Juliette Binoche ''Copie Conforme'' sonrası bir kez daha yurdum festivallerine konuk oluyor. Bu sefer ''Elles''(Kadınlar) ile. Fahişelik yapan bir öğrencinin dramını izleyeceğimizi tahmin ettiğim film aynı zamanda bana geçtiğimiz yaz okuduğum ''Telekız'' romanını hatırlatıyor. Orda da ana karakter fahişelik yapan bir master-öğrencisi / üniversite hocasıydı.
Giorgos Lanthimos'un bir önceki filmi Oscar'lara kadar uzanan ''Dogtooth''idi . Hatırlarsanız izole olmuş bir hayat ve 3 kardeş şehirden uzak bir yerde aileleriyle yaşıyordu. Babaları dışında şehre gidip gelenin olmadığı gibi cinsellik dahi her türlü gündelik ihtiyaçları bile kendi aralarında karşılayacak kadar reel dışıydılar. ''Alpies'' (Alpler) ile yeniden akışkan kanlarımızı dondurmaya hazırlanmalıyız gibi hissediyorum. (Gerçi mayınlı bölge filmi ''Michael'' dururken?)
''Before Sunset'' ve ''Before Sunrise''. Tüm zamanların en tatlı duygusal / romantik filmlerinden sanırım. Lisa Kudrow ya da Gwyneth Paltrow'u aslında o filmlerde yer alan kadın oyuncu Julie Delpy yerine biçilmiş kaftan olarak düşünsem de Oscar adaylığı bulunan zat benzer temalarda filmler üretmeye devam ediyor. ''Paris'te 2 Gün'' filminden sonra şimdi de ''2 days in New York'' (New York'ta 2 Gün) zamanı. Unutmadan, film festival kapsamında Akbank Gala'ları başlığı altında.
Kesinlikle Top 10 listemin zirvesinde yer alan film ise Marina Abramovic belgeseli ''M.A. Sanatçı Aramızda''. Bence çağdaş sanat ve post-modern dünyanın en büyük temsilcisi olan sanatçının uzaktan da olsa yaptıklarının içine girebilecek olma hissi bile beni heyecanlandırıyor. ''Keşke New York'ta olsaydım da -performans sanatı- olarak icra ettiği işini? -sessizce masa başında oturup sabah 9-akşam5 konukları ağırlamasını- görebilseydim. Bu anlamda gösterileri içinde ''bedenini'' fazlaca kullanan Abramovic bence yine geçtiğimiz yaz okuduğum ''Başyapıt'' kitabına da ilham vermiş.
Bronte kardeşlerin Emily'sinin tek romanı ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler) bir kez daha vizyona uyarlandı. Oyuncu kadrosu beni hayal kırıklığına uğratsa da yönetmeni ''Fish Tank''i de çeken Oscar'lı Andrea Arnold. Yine de lezziz edebi eserlerin sinemaya uyarlanması beni her zaman heycana sürüklemiştir. Kendisini pek sevmesem de bir Keira Knightley görmek isterdik sanırım değil mi ?
Aşk, seks, skandal, tarih ve kraliyet sarayları. Benim için daha merak uyandıran bir kurgu olamaz sanırım. Nikolaj Arcel filmi olan ''En Kongelig Affaere'' (Yasak Aşk) ise işte tüm bunları barındırdığından enfes. İsveç yapımı ''Girl With The Dragon Tattoo''yu yazan kişinin yönettiği film Danimarka saraylarında geçiyor. Üstelik bir de ''three some love'' da eklenmiş hikayeye. 2 Adam 1 Kadın. Bakalım aşk çekilir mi aradan?
Kimi filmler vardır hikayesi ve oyuncularından fazla geçmiş olduğu coğrafya nedeniyle izleyiciyi / en azından beni kendine çeker.''Der Fluss War Einst Ein Mensch'' (Nehir Bir Insandı) da tam da buna örnek. Sırt çantanızı hazırlayın. Yolculuk Güney Afrika'ya.
Kristin Scott Thomas ve Juliette Binoche dışında festivalin üçüncü kraliçesi Isabelle Huppert. Sizin anlicağınız bir Charlotte Rampling eksik. Geçtiğimiz sene ''Copacabana'' filmiyle festivalde bulunan -üstelik açılış filmiydi- Huppert bu sefer ''Captive'' (Tutsak) la aramızda. Filipinler'de geçen filmin konusu teröristler tarafından tutsak alınan turist grup olarak geçse de, yani bir bakıma sıkıcı bir şeyler izleyebileceğimizi sezsem de god saves Huppert.
ve Plus 1. Ben maalesef programa bir türlü yerleştiremesem de Akbank Galaları kapsamında yer alan ''Les Infideles'' (Sadakatsizler) de festivalin hit filmlerinden.7 farklı yönetmen tarafından oluşturulan 7 farklı hikaye. Yönetmenler arasında ''The Artist''ten Michael Hazanavicius ve Jean Dujardin de bulunuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











