30 Mayıs 2011 Pazartesi

MAYIS AYINDA NE DİNLEDİM ?

Kesat geçen ilk 3 ayın ardından canlanmaya başlayan müzik piyasası Mayıs'ın gelmesiyle iyiden iyiye coştu. Ayın hemen hemen 3 haftası Eurovision şarkılarını dinlemekle geçse de iki süperstarın albümünün yayınlaması da kulakların bayram etmesine sebep oldu. Hala Britney Spears ''Femme Fatale''den sıkılmamışken Jennifer Lopez'in ve Lady GaGa'nın albümlerinin yayınlanması üstüne bir de Sophie Ellis-Bextor albümünün sonunda sızmış olması bir külahta çikolata, kaymak, karamelin bulunduğu zaman verdiği hazzın aynısını sunmayı başardı. Glee'de sezon finalinin olması sebebiyle hakkında post yapmak için eski bölümlere yeniden göz atmamla beraber bizim çocukların söylediği şarkıları sürekli dinlemem de yine ay boyunca ''boş yok'' havası verdi. Kısacası müziksiz bir an geçti desem yalan olur.

Sadece bu albümler değil, ilerki aylarda gerçekleşecek konser haberleri de en azından benim kalbimin pır pır çarpmasına ön ayak oldu. Istanbul Caz Festivali kapsamında Patrick Wolf' ve Joss Stone'un şehre gelecek olması mesela bunun en büyük örneklerinden. Facebookta açılan Akbank Caz Festivali kapsamında gerçekleşecek olan Zaz konseri eventi ise sanırım sadece bizleri boşa heyecanlandırmak için yapıldı.

Düşündüm de aslında müzik bizi ay boyunca çok mutlu etti. Freshtival öncesi gelen taze bir haberle de festivallerden +24 yasağının kalktığını duyduk.

Gelelim Haziran'da yayınlanacak yepyeni albümlere .... Az ama sağlam ...
Patrick Wolf // Lupercalia
Beyonce // 4


that was all for today !


ps. lady gaga ve sophie ellis albüm yazıları ay içerisinde blogda olacak.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

ISTANCOOL - THE FESTIVAL: YERİNDEN İZLENİMLERİM

Geçtiğimiz sene sıcak havaları bahane ettiğim ve Hanif Kureishi ile Philip Theracy'i kaçırdığıma üzüldüğüm ben, bu sene de neredeyse yolu bahane ederek katılmamayı planlıyodum. (Sanırım geçtiğimiz sene organizasyonun davet / party kısmı daha fazla konuşulmuştu, ne de olsa katılımcılar arasında Franca Sozzani, Leigh Lezark ve Waris Ahluwalia gibi isimler mevcuttu.) Ancak olay şu ki 2011 organizasyonu en azından katılımcılar göz önünde bulundurulucak olunursa çok daha havalıydı. Sonuçta ne Kirsten Dunst ne de Tilda Swinton her Vakko Kültür / Moda Merkezine gittiğinizde görebleceğiniz isimler değil. Zaten kim allahın dağındaki bir merkeze de gitmek isterse artık ?

Anyways, oldukça meşakatli geçen ''nasıl gidilir?'' aşamasını geçebildikten sonra kolay sayılabilecek şekilde saat 13.00 civarı kendimizi Vakko'nun muhteşem binasında bulduk. Almış olduğu ''Design Award''ı sonuna kadar hak etmiş olduğu aşikar olsa da böyle bir yoğun ilgiye sahip organizasyonun oldukça küçük bir oditoryumda yapılmış olması da hayret verici. İlk bilmem kaç sıranın basına ayrıldığını da hatırlatarak geriye az yer kaldığını da belirtmeliyim. Yine de şanslı azınlıktan olup yer kapabildiğimiz için sanırım mutluydum. Bir diğer olumsuz yorumum da salonun fazla soğuk olması üzerine. Alttan soğutulan salon beni pek etkilemese de başta açık ayakkabılara gelen arkadaşımı ve diğer kadınları dondurmuş olsa gerek.

