Hani uykunuz vardır, uyanmak için, kendinize gelmek için biraz enerji patlamasına ihtiyacınız vardır ya bence kesinlikle bu yüzden Hercules & Love Affair dinlenir. New Yorklu grupbir kez daha bizi disco ve dansa davet ediyor. Grup ikinci albümleri ''Blue Songs''u henüz çok yakın bir zamanda geçtiğimiz hafta yayınladı.
Enerji patlaması için, yerinde duramayanlara ''My House'' ve ''Falling'' önerilir. Disko topu ile 80leri döndüren şarkılar ise ''Leonora'' ile ''Painted Eyes'' .
Bir de sizi bu atmosferden uzaklaştırıp hayal alemine iten şarkılar var; ''Boy Blue'' ve etnik alt yapısıyla ''Blue Songs''. sanki albüm iki farklı ruh tarafından kaydedilmiş. biri çok enerjik ve sürekli dans eden, diğeri ise daha duygusal. Gerçi en baştan uyarılmıştık ''Blue Songs'' diye !
PC oyunlarınıa andıran ve elektronik alt yapısyla dikkat çeken ''I Cant Wait'' ise albümün bir diğer gözdesi. Super Mario oynarken altın topluyo hissi veriyor. Politikayı işin içine karıştırmasak olmazdı elbette değil mi ''It's Alright'' da bu sularda yüzüyor. Unutmadan bir de ''Step Up'' Bloc Party'den Kele destekli. Kıvamında bir pop- dance ! (Kele'nin solo albümü için de tık.)
Benim son zamanlardaki favori albümüm diyebilirim. En azından son bir haftadır günde en az bir doz aldığım bir albüm. Hatta bence ilkinden daha başarılı. Ancak yetkili merciiler ne der bilmem. Bence kesinlikle önerilir. 5 üstünden 5 bile verilir.
7 Şubat 2011 Pazartesi
5 Şubat 2011 Cumartesi
UPDATED: ISTANBUL FASHION WEEK || MY FAVOURITE SHOWS & STREET STYE & BACKSTAGE
Paris ve Milano'dan defalarca bahsetmişken İstanbul Fahshion Week'ten bahsetmemek elbette olmaz. Spring / Summer 2011de yaptığım gibi her showdan değil yalnızca dikkatimi çekenleri ve beğendiklerimi paylaşacağım bu sefer. Öncelikle hiç bir defileyi yerinde değil de ''markafoni'' ve Vogue aracılığıyla incelediğimi belirtmem gerekir. Bunca moda yazısı yazdıktan sonra benim IFWye gitmediğimi yadırgıyanlardansanız daha önce zaten bahsetmiştim bunun nedeninden. Ancak bir kez daha kısaca söyleyecek olursam 1// Kimseye ağız burun eğemem bana davetiye vermesi için. 2// Sınav dönemimle ufak da olsa bir çakışma oldu. (aslında bu bahane) 3// Kendini beğenmiş insanlardan kendimi uzak tutmak için. (Bknz. bir önceki IFWde kendini Paris / Milano / NYC / LDN moda haftalarında zanneden ayakları yere basmayan insanlar- bloggerlar).
Niyazi Erdoğan'da bir parça hayal kırıklılığına uğramadım desem yalan olur ! 70lerin ve 80lerin minibüs şoförlerine gönderme yaptığı kolleksiyonunda beni benden alan şey ''Miras değil alın teri'' mottosu. ''Alın Teri'' kavramı üzerine son günlerde bolca öterken bunun karşıma çıkması çok hoş oldu. Tek erkek kreasyonu ''tasarımcısı'' olarak S/S'11de olduğu gibi çok fazla tasarım harikası parçalar yerine daha fazla ''hazır-giyim''i hatırlatan kıyafetlerin olması beni hayal kırıklılığına uğratan nokta oldu. Onun dışında rengarenk kıyafetler hazırlamış olması ise bence süper. Gucci'de karşımıza çıkanlar kadar estetik olmasalar da ''clutch''lara / el çantalarına dikkat ! And let the spanish hero's revival in 2011 winter :) Müzik olarak oluşturulan Orhan Gencebay Mix'i ve bıyıklar ise showu oldukça teatral kılmayı başarmış.
