Paralel evren ya da Dünya dışında yaşam olan her hangi başka bir yer varsa kesinlikle ora ziyaret edilmeli diye düşünüyorum zira Florence + The Mchine ve Coldplay'in son albümleri burada kaydedilmiş olamaz.
2000li yılların en cool indie / soul albümü ''Lungs''ı yayınlayan Florence Welch kısa zamanda adını her tarafta duyurmaya başladı. Welch'ten etkilenen Gucci tur kıyafetlerini dikti, Chanel'den Lagerfeld ondan ilham aldı ve 2012 S/S defilesinde podyuma onu çıkarttı, üstelik yürümek için değil şarkı söylemek için. İlk albümü ile İngiltere'de zirveye çıkan Welch ve grubu aynı zamanda Amerika'da Billboard'un alternatif listelerinde de ilk üçe girmeyi başardı. Ve sırada ''Ceremonials'' grubun İngiltere'deki başarısında bir değişim yok, Amerika'da yine alternatif listelerinin zirvesinde ama mainstream top 200de bir önceki albüme göre 8 basamaklık bir sıçrayış mevcut artık ilk 10da ve 6 numarada.
İlk albümdeki indie / pop / rock havası yine soul müzikle birleşmiş ama bu sefer daha sofistike üstelik. Açılış parçası ''Only It For a Night'' ve ilk single ''What the Water Gave Me'' kesinlikle albümün başka bir Dünya'da kaydolabilme ihtimalinin kanıtı. Gizemli ve büyüleyici. İkinci single ''Shake It Out''ta ise vokali hiç olmadığı kadar görkemli ve aristokratik. Albümün en pop şarkısı ''Lover to Lover''ın aksine puslu günlerin şarkısı ''Breaking Down'' ve görkemli müziği sanki koskoca bir orkestranın parçasını 3 dakikalık bir şarkıya sığdırdığı fantastik isimli ''Seven Devils''. Hangi biri favorimdi benim ?
Netice itibariyle yılın hem en büyüleyici albümü hem de en iyi ikinci albümüne imza atmış. Üstelik şarkıların hepsinde de Welch imzası var.
Sırada 3 yıl aradan sonra coşkulu dönüş yapan Coldplay ve sevimli uzaylılara verebilebilecek bir isimle ''Mylo Xyloto'' var. Albümün açılışına ve 3er4er şarkı arayla serpiştirmiş oldukları yarım dakikalık enstürmantal şarkılarla kanımca beyni yormama sebepli işlemi de tuttum. ''Hurts Like Heaven'' gibi sert bi şarkıyla açılan albüm aynı zamanda ikinci single olan soft ve sakinleşirici ''Paradise'' ile devam etmekte. Elektro altyapılı rock albümü olmasına rağmen genel anlamda soft ilerleyen albümün en şaşırtıcı yanı ise Rihanna düeti ''Princess of China''.
Kimi zaman uyuşukluğa kaçan soft havalı albümün en fazla sevdiğim yanı ise her şarkı isminin bile kendi başına ve genel olarak toparlandığında bir şeyler anlatıyor olması. Kimi zaman protest, biraz duygusal ama optimist tıpkı soundu gibi. Yılın favorilerinden ve beklediğimize deymiş gibi.
16 Kasım 2011 Çarşamba
12 Kasım 2011 Cumartesi
GÜÇ SEMBOLÜ: EVİMİZ HOLLYWOOD'DA
Sanırım festivaller dışında ve şans eseri izleyip de filmini beğendikten sonra yönetmenini daha iyi tanıyabilmek açısından seyretmek istediğim diğer filmleri de saymazsak bir filmi seçmemde en büyük etken oyuncular. Ancak bazen öyle yapımlar oluyor ki, zaten kendisine seyirciyi sırf oyuncu kadrosuyla çekmeyi başarıyor, bazen senaryo o kadronun altında ezilirken bazen de bu kadroyla ancak böyle bir hikaye mi yazmışlar diyebiliyoruz. Bazen de senaryoyu yüceltip here comes the comboooooo !
Kuşkusuz geçtiğimiz yaz vizyona giren ''Horrible Bosses'' Evimiz Holloywood'da temalı bir yazı için en iyi örneklerden. Senaryosu klasik bir salak ile avanak ikilisinin yapabileceği türden şeylerden oluşma bir hikayeden çıkıverse de çok sığ bir komedi olsa da kadrodaki her oyuncunun hareketleri inanılmazdı. Komedi filmlerinin olmazsa olmazı Jennifer Aniston yetmezmiş gibi Collin Farrel ve Kevin Spacey de filmin Jason Batemen, Charlie Day ve Jason Sudeikis'den oluşan normal kadrosuna eklenince ortaya karışık ünlülü bir pizza gelmekte. Rolleri daha az da olsa filmin en komik yanlarını yine o büyük üçlü götürse de aslında bence senaryoyu devleştiren isimler oyuncular burada.