Alin Taşçıyan sunuculuğunda geçen birinci günün ilk iki konuğu ise Terry Gilliam ve Alphan Eşeli oldu. ''The Imaginarium of Doctor Parnassus'', ''The Grimm Brothers'', ''12 Monkeys'' ve ''Brazil'' gibi filmlerin yönetmeni / yazarı olan Gilliam tam da festivalin adına yakışır şekilde cool haliyle karşımıza çıktı. Ayağında sandaletleri ile bir saat boyunca esprili biçimde hem filmlerini çekerken karşılaştığı zorluklardan hem de filmlerinde oynattığı (ancak pek de istemediği) Sean Connary ve Tom Cruise'u da çekiştirdi. ''Doctor Parnasus''u çekerken Heath Ledger'ın ölümünün nasıl ekibi etkilediğini ve Johnny Depp'in falan da nasıl son dakikada filme dahil olup hikayeyi kurtardığını anlattı. ''Brazil'' filmini nasıl vizyona soktuğunu ''Fisher King'' filmindeki dans sahnesinin bir gece gibi çok kısa sürede çektiğinden ve onun zorlu sahneleir kısa sürede bitirirken Barbara Streisand'ın bir yürüme sahnesin bile bir haftada çektiğinden bahsederken tahmin ettiğiniz gibi salon yine koptu.

İkinci oturum ise beklenen anlar volume 1: Kirsten Dunst, Nurgul Yeşilçay, Venedik Film Festivali direktörü Marco Müller ve oturumun moderatörlüğünü üstlenen isim Atilla Dorsay. İnternet çağı, torrentler, online film siteleri derken Müller'in değindiği konu ''Film Marketing'' oldu. Aynı soru Yeşilçay'a sorulduğunda ''Müller beyin dediklerine canı gönülden katılıyorum'' demekle yetindi. O soruyu bırakın, kendine özel olarak sorulan, kariyeriyle alakalı daha şahsi sorulara bile cevap vermekte zorlanan Yeşilçay, ya sahneye çıkmadan önce yeşilçayın dozunu fazla kaçırıp rehavete kapılmıştı, ya alkolun etkisinden dili tutulmuştu, ya da organizatörlerle alakalı bir sıkıntısı vardı. Belki de adı poster üstünde adı yazılmadığından içerlemişti. Ancak bu içerleme kendisini rezil etti diyebilirim. Ve sıkı durun günün bombası yine Yeşilçay'dan geldi.  ''Ben de Cannes Film Festivali'nde favoriydim, ama ödülü alamadım. Bomba yanıt ise Kirsten Dunst'tan gelir. ''Yanımda getirdim, istersen gösterebilirim''. O anda bütün salon bir yana benim attığım kahkahalar bile hala kulaklarımda çınlamakta. Kirsten Dunst ise aldığı ticari risklerden bahsederken ''iMDB''ye bakabilirsiniz'' diyerekten o şeker görüntüsüyle bir espri daha patlattı. Dorsay gazetelerde çıkan Dunst'ın dansözlü sahnelerini sorarken izleyicilerden gelen bir kaç sorudan ikisi de oldukça ilginçti. Program sonrası fotoğraf çektirip çektiremeyeceğini soran genç bizleri bile utandırırken bir diğeri ''Eternal Sunshine of the Spotless Mind''da Dunst'ın yatak üstünde neden t-shirtle zıpladığını ve üstsüz yapmadığını ima ederken Dunst'ın ilk Almodovar filminde göğüslerini göstereceği dedikodusunun gerçek olup olmadığını sordu. Merak edenlere evet Dunst böyle demiş, ama Trier'in filminde göstermiş sanırım. Aynı zamanda Trier'in yaptığı açıklamalar üzerine yorum yapmaktan zaman zaman kaçınsa da durumdan rahatsız olduğunu ve Trier'in özür dilemesini sağladığını da ima etti. Müller ve Dunst'a ortak yöneltilen bir diğer sorunun ilginç olmasının nedeni ise Trier ve Polanksi farkının / benzerliğinin vurgulanması oldu !