Kendisiyle birebir karşılaşmasam da fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla inanılmaz sempatik olan Zeyenp Tosun'un kreasyonu ise neredeyse bir şehir efsanesine dönüşmüştü ! Yine bir parça hayal kırıklılığa uğradımı belirtmem gerekir. Evet bir çoğu güzel şeyler. Derilerin harmanlanması, pantalonlar, sırt dekolteleri, ancak çok da yenilik olmadığını düşünüyorum. (Yenilik yok derken Tosun her seferinde yeni yeni işler çıkartıp kendini yeniliyor, ancak dışarıdan gördüğüm bazı defilelerle kıyaslayacak olsam yenilik yok demek istedim). Kısaca tanımlayacak olsam ise gothic, seksi, vamp ve ''totally'' şık kadınların tercih edebileceği kıyafetler olduğunu belirtmeliyim. Müziği ise şahane. Cidden ifw'de kullanılan en iyi müzik ondan çıktı.
Niyazi Erdoğan'da bir parça hayal kırıklılığına uğramadım desem yalan olur ! 70lerin ve 80lerin minibüs şoförlerine gönderme yaptığı kolleksiyonunda beni benden alan şey ''Miras değil alın teri'' mottosu. ''Alın Teri'' kavramı üzerine son günlerde bolca öterken bunun karşıma çıkması çok hoş oldu. Tek erkek kreasyonu ''tasarımcısı'' olarak S/S'11de olduğu gibi çok fazla tasarım harikası parçalar yerine daha fazla ''hazır-giyim''i hatırlatan kıyafetlerin olması beni hayal kırıklılığına uğratan nokta oldu. Onun dışında rengarenk kıyafetler hazırlamış olması ise bence süper. Gucci'de karşımıza çıkanlar kadar estetik olmasalar da ''clutch''lara / el çantalarına dikkat ! And let the spanish hero's revival in 2011 winter :) Müzik olarak oluşturulan Orhan Gencebay Mix'i ve bıyıklar ise showu oldukça teatral kılmayı başarmış.
Kendisiyle birebir karşılaşmasam da fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla inanılmaz sempatik olan Zeyenp Tosun'un kreasyonu ise neredeyse bir şehir efsanesine dönüşmüştü ! Yine bir parça hayal kırıklılığa uğradımı belirtmem gerekir. Evet bir çoğu güzel şeyler. Derilerin harmanlanması, pantalonlar, sırt dekolteleri, ancak çok da yenilik olmadığını düşünüyorum. (Yenilik yok derken Tosun her seferinde yeni yeni işler çıkartıp kendini yeniliyor, ancak dışarıdan gördüğüm bazı defilelerle kıyaslayacak olsam yenilik yok demek istedim). Kısaca tanımlayacak olsam ise gothic, seksi, vamp ve ''totally'' şık kadınların tercih edebileceği kıyafetler olduğunu belirtmeliyim. Müziği ise şahane. Cidden ifw'de kullanılan en iyi müzik ondan çıktı.
Simay Bülbül'e gelince: yine mitolojik hikayelerden yola çıkıp bomba bir kreasyon hazırlamış. Kendisine Ramadan'dan ''Tarzına Kurban'' şarkısını yollamak istiyorum. ''Saçlar, başlar .. tarzına kurban...'' hele aksesuavarlar. Muhteşem über seksi sırt dekolteleri ve sert kadın imajı. Uçtum ben bunlarla ... Keşke bizim sosyetimizi, ünlülerimizi de bu kıyafetler için de açılışlarda, galalarda görsek ...
Geçtiğimiz sezon Deniz Berdan aksesuvarları ve styling'iyle çok konuşulan Günseli Türkay bu sefer de insana ''hadi ordan'' dedirttiren bir show hazırlamış. Kış ortasında bahar havasını hatırlatan renkler bir kenara, danteller ile kadınsallığı da geçtim, ''o vücut boyama nedir abi, nays nays baby !''. Kafadaki dev çiçekler ise görmezden gelinmeyecek gibi.
Biraz da davetlilerin stili ve backstage ! Burada da yine imdadıma koşan markafoni oldu. Gülünç ve moda kurbanı insanları seçmek yerine ciddi stilleri seçmeye çalıştım. Erkeklerin stilinde bir tanesine inanılmaz gülsem de, hiç kimseyi yargılayamam !
Belki defileleri değil de backstage'i görmeyi çok isterdim. Baksanıza inanılmaz eğlenceki gözüküyo :)
Ece Sükan IFW yıldızıydı desem abartmış olur muyum bilmiyorum ama hem inanılmaz stylish görünümlerle ''front row''da oturup hem podyumun tozunu attırıp hem de backstage'de çalışmak pek de kolay iş olmasa gerek. Eh bir de Vogue ve NTV için yapması gerekenler... İnsan olmamalı o :)) İşte aşağıda hem Mavi'nin hem de Derimod'un podyumunda. Kendisi aynı zamanda Derimod'un stylingine de yapmış. Whoaa.