Yakın geçmişte vizyona giren bir diğer komedi de son yıllarda seyretmiş olduğum en kaliteli romantik-komedilerin başında geliyordu sanırım. Akıllıca yazılmış espriler, sıkmayan konu ve yıldız kadrosuyla da birleşince sonuçta AA alabilen yapıma dönüşüyor. Bahsettiğim film ''Crazy Stupid Love''un kadrosunda Julianne Moore, Ryan Gosling, Emma Stone, Kevin Bacon ve Marissa Tomei'in yanı sıra komedi filmlerinin beyni Steve Carell'ı da bulunuyordu. Zaten sanırım Carell'ın oynayıp bizlerin burun kıvırabileceği pek de komedi filmi yoktur. Ama yine de tüm dev isimlerin yanı sıra ''tatlı aşıklar'' mesajıyla Hollywood'un yeni gözdesi Emma Stone ve womanizer karakteriyle Ryan Gosling favorimdi. Üstelik bunu Moore'un oynadığı bir film için söylüyorum.
Ve ''Contagion''. Kate Winslet'ın IMDb sayfasında filmi gördüğüm ilk günden beri ''heycans tavan'' şeklinde beklediğim film fragmanından da pek bir şey anlamadığımdan daha da körüklenmişti. Son 20 yılın en gözde üç kadını Kate Winslet, Gwyneth Paltrow ve Marion Cotillard'ı bir araya getiren filmin erkek kadrosu kızların gücü altında ezilse de Matt Damon, Jude Law ve Laurence Fishburne de yavan isimler sayılmaz neticede. Film aslında en olabilecek ve sıradan bir konu üstünde yoğunlaşıyor, zaten ilgimi çeken yanı da reel bir olayı sonuna kadar bu şekilde işin içine fantastik öğeler karıştırmadan devam ettirmeleri. Senaryo ve hikaye sakin sularda devam ederken bir anda da korku gerilim ve endişe hisleri de yine bizlerde uyandırtılan dürtülerden. Modern Çağın kahramanlık destanı da diyebileceğimiz bir metne de sahip olan filmin asıl - en büyük kahramanı - da *spoiler* filmin yıldız kadrosundan her hangi biri olmaması da ilginç ve dikkat çekici kanımca. Saydığım isimlerin hemen hemen hiç biri Kate- Damon ve Damon-Paltrow dışında bir araya gelmeseler de böyle bir kadronun aynı afişte yer almasının bende uyandırdğı hissi kelimelere dökemem sanırım. Kadroda bu denli dev isimler yer almasaydı kalkıp sinemaya gider miydim veya filmi beğenir miydim orası da meçhul sanırım.
Woody Allen ! Kamerasını Avrupa'ya taşıdığından bu yana - ki Amerika için de aksini söylemek imkansız olsa da - muhteşem oyuncu kadrolarını, enfes şehir manzaralarını ve A kalite eğlenceyi sinema salonlarına getirdiği bence çok açık. ''Midnight in Paris'' projesini duyurduğum günden beri yine heyecanın ve merakın film setinden karelerin ve dedikoduların internete düşmesiyle de perçinlenen bir süreçten bahsediyoruz. Baş roldeki iki ana karekterin Owen Wilson ve Rachel McAdams'ın hayal kırıklılığı yarattığı filmin başlı başına üç heyecan yaratan öğesi Paris, Carla Bruni ve Marion Cotillard'dı. Nasıl ki Penelope ve Javier'siz bir Barcelona düşünülemezse Eiffel Kulesinin, Marion'un ve son yıllardaki magazin akımına bakacak olursak da Bruni'siz bir Paris düşünülemezdi. Kathy Bates, Adrian Brody ve Michael Sheen'in de filmde yer alması tabiki de extra artı değerlerden. NewComers olarak gösterilen ve benim son dönemdeki favorilerimden Lea Seydoux'un katkısı bile muhteşemdi, üstelik bence o bile baş roldeki oyunculardan daha iyiydi. 20li yılları sevmemden ötürü mü Fitzgerald'a Hemingway'e Stein'a, Picasso ve Dali'ye ekstra sevgi ve saygı göstermemden midir bilmem ama filmin modern peri masallarından farksız olduğu açık ve net. ''Gece yarıları sadece korkuya değil, eğlenceye, gizeme ve hayallere de açıktır'' temasını bizlere en iyi şekilde anlattıran filmi kesinlikle sevmemin ve bayılmamın nedeni de hayallerimi süsleyen 3 hikayeden birinin bu filmde işlenmiş olması. Diğer ikisi de kısmen ''Immortals'' ve ''Factory Girl''de işlense de umarım hayallerim gerçekleşir.
Aslında iş zengin kadroya gelince bunun tadı en güzel romantik komedilerde çıkıyor. Bütün Hollywood'u bir araya getiren ''Valentine's Day'' ve kısmen de olsa ''He's Not Just Into You'' sanırım demek istediğimi anlatan cinsten. ''Love Actually'' ve ''Mona Lisa Smile'' da bunlardan bir kaçı yine. Özellikle son Harry Potter filmlerini de atlamamalıyım sanırım. Henüz seyretme şansına ulaşamadığım ''Melancholia'' da aslında bu filmlerden bir diğeri.