Konunun belki Türk Edebiyatı / Tiyatrosu olması nedeniyle, belki aynı anda Haider Ackermann'ın wokshopunun olması sebebiyle belki de insanlar Dunst sonrası Swinton öncesi dinlenebilmek için Murat Daltaban ve Hakan Günday konuşması daha sakin geçti. İkilinin sanki bir arada Beyoğlu'nda bir barda lakırdamalarıı ve stand-up vari söyleşilerinden aslında kenara not edilecek çok da şey çıktı. Pişmanlıklar, tiyatronun ticarileşmesi derken oturum aslında daha fazla-soru cevap üzerinde yoğunlaştı.

Ve günün en cool ötesi anı. Şıpıdık terlikleri, lacivert pantalonu ve beyaz şirin t-shirtü ile ince, uzun, androjen Tilda Swinton ile tezat bir görüntüyle Serra Yılmaz sahnedeydiler. Tilda'nın karşısında Serra'yı oturtmak kimin fikriydi bilemeyeceğim ama onun karşısına seçilebilecek en doğru isimdi belki de, en azından Nurgül'den iyi. Sanırım ikilinin konuşmasını ağzımın suları akarak dinlediğimden ve daha fazla Swinton'u izlediğimden pek de ne konuştuklarına konsantre olamadım ama Swinton'un şu cümlesi belki de onun konumunda olan herkesin hayat hikayesini özetler nitelikte ''I have a more playful life than I had when I was 10'' gibilerinden bişiler. Serra Yılmaz'ın ''risk nedir?'' sorusuna verdiği cevap ise yine salonu kahkahalara boğdu. ''Kendimi yeşile boyayıp Hulk'ı oynamak olurdu''. Swinton'un bir daha asla İngilizce aksanıyla İtalyanca konuşamayacağını da öğrendikten sonra sevgili arkadaşım tarafından sorulan ve karşı taraf tarafından nasıl anlaşıldığı anlaşılmayan ''minimalistic / animalistic movies'' ikilemi de yine akıllara kazınan başka bir andı sanırım.

görseller via, istancool.com.tr / ilk photo google images

26 Mayıs 2011 Perşembe

GLEE TOP SONGS OF SEASON 2

Henüz Glee'nin tüm bölümlerini izlemeyenler için spoiler vermiş olabilirim.
Mayıs biterken sıra sıra Amerikan dizileri de finallerini yapmaya başladı. Bu listeye eklenen bir diğer yapım ise ''Glee''. Birinci sezona nazaran çok daha eğlenceli ve enerjik geçen sezonun en iyi yanı ise yardımcı öğretmen rolünde sık sık karşımıza çıkan Gwyneth Paltrow'du. Yapımcıların bir diğer sürprizi ise sezonun ikinci bölümü için Britney Spears ile yapılan ortak çalışmaydı. Sürekli Javier Bardem ve Anne Hathaway'in de konuk oyuncu olarak diziye katılabileceği söylentisi ortalıklarda dolaşdıysa da henüz bunlar gerçekleşmedi.

Gelelim sezon boyunca 100e yakın söylenen şarkıdan sizler için seçtiğim top 10 hits of Glee.

Empire States of Mind
2009-2010 yılına damgasını vuran Jay Z ve Alicia Keys ortaklığı aslında sezon finaline sanki daha fazla yakışırdı. Performans ise seçmeler için gruba yeni üye aramak amacıyla lisenin bahçesinde yapılmıştı.
Toxic
Sezonun ikinci bölümü olan ''Britney / Brittany''de şarkıcının az sahnede görünmesi hayal kırıklılığına uğramamıza neden olsa da beraber büyüdüğümüz şarkıların Glee tarafından seslendirilmesi ayrı bir duygu seline sebep olmuştu. Glee için yeniden düzenlenen ''Toxic'' ise orijinal versiyonunu aratmayacak kadar başarılı olmuştu.
I Look To You
Ne Rachel Berry ne Finn Hudson. Glee'de en fazla sevdiğim bi' karakter varsa o da Mercedes. (Ardından Santana). Whitney Houston ve diva karakterini en iyi şekilde taşıyan ve bu havaya sahip tek isim olan Mercedes'in yanındaki isimler ise Quinn ve Tina. Ne denir tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuş. When Mercedes meets Whitney.