Üçüncü gün aynı zamanda ''glam strikes back'' de dedirttirdi. 90ların top modelleri yeniden sahneye çıktı. Gucci defilesinde yürüyen model ve Alice Dellal Mavi'de yürüdü. Emre Altuğ'un Derimod'da sahneye çıkması ise çok varoş. Ne o Victoria's Secret falan mı yapmaya çalışmışlar ? Off ! Aynı zamanda Dita von Teese de Damat / Tween defilesinde ikinci günde smokinle sahneye çıktı. Ancak bence ''çok reklam hareketler bunlar'' yani ana hber bültenlerinde, magazin programlarında kimse defilelerin ''moda'' yönünden bahsetmedi. Herkes magazin peşinde. Elbette reklam yapılacak, ama reklamın kolleksiyonun önüne geçmiş olması :S
Ve Muhteşem Selma Ergeç ! Tapıyorum bu kadına. Vogue'un ilk sayısında minik bir editöryali de vardı. Umarım ilerki aylarda yine onu görürüz. Sanırım en sevdiğim yerli model :)) Nasıl anlatsam ki sevgimi :) Neyse Demet ve Çağla'yı da es geçmeyelim :)
Sonuç olarak, kanımca, ''aman Istanbul'un da bir Fashion Week'i olsun da, çamurdan olsun'' mantığıyla hazırlanmış bir organizasyon. Sonuç olarak kimilerince ''over-rated'' aynı zamanda da. En kısa zamanda organizatörlerin biraz paraya kıyıp adam akıllı birşeyler yapmaya başlaması lazım. Ve işi bilenlere emanet etmek lazım. Biraz Avrupa'ya baksak ya kim neler yapıyor diye ?
görseller blog.markafoni.com
3 Şubat 2011 Perşembe
KAREN ELSON aka THE ICON
Ülkemde bir baltaya sap olamamış ikici sınıf mankenler kendini gösterebilmek için bakkal şarkılar yapıp bizlere eziyet çektirirken dünya arenasında bir numaralı modeller hem Vogue kapaklarını süsleyip, Tom Ford defilelerinde boy gösterip hem de beş yıldızı hak eden albümler çıkartmasını biliyor neyse ki. Üstüne üstelik bir de The White Stripes solisti Jack White (ya hacı White Stripes için de dağıldı dediydiler ? ne iş ?) ile evlenip iki çocuk sahibi olup hala da taş gibi gözükmesini de biliyor. Aynı zamanda müzikten anlayan kocan varsa prodüktör parasını da yeni bir Chanel kürk almak için kenara ayırabiliyorsun. (Tamam kötü bir espiriydi.)
Sanırım bahsettiğim kişinin kelime anlamını merak ediyorsanız Oxford Dictionary'de ''ICON'' kelimesiyle karşılaşabilirsiniz. İngiliz model, şarkıcı, anne, muhteşem vücuda sahip bir kadın aka Karen Elson.
Daha önce çeşitli gruplarda vokallerde katkıda bulunan Elson 2010 yılında ilk albümü ''The Ghost Who Walks''u da yaz aylarında yayınladı. Indie ve vintage tatlar albümü dinlemeye başladığınız ilk andan itibaren sizi sarmaya başlıyor. Neden bunca zamandır yazmadığımı soruyorsanız ise sırf üşengeçlik :)
Albümün açılış parçası ''The Ghost Who Walks'' tam anşamıyla bir yol parçası. Şehirlerarası yolculuk için tam otobana çıkmışken play tuşuna basarsanız bir hayalet gibi ayaklarınız yerden kesilip göklerde uçmaya başlayabilirsiniz.
''Stolen Roses'' ile İskoç ezgileriyle kendinizi o dağlarda, yeşilliklerde bulurken ''100 Years From Now''da ise 20lerin Amerikan filmlerine geri dönebilirsiniz. Bazen de tıpkı albümün adında da olduğu gibi yanınızdan bir hayalet geçmiş gibi içinizi ürperticek kadar muhteşem bir soundla karşı karşıyasınız. ''Pretty Babies'' şarkısını ise Tom Ford showunun videosundan hatırlayabilirsiniz. Bir modelden böyle şarkı çıkmayacak da kimden çıkacak ki zaten ? Albümün bir numarası ise ''The Truth isThe Dirt'' biraz duman altı bar havasında. Çook cool.
Sanırım bahsettiğim kişinin kelime anlamını merak ediyorsanız Oxford Dictionary'de ''ICON'' kelimesiyle karşılaşabilirsiniz. İngiliz model, şarkıcı, anne, muhteşem vücuda sahip bir kadın aka Karen Elson.