Filmleri sıralarken elbet aklımdan uçup giden başkaları da olmuştur, ama demek istediğim başka şeyler de var. Bu gibi filmerin en sevdiğim bir diğer yanı ise afişler. Tüm karakterlerle ayrı ayrı yapılan afişlerin yanı sıra, küçük karelerde bir araya gelinen ve üstünde tüm o isimlerin yazdığı ana afişler. İşte o kağıt parçasından fışkıran gücün hazzı. Sanırım bende etki yaratan en büyük kısmı bundan kaynaklanıyor. Üstelik bir de bu filmlerin galaları ya da Cannes'da gerçekleşen photo call'ları var ki. Bence onlar daha da reel.
Bir de muhteşem dörtlü aşk hikayelerinin anlatıldığı 4 yıldız oyuncuyu bir araya getiren filmler vardır ki bence o da başka bir post konusu olabilir.
Kuşkusuz geçtiğimiz yaz vizyona giren ''Horrible Bosses'' Evimiz Holloywood'da temalı bir yazı için en iyi örneklerden. Senaryosu klasik bir salak ile avanak ikilisinin yapabileceği türden şeylerden oluşma bir hikayeden çıkıverse de çok sığ bir komedi olsa da kadrodaki her oyuncunun hareketleri inanılmazdı. Komedi filmlerinin olmazsa olmazı Jennifer Aniston yetmezmiş gibi Collin Farrel ve Kevin Spacey de filmin Jason Batemen, Charlie Day ve Jason Sudeikis'den oluşan normal kadrosuna eklenince ortaya karışık ünlülü bir pizza gelmekte. Rolleri daha az da olsa filmin en komik yanlarını yine o büyük üçlü götürse de aslında bence senaryoyu devleştiren isimler oyuncular burada.Yakın geçmişte vizyona giren bir diğer komedi de son yıllarda seyretmiş olduğum en kaliteli romantik-komedilerin başında geliyordu sanırım. Akıllıca yazılmış espriler, sıkmayan konu ve yıldız kadrosuyla da birleşince sonuçta AA alabilen yapıma dönüşüyor. Bahsettiğim film ''Crazy Stupid Love''un kadrosunda Julianne Moore, Ryan Gosling, Emma Stone, Kevin Bacon ve Marissa Tomei'in yanı sıra komedi filmlerinin beyni Steve Carell'ı da bulunuyordu. Zaten sanırım Carell'ın oynayıp bizlerin burun kıvırabileceği pek de komedi filmi yoktur. Ama yine de tüm dev isimlerin yanı sıra ''tatlı aşıklar'' mesajıyla Hollywood'un yeni gözdesi Emma Stone ve womanizer karakteriyle Ryan Gosling favorimdi. Üstelik bunu Moore'un oynadığı bir film için söylüyorum.
Ve ''Contagion''. Kate Winslet'ın IMDb sayfasında filmi gördüğüm ilk günden beri ''heycans tavan'' şeklinde beklediğim film fragmanından da pek bir şey anlamadığımdan daha da körüklenmişti. Son 20 yılın en gözde üç kadını Kate Winslet, Gwyneth Paltrow ve Marion Cotillard'ı bir araya getiren filmin erkek kadrosu kızların gücü altında ezilse de Matt Damon, Jude Law ve Laurence Fishburne de yavan isimler sayılmaz neticede. Film aslında en olabilecek ve sıradan bir konu üstünde yoğunlaşıyor, zaten ilgimi çeken yanı da reel bir olayı sonuna kadar bu şekilde işin içine fantastik öğeler karıştırmadan devam ettirmeleri. Senaryo ve hikaye sakin sularda devam ederken bir anda da korku gerilim ve endişe hisleri de yine bizlerde uyandırtılan dürtülerden. Modern Çağın kahramanlık destanı da diyebileceğimiz bir metne de sahip olan filmin asıl - en büyük kahramanı - da *spoiler* filmin yıldız kadrosundan her hangi biri olmaması da ilginç ve dikkat çekici kanımca. Saydığım isimlerin hemen hemen hiç biri Kate- Damon ve Damon-Paltrow dışında bir araya gelmeseler de böyle bir kadronun aynı afişte yer almasının bende uyandırdğı hissi kelimelere dökemem sanırım. Kadroda bu denli dev isimler yer almasaydı kalkıp sinemaya gider miydim veya filmi beğenir miydim orası da meçhul sanırım.