Tik Tok
Hikaye lisede geçiyorsa öğrencileri seks, uyuşturucu ve alkol konularında bilgilendirmeden bir şeyler yapmanız neredeyse imkansız. ''Bir şişe içkiyle dişlerini fırçaladığını ve akşamdan kalma olduğunu dile getiren bir şarkıdan da ne kadar ahlak bekçisi olur'' demeyin. Teenage pop star Kesha'nın (Ke dollar sign Ha. Ki bu da lise müdürünün yaptığı yaran esprilerdendi) şarkısının dizide yer alması ve kendisine çok benzettiğim Britanny tarafından seslendirilmesi de ''yeme de yanında yat'' dedirttiriyo adama resmen. Aynı zamanda iki sezon boyunca her halde ''New Directons''ın gerçekleştirmiş olduğu en eğlenceli performanların başında geliyor.

Do You Wanna Touch Me ?
Holly Holliday adı aldtında Gwyneth'in Glee'ye geldiğini yazmıştım. Konu bu sefer çocuklara sex eğitimi vermek. Ancak hocanız ateşli olursa ok yaydan çıkabilir ! Deriler için salınan bir Gwyneth. Fazla fetiş.
Loser Like Me
Sezon boyunca dizi için yazılmış şarkılar da seslendirildi. Rachel'ın saç bandı için yazdığı şarkı, final bölümünde Brittany'nin söylediği ''My Cup''ı pek de başarılı olarak değerlendiremeyiz belki ama, yola ezik olarak başlayıp tüm bu süreçte başlarına gelenleri özetledikleri şarkı aynı zamanda Sue Sylvester'a ithaf edilip ''regionals''da seslendirilmişti.


Turning Tables
Holly Holliday ciddi anlamda rocks. Yılın şu ana kadar ki en başarılı albümü olarak gördüğüm Adele ''21''den ''Turning Tables''ı en az onun kadar muhteşem söylemesi de bence Paltrow'a güç vermeli. Grammylerdeki canlı performansı, Glee'deki eğlenceli sahneleri, bence endüstri yeni bir kadın şarkıcı için hazır olabilir.

Dancing Queen
''Prom Queen'' bölümünde yapılan Kate Middleton esprisi bir yana böyle bir müzikal showda sonunda Abba söylenmiş olması bana ''ohh bee'' dedirttirmişti. Mikrofonun başındaki isimler ise Santana ve Mercedes. Sezon boyunca özellikle iki sezon boyunca Santana'nın geçirmiş olduğu metamorfoz bir yana Mercedes ile yaptığı düetler dizinin en mükemmel anlarıydı. Abba ve Whitney Houston da dahil düet için defalarca bir araya gelen ikili sanki müziğin divası ve Bronxtan çıkmış urban bir şarkıcının uyumunun vücut bulmuş hali gibiydi.

Back To Black
Sezonun en sıkıcı aynı zamanda en ağlak ve duygusal bölümü olan ''Funeral''de Amy Winehosue havasına sahip olan Santana bir kez daha mikrofon başında. Sue Sylvester'ın kardeşinin ölümü beni ağlatsa da diziye gereksiz yere melodram kattı. Belki ilerki sezonda Sue karakterinin gelişimi için gerekli olan da buydu.

I Love New York / New York, New York
Millenyumun en başarılı albümü olan ''Confessions on a DanceFloor''dan ''I Love New York'' sezon boyunca seslendirilen tek Madonna şarkısı oldu. (Don't Cry For Me Argentina sayılmazsa) Belli ki yapımcılar geçtiğimiz sezon yapılan Madonna Tribute bölümünde söylenen şarkıları fazlasıyla yeterli bulmuş. Mash Up yapılan parçaya destek ise ''On the Town'' adlı müzikalden geldi. New York temalı bir bölüm için sadece bu iki parçanın seçilip onların da mash-upa kurban gitmesi üzücü olsa da Glee'nin 5 yıldızlı şarkılarından bir diğeri olmuş. Sezon finali eski dönem Amerikan romantik-komedi filmlerine gönderme yaparken yine Kurt tarafından yapılan ''Breakfast @ Tiffany's'' esprisi sanırım iki sezon boyunca espiri anlamında dizinin en climactic anıydı.