Daha önce çeşitli gruplarda vokallerde katkıda bulunan Elson 2010 yılında ilk albümü ''The Ghost Who Walks''u da yaz aylarında yayınladı. Indie ve vintage tatlar albümü dinlemeye başladığınız ilk andan itibaren sizi sarmaya başlıyor. Neden bunca zamandır yazmadığımı soruyorsanız ise sırf üşengeçlik :)
Albümün açılış parçası ''The Ghost Who Walks'' tam anşamıyla bir yol parçası. Şehirlerarası yolculuk için tam otobana çıkmışken play tuşuna basarsanız bir hayalet gibi ayaklarınız yerden kesilip göklerde uçmaya başlayabilirsiniz.
''Stolen Roses'' ile İskoç ezgileriyle kendinizi o dağlarda, yeşilliklerde bulurken ''100 Years From Now''da ise 20lerin Amerikan filmlerine geri dönebilirsiniz. Bazen de tıpkı albümün adında da olduğu gibi yanınızdan bir hayalet geçmiş gibi içinizi ürperticek kadar muhteşem bir soundla karşı karşıyasınız. ''Pretty Babies'' şarkısını ise Tom Ford showunun videosundan hatırlayabilirsiniz. Bir modelden böyle şarkı çıkmayacak da kimden çıkacak ki zaten ? Albümün bir numarası ise ''The Truth isThe Dirt'' biraz duman altı bar havasında. Çook cool.
Bolca country, folk ve yanında içilen muhteşem bir ''whiskey'' tadında bir albüm olmuş. Ha bu arada albümde sözlerin hepsinin de Elson'un kendisine ait olduğunu da belirtmeliyim.
Etiketler:
Albums,
Artist Profile,
Fashion,
Karen Elson,
Music
2 Şubat 2011 Çarşamba
I AM LOVE
BİR AŞK BİR AİLEYİ NE KADAR DEĞİŞTİREBİLİR Kİ ?
Jil Sander ve Fendi kıyafetleri ile Milano sokaklarında salınan bir kadın. Tilda Swinton. Bir İtalyan kadını gibi, ancak Rusça konuşurken tüm o zarafet gidiyor bambaşka bir kadın oluyor. Evet, evet görünüşüyle mükemmel bir İtalyan olabilir, ancak Rusça konuşması çok daha iyi. Neyden mi bahsediyorum ? Swinton'un hem yapımcısı hem de başrol oyuncusu olduğu Golden Globes ve Bafta Awards'da ''En İyi Yabancı Film'' Academy Awards'da ise ''Costume Design'' dalında adaylık kapan ''I am Love'' aka ''Io Sono L'amore''adlı filminden.
İtalyan filmlerinde karşımıza çıkan bilindik sahneler. Uzun bir masa etrafında toplanan aile ve muhteşem İtalyan yemekleri. Ve yine filmin en can alıcı olaylarının tohumlarının atıldığı yer de bu yemek masası. Ünlü bir tekstilci aile. Burjuva ailesi. Ve İtalya'dan inanılmaz manzaralar. Hayatımda izlediğim en can alıcı ve estetik sevişme sahnelerinin biri de bu filmde. Sanki natürel bir tablonun gerçek hayatta can bulmuş olması gibiydi. Filmde aynı zamanda başka tanıdık isimler de yer alıyor. mesela Waris Ahluwalia. style.com'dan party fotoğraflarını takip edenler yakından tanır sanırım.Tilda Swinton'ın beni bir kez daha büyülediği film bence bir ''must-see''. Onun dışında belirtmem gerekir ki filmin Türkiye'de çok az sinema salonunda gösterilmiş olması bir hayli üzücü. İstanbul Avrupa yakasında film sadece 4 ayrı salonda vizyona girdi. ''Kutsal Damacana'', Şahin K'nın filmi ya da ''Eyvah Eyvah'' gibi üçüncü sınıf komedi filmleri dururken neden böyle bir film vizyonda çok az bulunur anlıyorum. Pardon anlayamıyorum. Üstüne üstelik filmin Atlas Sineması'nda bile gösterilmemesi ve aynı hafta iki ayrı salonda ''Eyvah Eyvah''ın gösterilmesi çok üzücü. Bence bundan sonra hiç ağlamasınlar neden bizim salonlarımız yerine konforlu sinema salonları tercih ediliyor diye !
Etiketler:
Sinema,
Tilda Swinton
1 Şubat 2011 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