Woody Allen ! Kamerasını Avrupa'ya taşıdığından bu yana - ki Amerika için de aksini söylemek imkansız olsa da - muhteşem oyuncu kadrolarını, enfes şehir manzaralarını ve A kalite eğlenceyi sinema salonlarına getirdiği bence çok açık. ''Midnight in Paris'' projesini duyurduğum günden beri yine heyecanın ve merakın film setinden karelerin ve dedikoduların internete düşmesiyle de perçinlenen bir süreçten bahsediyoruz. Baş roldeki iki ana karekterin Owen Wilson ve Rachel McAdams'ın hayal kırıklılığı yarattığı filmin başlı başına üç heyecan yaratan öğesi Paris, Carla Bruni ve Marion Cotillard'dı. Nasıl ki Penelope ve Javier'siz bir Barcelona düşünülemezse Eiffel Kulesinin, Marion'un ve son yıllardaki magazin akımına bakacak olursak da Bruni'siz bir Paris düşünülemezdi. Kathy Bates, Adrian Brody ve Michael Sheen'in de filmde yer alması tabiki de extra artı değerlerden. NewComers olarak gösterilen ve benim son dönemdeki favorilerimden Lea Seydoux'un katkısı bile muhteşemdi, üstelik bence o bile baş roldeki oyunculardan daha iyiydi. 20li yılları sevmemden ötürü mü Fitzgerald'a Hemingway'e Stein'a, Picasso ve Dali'ye ekstra sevgi ve saygı göstermemden midir bilmem ama filmin modern peri masallarından farksız olduğu açık ve net. ''Gece yarıları sadece korkuya değil, eğlenceye, gizeme ve hayallere de açıktır'' temasını bizlere en iyi şekilde anlattıran filmi kesinlikle sevmemin ve bayılmamın nedeni de hayallerimi süsleyen 3 hikayeden birinin bu filmde işlenmiş olması. Diğer ikisi de kısmen ''Immortals'' ve ''Factory Girl''de işlense de umarım hayallerim gerçekleşir.
Aslında iş zengin kadroya gelince bunun tadı en güzel romantik komedilerde çıkıyor. Bütün Hollywood'u bir araya getiren ''Valentine's Day'' ve kısmen de olsa ''He's Not Just Into You'' sanırım demek istediğimi anlatan cinsten. ''Love Actually'' ve ''Mona Lisa Smile'' da bunlardan bir kaçı yine. Özellikle son Harry Potter filmlerini de atlamamalıyım sanırım. Henüz seyretme şansına ulaşamadığım ''Melancholia'' da aslında bu filmlerden bir diğeri.
Filmleri sıralarken elbet aklımdan uçup giden başkaları da olmuştur, ama demek istediğim başka şeyler de var. Bu gibi filmerin en sevdiğim bir diğer yanı ise afişler. Tüm karakterlerle ayrı ayrı yapılan afişlerin yanı sıra, küçük karelerde bir araya gelinen ve üstünde tüm o isimlerin yazdığı ana afişler. İşte o kağıt parçasından fışkıran gücün hazzı. Sanırım bende etki yaratan en büyük kısmı bundan kaynaklanıyor. Üstelik bir de bu filmlerin galaları ya da Cannes'da gerçekleşen photo call'ları var ki. Bence onlar daha da reel.
Bir de muhteşem dörtlü aşk hikayelerinin anlatıldığı 4 yıldız oyuncuyu bir araya getiren filmler vardır ki bence o da başka bir post konusu olabilir.
4 Kasım 2011 Cuma
MOODBOARD: THE SCARLET LETTER: KIRMIZI GUC
Collectif Representation temali Timur Celikdag lensinden i-D nin sonbahar sayısı için çekilmiş bu ve bunun gibi fotoğraflardan oluşan editöryalin amacı herkesin ''koyun'' gibi olduğu toplumdan sıyrılmak. Aynı şeyleri yapıyorsak bile. Herkesin aynı şeyleri yaptığı / istediği bir topluluktan sivrilmek ''ben burdayım'' diyebilmek.
Bunu bir kenara birakacak olursak ise bu sezon red is the new black. Son birkaç senedir modayla daha içli dışlı olmamdan sonra geçip giden her moda haftasından sonra gördüğüm tek şey aslında değişen bir şeyin olmaması. Her sezon ''40s are back'', ''60s are back''. İspanyol paça bir sezon başka tasarımcının radarında, bir sonrakinde bir diğerinin. Sadece tarih tekerrürde değil moda da. Dolayısıyla bu kış sezonu için renklerin ve kırmızının geri geldiğini uzaylı görmüşcesine iddia etmek fazla olur, aslında onlar hep orada, ancak kesin olan bir şey varsa kırmızı bu sezon uzun zamandır elde etmek istediği baş rolü sonunda kapmış gibi.
Bunu bir kenara birakacak olursak ise bu sezon red is the new black. Son birkaç senedir modayla daha içli dışlı olmamdan sonra geçip giden her moda haftasından sonra gördüğüm tek şey aslında değişen bir şeyin olmaması. Her sezon ''40s are back'', ''60s are back''. İspanyol paça bir sezon başka tasarımcının radarında, bir sonrakinde bir diğerinin. Sadece tarih tekerrürde değil moda da. Dolayısıyla bu kış sezonu için renklerin ve kırmızının geri geldiğini uzaylı görmüşcesine iddia etmek fazla olur, aslında onlar hep orada, ancak kesin olan bir şey varsa kırmızı bu sezon uzun zamandır elde etmek istediği baş rolü sonunda kapmış gibi.