Sezon boyunca aynı zamanda Rocky Horror Show ve Fleetwood Mac'e tribute yapılıp Justin Bieber, Rebecca Black gibi yeni yetmelere göz kırpılıp Lykke Ki, Florence Welch gibi cool isimlerin şarkıları söylenip son yılların en büyük pop hitlerine sahip olan Lady GaGa, Katy Perry ve Rihanna şarkılarına yer verildi. 

Çok fazla ''sezon boyunca'' tamlaması kullandığımın farkındayım.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

CHARLOTTE RAMPLING

Charlotte Rampling: Freud'un ''senseless repetition'' tezindeki ''62'' sayısı gibi sürekli karşıma çıkmaya başladıktan sonra kendisine blogumda yer vermek istedim. Bir Meryl Streep, Catherine Deneuve ve Sophia Loren havasına sahip olan Rampling zarif ve aynı zamanda ağırbaşlı halleriyle sanırım oynadığı her filmde odak noktası olmayı başarabiliyor.

İlk olarak karşıma festivalde izlediğim ''Rio Sex Comedy'' filminde çıkan Rampling sterotipik estetisyenlerin aksine sadece dış görünüşün değil aynı zamanda içsel varoluşun da insanı güzelleştirdiğine inan bir doktor profili çiziyordu. 50lerinde olan bir doktor olarak sadece yaşıtı erkekleri değil aynı zamanda oğlu yaşındaki genç doktorları bile etkilemeyi başaran bir havaya sahipti.

Yine festivalde yer alan ''The Mill and the Cross'' filminde de karşıma çıkan Rampling bu sefer yukarıda çizdiği karakterden ve havadan çok uzaktaydı. Bruegel'in 1564te resmettiği ''The Way To Calavary''den etkilenerek çekilen filmde (hatta onu odak noktası olarak gören filmde) İsa ve çekilen işkenceler konu ediliyordu. Rampling ise filmde Mary rolünde tüm o rahibe kıyafetleri altında bile parlamaya devam ediyordu. Tıpkı bir tablo içinde kusursuzca çizilmiş kadın portresi gibi.

Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ancak yine festivalin konuğu olan Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley'nin baş rollerini paylaştıkları ve Kazuo Ishiguro uyarlaması olan ''Never Let Me Go''da da özel bir amaç uğruna yetiştirilen gençlerin gittiği bir okulun müdürü olarak karşımıza çıktı.
doğal, güzel, sempatik ve muhteşem bir gülümseme

Rampling bunlar dışında aynı zamanda Keira Knightley'nin baş rolünde olduğu 2008 yapımı ''The Ductchess''ta da yer almış. 2003 yapımı, suç, ceza ve gizem üçlemesi olan ''Swimming Pool''da da Ludivine Sagnier ile kamera karşısına geçmişti. Ki Ludivine Sagnier de yine geçtiğimiz festivalde gösterilen ''Crime D'Amour'' filminde de Kristin Scott Thomas ile bir araya gelmişti. Tema ise yine aynı. İşlenen bir cinayet, gizem ve bol heyecan.

Ve 2001 yapımı ''Spy Game''. Brad Pitt ve Robert Redford'u bir araya getiren aksiyon filmi. Rampling her yerde. Filmi 4.99a D&Rlardan satın alabilirsiniz bu arada :P


Son olarak Rampling oyuncusu Kirsten Dunstn'a Cannes'da ödül kazandıran Lars von Trier filmi ''Melancholia''da da Charlotte Gainsbourg, Skarsgaard ailesi ve Kiefer Sutherland ile yer aldı. Sonucu merakla bekliyoruz.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

JENNIFER LOPEZ || LATİN ATEŞİ SÖNDÜ MÜ ? ALEV DAHA MI GÜÇELNDİ ?

Uzun zamandır ''ha şimdi, ha sonra'' olarak beklediğimiz Jennifer Lopez'in ''Love?'' albümü sonunda ay içinde yayınlandı. Son yayınladığı albümlere nazaran latin ve dans dozu biraz daha arttırılmış. Daha önce yayınlamış olduğu ancak istediği etkiyi pek de yaratamadığı şarkısı ''Louboutins'' ve Pitbull destekli ''Fresh Out the Oven''ın yer almadığı albümde 12 şarkı bulunmakta.