Dior Homme / taken from Arena Homme
Modada sevdiğim başka bir şey varsa, ya da sevdiğim en güzel şey dergiler ve hazırlanan editöryaller. Dediğim gibi ''keep calm and start reading style.com'' bir süre sonra aslında tekrarlanan şeylerin olduğunu görecekseniz. Erkekler bu sezon feminen, kadınlar bu sezon masküler, geri gelen 70ler, tekrar moda olan 90lar. Hopefully there are magazines ve fotoğrafçılar ve editörler bir araya geldiklerinde Alice'in hayal dünyası o kadar da fantastik kalmıyor.
GQ China Style
Sonuçta bu yolla giydiğiniz kırmızı Dior palto ya da Dolce & Gabbana kırmızı smokin size podyumlardan daha reel gelebilir, ya da onu elde etmek daha cazip gelebilir. Belki de davete katıldığınızda öğle yemeğinize eşlik eden GQ Style ekindeki model gibi hayal edebilirsiniz kendinizi. Evet evet tıpkı editöryaldeki gibi kırmızı smokin ve verilen davet, tıpkı o fotoğraf karesinde olduğu gibi herkesin gözü üzerinizde, belki partyden ayrılırken yalnız da olmassınız hem ?
Bon Magazine
Bu işi kurallarına göre uygulamak istiyorsanız - en azından kırmızı giyen bir centilmen olarak gözükmek istiyorsanız- kadınların dolabında olduğu gibi color blocktan kaçınılmalı sanırım. Yanı kırmızı bir pantalon + yeşil bir blazer. Ohh boy ! Play it safe wear it with black !
Sol: GQ Italia // sağ: models.com ''from various editorials'' postundan
Kırmızıyı farklı kalıplarla ve kumaşlarla yorumlayan tasarımcılar bu sayede sevdiğiniz modellerin kırmızısını da yaratarak ya da sezonun zaten trend olabilecek parçalarını kırmızıyla yorumlayarak aslında erkekleri yine de güvenli sulara itmiş. Kadifeler, boyları kısalan ceketler / blazerlar ve pelerinler. Bunlar hemen hemen tüm tasarımcıların zaten bu sezon için düşündükleri modellerdi. Ancak onlar da belirli kalıpları kırarak sadece siyahla değil, kırmızıyla da birleştirmişler. Double hip.
Hercules
Aksesuarlar sizler için kıyafetlerden önce mi gelir, daha mı dikkat çekicidir bilmem ama aslında her iki grup için de düşünülmüş oynak bir artı değer. Trendleri takip edeyim ama çok da göze batmayayım diyorsanız, ya da şeytan ayrıntıda gizlidir mottosunu belirlemişseniz de her iki şekilde de şans sizden yana. Kırmızı eldivenler, kırmızı çantalar, ayakkabılar. Siyah Balmain bir paltoyu kırmızı eldivenle tamamlamak ? Ya da sıradan bir jean + kazak lookunu LV çanta ile hareketlendirmek ?
Instinct Mag
Kırmızıyı yaratırken hiçbir tasarımcı o kadar da ısrarcı değil. Rengi siz seçin. İster renginizi açıp biraz portakal gibi gezin, ister bordoya sığınıp kendinizi Fransız hissedin. Emin olun hardal rengi bir kazak, koyu kahve bir kadife pantalon ve kızıl-bordo bir blazer kombini çok da göz yormazdı. Hatta harikulade bile olabilir.
Wonderland // GQ France // The Block
İlla dolabıma bu sezondan bir şey katayım, benim tarzım olsun, kıyafetim benim önüme geçmesin ama diyorsanız GQ France editöryalinden çıkma V Naked kazak tam size göre. Hatta bana.
Attitude // Volt Mag
Bence kostümlü bir party vermenin tam zamanı geldi. Be sexy ! Bir şey geçirmeden üstünüze Gandy'nin yapmış olduğu gibi battaniyeye sarılın. Emin olun kimse size ''homeless'' demez, belki Native Americalı. Ama kesinlikle ilgi üstünüzde.
Vogue Hommes Japan
Kaç sezondur devam eden ''kıvrık paça'' modasında ise şeytanca planla yeniden kırmızıyı hayata sokabilirsiniz. Kırmınızın gücü adına ! Göster çorabını, kanıtla coolluğunu.
GQ China // GQ Style China // GQ Paris // WWD
Hiç olmadı ''kırmızı çete'' kurun. Ortamın da en iyi giyinen ''buddy''leri seçilin. Biriniz kırmızı pantalon, diğeriniz kırmızı blazer.
Madame Figaro // Hercules
Kırmızının en şık ve dandy hali ise yukarıda.
Seçtiğiniz kırmızıyla dilediğiniz erkek olun.
Etiketler:
Editorial,
Fall / Winter,
Fashion,
Mens Fashion,
Moodboard
2 Kasım 2011 Çarşamba
DOWNTON ABBEY
Sanırım senaryodan, oyuncu kadrosuna, set tasarımından, jenerik seçimine kadar esaslı ve oturaklı bir prodüksiyon uzun zamandır TV dünyasına pek uğramamıştı. Geçen biten ''Lost'' ardından 2010/ 11 sezonunda iki değişik yapım bu özelliği tanımlayana kadar: Game of Thrones ve Downton Abbey. İlkinin ülkesi belli, Amerikan yapımı, üstelik bağlı olduğu kanal HBO. Bir anlamda onlardan alışkınız böyle şeyer görmeye, yine de elbette görkemiyle beni titrettiğini itiraf etmem lazım.
Ancak ikincisi yani post'un mevzu bahisine gelecek olursak ''Downton Abbey'' adadan çıkma ve ITV yapımı. Aslında şu sıralarda S02E07yi seyretmek üzereyken burada diziyi tanıtmak değil, ancak özellikle bu sezonda bölümler ilerlerken görkemine hayran kaldığım dizinin beni bu denli heyecanlandırmasının sebeplerini sıralamak.
Dizinin yapımcısı Julian Fellowes'ın elinden her şey geliyor. Yapmak, yönetmek, oynamak ve yazmak. Bond serisi ''Tommorow Never Dies''da oynayan Fellowes ''The Young Victoria'' ve ''The Tourist''in yazarlarından. Kendisi aynı zamanda büyük ihtimalle yeniden ITV tarafından yayınlanacak olan ''Titanic'' dizisinin ve ''Romeo and Juliet''in yeniden çevriminin yazarlarından. Anlayacağınız üzre yüksek sınıf / burjuvazi / ''noble blood'' denen şeye sahip olan aileleri tasvir etmekte ustalaşmış biri. Belki de bu yüzden görgü ve davranış kurallarını karşı tarafa daha iyi geçirip aslında insan olmak ne de güzel şeymiş dedirttirebiliyor. Tabi tüm bunlar da ona yazarlık kategorisinde dizi ile Emmy kazandırıyor.
Utanarak da olsa dizideki Violet, Countess of Grantham'ın Maggie Smith olduğunu geç anlasam da dizinin ''komedi'' açığının onun kapattığını söyleyebilirim. Aslında tür tarihsel-drama, yani bu tür bir yapımda kimse komedi aramaz, ancak onun konuşma şekli, ince ince laf sokuşları, hele ki adab-ı muaşeret kurallarını çokca iyi bilmesi üzerine özellikle bu konuda eksik olan Isobel Crawaley (Penelope Wilton) ile her karşılaşmaları, ikisinin karşılıklı tatlı tatlı değil de biraz birbirini geçme ve sidik yarışı kıvamına dönen atışmaları ve her defasında Violet'in laf sokmaları/ ironileri -dediğim gibi- komedi olmamasına rağmen kahkahalar bile attırıyor.
Bir İngiliz yapımı olarak dizinin Amerika'da Emmy'lerde tam 10 dalda aday olup 6 tanesini kucaklayabilmiş olması ise beni ne kadar bahtiyar etmişti anlayamazsınız. Üstelik kazanılan ödüllerden biri kostüm bir diğer ise Maggie Smith'in oyunculuğu sebebiyleydi ve unutmamak lazım ki nasıl bir ''lady'' olunuru en iyi şekilde gösteren Cora, Countess of Grantham (Elizabeth McGovern) Kate Winslet karşısında ödülünü kaybetti. İlginç olansa, ya da sadece bir tesadüf, Cora da aslında Amerikalı bir karakter.
Dizinin beni kendine en fazla çeken yanı ise aristokrasiyi/ ''etiquette''i en iyi şekilde yansıtabilmesi, ancak bunu yaparken değişik mevkiden / politik arkaplandan karakterlerin de gelmesi ile bu kuralları eleştirebilmeleri ve bunu yaparken de birbirlerini ucuz şekilde eleştirmekten ve dalga geçmekten uzakta durmaları. Gösterişli kütüphane, yemek masası, onun etrafında oturma düzeni ve bu seremoniyi izlerken büyülendiğimi ise saklayamam elbette. Hele tabakların ve çatalların arasındaki mesafenin cetvelle ölçülme sahnesi ? Aristokratik / elitist bir çerçeveden uzak da olsa bu duyguyu yaratmaya çalışan Aşk-ı Memnu sanat ekibini hatırlayabilirsiniz aslında, her yemekten önce kıyafet değiştirme seremonisine giren Bihter kategorisini. İşte burada o hava yok, belki de dönem / ülke nedeniyle aslında kızlar bunu isteyerek / zorla yapsalar da içleri boş birer süs bebeği kategorisinde değiller, her biri sadece toplum için değil, kendi kendileri için bile yararlı olma çabası içine giriyorlar, elbet bunu I. Dünya Savaşının betimlendiği ikinci sezonda insanların / karakterlerin zorunlu olarak geçirmiş olduğu metamorfoz sayesinde daha iyi gözlemleyebiliyruz.
Kurallar ve ilişkiiler denmişken böyle bir dizinin senaryosunda aristokrasinin en merak edilebilecek yönü de belki evdeki çalışanların ve Crawley'lerin birbirleriyle ilişkisi. Özellikle Lady Mary ve Anna'yi izlerken birinin kıyafetleri daha gösterişsiz olmasaydı ikisinin kız kardeş ya da arkadaş gibi olduğunu anlayabilirisniz ya da tüm ağırlığına rağmen Violet'in evlerinde çalışanları rahat ettirebilmek pahasına son bölümlerde yaptıklarını görseniz. Belki de tüm bunları izlerken aslında alışageldiği üzre insanı bozan şeyin para olmadığını çok iyi gözlemleyebilirisiniz.