J.Lo albümün açılış parçası olarak ise ''Lambada'' samplelı elektro-latin dans şarkısı olan ''On the Floor''u seçmişti, ki yine bu da Pitbull destekli. Albümde yine her zaman olduğu gibi r&b, hip-hop dünyasından JLo'ya destek yoğun. İkinci single olarak seçilen ''I'm in to You''da da eşlik eden isim Lil Wyne. Ki smooth, latin pop parçası daha fazla içinde William Levy'nin de yer aldığı videosuyla ses getirmişti. Ancak şu bir gerçek ki, hepimizin beklediği kumsallı, çıplaklı, aşklı video açığını kapatan isim Lopez oldu bu sene.

Albümde Lopez'e eşlik eden isimler sadece urban music dünyasından değil, en popüler dans hitlerini yaratan Red One ve Stargate de prodüktörler arasında. Ve sıkı durun prodüktör koltuğunda oturan bir diğer isim ise Lady GaGa. Jennifer Lopez anladığınız üzere bu sefer çok sıkı gelmeye ve kendini 00lerin başında olduğu gibi parlatacak bir albüm yapmaya çalışmış. Peki sonuç cidden öyle mi ?

Kanımca albümün bir numaralı hiti ise, ki ben olsam yaz boyunca insanlara bıkkınlık getirene kadar her türlü sosyal ortamda çalardım, ''Papi''. Latin ateşi denen bir şey varsa Jennifer Lopez kıvılcımı alevlendirmeye gelmiş. Az laf çok iş. Kalçalar sallanmaya başlasın. Sırf bu parçayla tüm albümü ezip geçtiği gerçeğini elbette göz ardı edemeyiz ama sıkı durun belki de Lopez'in bugüne kadar kaydettiği en iyi parça ünvanını bile alabilir.

Single olarak kesinlikle yayınlanması gereken bir parça da ''Invading My Mind'' üstünüzde yaratmış etkiden sonra şarkının prodüktörleri arasında Lady GaGa'yı görmek de sizi şaşırtmayacaktır. Hatta tıpkı ''Just Dance'' havasında olduğunu bile söyleyebilirim. Yüksek temposu ile ''Papi''nin etkisine erişemese de albümde ortaya çıkan genel ''sıkıcı'' havanın üstesinden gelmeyi başarıyor. Hemen ardından gelen ''Villain'' ise sizi baştan çıkartmak için düzenlenmiş ama daha ziyade bayan bir melodi ve vokalden oluşmakta. Üstelik fazlaca Justin Timberlake ''My Love'' kokmakta. Kapanışa bonus track olarak eklenen ''Hypnatico'' ise gider ayak sizden özür dilercesine, mahcubiyet göstergesi bir dans şarkısı.

Açılışta dans dozu arttırılmış derken aslında albüm balladlardan tamamıyle arındırılmış demek istemiştim, ama yine de albümün en düşük tempolu şarkısı olan ''Until It Beats No More'' sizi eğlendirmek için yazılmış bir çok dans parçasından daha fazla etkileyebilir.

Aslına bakarsanız 4 yıl beklettikten sonra bu tarz bir albümle karşımıza geçmiş olması bir parça hayal kırıklılığına uğramamıza sebep. Zira yukarıda adı geçen şarkılar dışında pek de sizi uçuracak ya da dans etmeniz için havaya sokacak derecede iyi şarkılar yok içeride. Jennifer Lopez her daim göz önünde ve her gün kendini konuşturmasını biliyor, ancak belli ki her ne kadar da Red One'la falan çalışmış olsa da albümün üzerinde yeterince durmamış. Ya da kendisi hala bu ''vintage-latin pop-dance'' soundlu günlerde yaşamaya kararlı. Ayrıca Jennifer Lopez hiçbir zaman mı şarkı söylemiyordu ? Yoksa bu albüme mi mahsus ? Kesinlikle ''This is Me...Then'' ve ''Rebirth'' havası yok. Ha zaten bu saatten sonra bir daha o günleri yakalayabilir mi, orası meçhul !

5 üzerinden 2.75.