Lady Mary Crawley (Michelle Dockery) güzelliğiyle beni kendine hayran bıraksa da başlarda bir çekimser, bir istemem, bir istemem yan cebime koyumcu tavrıyla getgiller yaşasa da şimdi bir türlü elde edemediği Matthew Crawley aşkıyla beni kahrediyor. Tüm soğukluyla, gerçi son zamanlarda işe yarama isteğiyle yanıp tutuşması sebebiyle bir nebze olsa sempatimi kazanan Lady Edity Crawley (Laura Carmichael) aksine en sevdiğimn karakter Lady Sybil Crawley (Jessica Brown Findlay). İlk sezonda kendi yardımcısının şehirde gazeteci olarak iş bulmasına vasıta olan Lady Sybil, aile içinde de protest kadın olmaya devam ediyor. Savaş sırasında herkesten önce en başta ona gelen çalışma isteğinin yanı sıra politik olarak farklı duruşu ve bu tür mevzuları da konuşabiliyor olması en küçük kardeşi aynı zamanda en çekici de yapıyor. Tarz olarak olmasa da karakter anlamında 20lerin kadını doğmaya başlıyor böylece.
Görkemine hayran kaldığım bir diğer unsur ise kıyafetler. Her biri Couture kıvamında olan Viktoryen muhteşem elbiseler ve şapkaların yanı sıra o muhteşem smokinleri / takım elbisleri evdeki uşak/ bekçi olabilme pahasına bile giyme isteği uyandırıyorsa gerisini siz düşünün artık. İnci takılar ve kravatlar da yine dizinin en hip aksesuarları arasında. Robert Crawley, Earl of Grantham (Hugh Bonneville)ın giydiği takımlar ve Matthew Crawley (Dan Stevens) ile savaş zamanı giydikleri özel askeri üniformalar ile Burberry'i kıskandıracak trenchcoatlar. Dönem dizisi izlemenin en iyi yanları bu olsa gerek.
Anlyacağınız izlemek için çok fazla sebep var your higness. Bence bu görsel şöleni kaçırmak istemeyebilirsiniz.
images via google.images.com
Ancak ikincisi yani post'un mevzu bahisine gelecek olursak ''Downton Abbey'' adadan çıkma ve ITV yapımı. Aslında şu sıralarda S02E07yi seyretmek üzereyken burada diziyi tanıtmak değil, ancak özellikle bu sezonda bölümler ilerlerken görkemine hayran kaldığım dizinin beni bu denli heyecanlandırmasının sebeplerini sıralamak.
Dizinin yapımcısı Julian Fellowes'ın elinden her şey geliyor. Yapmak, yönetmek, oynamak ve yazmak. Bond serisi ''Tommorow Never Dies''da oynayan Fellowes ''The Young Victoria'' ve ''The Tourist''in yazarlarından. Kendisi aynı zamanda büyük ihtimalle yeniden ITV tarafından yayınlanacak olan ''Titanic'' dizisinin ve ''Romeo and Juliet''in yeniden çevriminin yazarlarından. Anlayacağınız üzre yüksek sınıf / burjuvazi / ''noble blood'' denen şeye sahip olan aileleri tasvir etmekte ustalaşmış biri. Belki de bu yüzden görgü ve davranış kurallarını karşı tarafa daha iyi geçirip aslında insan olmak ne de güzel şeymiş dedirttirebiliyor. Tabi tüm bunlar da ona yazarlık kategorisinde dizi ile Emmy kazandırıyor.
Utanarak da olsa dizideki Violet, Countess of Grantham'ın Maggie Smith olduğunu geç anlasam da dizinin ''komedi'' açığının onun kapattığını söyleyebilirim. Aslında tür tarihsel-drama, yani bu tür bir yapımda kimse komedi aramaz, ancak onun konuşma şekli, ince ince laf sokuşları, hele ki adab-ı muaşeret kurallarını çokca iyi bilmesi üzerine özellikle bu konuda eksik olan Isobel Crawaley (Penelope Wilton) ile her karşılaşmaları, ikisinin karşılıklı tatlı tatlı değil de biraz birbirini geçme ve sidik yarışı kıvamına dönen atışmaları ve her defasında Violet'in laf sokmaları/ ironileri -dediğim gibi- komedi olmamasına rağmen kahkahalar bile attırıyor.
Bir İngiliz yapımı olarak dizinin Amerika'da Emmy'lerde tam 10 dalda aday olup 6 tanesini kucaklayabilmiş olması ise beni ne kadar bahtiyar etmişti anlayamazsınız. Üstelik kazanılan ödüllerden biri kostüm bir diğer ise Maggie Smith'in oyunculuğu sebebiyleydi ve unutmamak lazım ki nasıl bir ''lady'' olunuru en iyi şekilde gösteren Cora, Countess of Grantham (Elizabeth McGovern) Kate Winslet karşısında ödülünü kaybetti. İlginç olansa, ya da sadece bir tesadüf, Cora da aslında Amerikalı bir karakter.
Dizinin beni kendine en fazla çeken yanı ise aristokrasiyi/ ''etiquette''i en iyi şekilde yansıtabilmesi, ancak bunu yaparken değişik mevkiden / politik arkaplandan karakterlerin de gelmesi ile bu kuralları eleştirebilmeleri ve bunu yaparken de birbirlerini ucuz şekilde eleştirmekten ve dalga geçmekten uzakta durmaları. Gösterişli kütüphane, yemek masası, onun etrafında oturma düzeni ve bu seremoniyi izlerken büyülendiğimi ise saklayamam elbette. Hele tabakların ve çatalların arasındaki mesafenin cetvelle ölçülme sahnesi ? Aristokratik / elitist bir çerçeveden uzak da olsa bu duyguyu yaratmaya çalışan Aşk-ı Memnu sanat ekibini hatırlayabilirsiniz aslında, her yemekten önce kıyafet değiştirme seremonisine giren Bihter kategorisini. İşte burada o hava yok, belki de dönem / ülke nedeniyle aslında kızlar bunu isteyerek / zorla yapsalar da içleri boş birer süs bebeği kategorisinde değiller, her biri sadece toplum için değil, kendi kendileri için bile yararlı olma çabası içine giriyorlar, elbet bunu I. Dünya Savaşının betimlendiği ikinci sezonda insanların / karakterlerin zorunlu olarak geçirmiş olduğu metamorfoz sayesinde daha iyi gözlemleyebiliyruz.
Lady Mary Crawley (Michelle Dockery) güzelliğiyle beni kendine hayran bıraksa da başlarda bir çekimser, bir istemem, bir istemem yan cebime koyumcu tavrıyla getgiller yaşasa da şimdi bir türlü elde edemediği Matthew Crawley aşkıyla beni kahrediyor. Tüm soğukluyla, gerçi son zamanlarda işe yarama isteğiyle yanıp tutuşması sebebiyle bir nebze olsa sempatimi kazanan Lady Edity Crawley (Laura Carmichael) aksine en sevdiğimn karakter Lady Sybil Crawley (Jessica Brown Findlay). İlk sezonda kendi yardımcısının şehirde gazeteci olarak iş bulmasına vasıta olan Lady Sybil, aile içinde de protest kadın olmaya devam ediyor. Savaş sırasında herkesten önce en başta ona gelen çalışma isteğinin yanı sıra politik olarak farklı duruşu ve bu tür mevzuları da konuşabiliyor olması en küçük kardeşi aynı zamanda en çekici de yapıyor. Tarz olarak olmasa da karakter anlamında 20lerin kadını doğmaya başlıyor böylece.
Görkemine hayran kaldığım bir diğer unsur ise kıyafetler. Her biri Couture kıvamında olan Viktoryen muhteşem elbiseler ve şapkaların yanı sıra o muhteşem smokinleri / takım elbisleri evdeki uşak/ bekçi olabilme pahasına bile giyme isteği uyandırıyorsa gerisini siz düşünün artık. İnci takılar ve kravatlar da yine dizinin en hip aksesuarları arasında. Robert Crawley, Earl of Grantham (Hugh Bonneville)ın giydiği takımlar ve Matthew Crawley (Dan Stevens) ile savaş zamanı giydikleri özel askeri üniformalar ile Burberry'i kıskandıracak trenchcoatlar. Dönem dizisi izlemenin en iyi yanları bu olsa gerek.
Downton Abbey British Vogue Spread
Dönemsel / tarihsel drama olması sebebiyle üstelik şimdi Dünya Savaşı döneminde olmalarına rağmen elbette bir Pearl Harbour efekti beklemesek de her daim savaşta olmalarına rağmen en azından seferleri bile neredeyse yok sayan Muhteşem Yüzyıl akisne -gerçi benzetme yapmam bile yanlış ve komik olsa da- yok saymaması ise harika. Yine de dediğim gibi senaryuo / otyuncluk ve dekor -kostümte karşılaşmış olduğumuz görkem savaşma sahneleri için pek de geçerli değil.Anlyacağınız izlemek için çok fazla sebep var your higness. Bence bu görsel şöleni kaçırmak istemeyebilirsiniz.
images via google.images.com
1 Kasım 2011 Salı
APOLLO BOY MAG: NO 15 || ULTIMATE STREET STYLE
November Sweet November...
Bu kasım gücünü aşktan değil sokakların ritminden alıyor ...
Ritm derken yepyeni albümler bu coşkuya katkı sağlayacak...
Sezonun hit dizileri öngörüldüğü gibi gerçekten hit'ler mi ?
Vizyondan Bloga ... Evimiz Hollywood'da ...
Apollo Boy Exclusiv: Serli Gazer Röportajı
Kasımda Blogging Başka
images via Nylon Guys editions
Etiketler:
Apollo Boy Mag
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























