Babylon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Babylon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2012 Perşembe

AND THE JANE BIRKIN

Sahnede karşımızda duran 65 yaşında. Ve dünyanın en karizmatik kadını. Karizmatik demek belki az bile, siyah kumaş pantolon cebine sokulan eller, düğmeleri yarısına kadar açık ütülenmiş jilet gibi beyaz bir gömlek ve yarı dağınık saçlar. So Birkin so cool.  Bir anlamda Patti Smith meets Jane Birkin. Karakterindeki coolluk duruşundaki zarafet.

Babylon'un 21.30 politikasına olabildiğince ayak uydurarak sadece 5-10 dakika geç sahneye çıkan Jane Birkin kanımca sadece -şimilik- bu yılın değil hayatım boyunca unutamayacağım 1.5 saate de imza attı. Bunca zaman bir çok konsere gittim ya da festivaller sayesinde bir çok yerli / yabancı grubu dinledim ama kaç tanesi bir ikondu ki hem ? Her şarkı sonrası tek tek ''merci'', ''thank you'' ve dilinin döndüğünce ''teşekkürler'' demeye çalışan Birkin'in mütevazılığı bunla da sınırlı kalmayıp konser bitiminde dakikalarca grubu ile selam verdi. iPhone'unu takside düşürmesine rağmen adamın adres defterinde yer alan ilk kişiye- ki bu da ablası oluyormuş- telefon açıp bir şekilde ona geri iade eden şoföre bile teşekkür etmeyi unutmayan bir kadından bahsettiğimi söylesem artık siz tahmin edebilirsiniz gerisini.

Daha önce birçok kez Serge Gainsbourg şarkılarıyla turnelere çıkan Birkin'in bu seferki çıkış amacı sadece hatıraları yeniden canlandırmak değil kısa bir süre önce deprem / tsunami ve nükleer felaketleri beraber yaşayan Japonya'ya da destek olmaktı. Üstelik bir de büyük değişiklikle, bu seferki kadrosunun tamamı Japonlardan oluşuyordu. Kendisi her ne kadar da ''zaten defalarca bu şarkıları söyledim, yeniden aynı şekilde yorumlamak sıkıcı ve gereksiz olabilirdi'' dese de bence yeniden mütevazı olduğundan böyle diyordu, onu seven yaşayan hiçbir canlı konserini kaçırmak istemez sanırım.

Hatırları canlandırmak demişken, kısık gözlerle kimi zaman da baygın baygın şarkı söylerken içimden geçirmediğim değil, acaba Serge'i bir dakika bile aklından çıkartabiliyor mudur, ya da bu şarkıları söylerken neler hissediyordu ! Gerçekten o anda sahnede miydi ya da şarkıları öncesi onlar hakkında ufak hikayeler anlatırken onları mı yaşıyordu. Bu arada seyircilerle de diyalog kurması ise bence geceyi bu kadar unutulmaz kılmasının bir diğer nedeniydi.

20li yaşlarından itibaren ölümünden önceki son sonbahara kadar Serge'in kendisine şarkı yazdığını söyleyen Birkin şarkıları İngilizce'ye çeviremeyip Fransızca söylediği için biraz mahçup olmuş gibiydi, ''ama şarkılar Fransızca olarak o kadar güzel ki, İngilizce'ye çevrildiğinde tüm büyü kayboluyor, zaten Serge sadece kelimelerle değil harflerle bile oynayan bir sanatçı olduğundan bu da çok zor olurdu'' diyor. Hem zaten onun da dediği gibi hepimiz hem fikiriz kimse dünyada Fransızca'dan daha güzel, nazik ve romantik bir dil olduğunu iddia edemez.

''Ah melody''yi söylemeden önce, fotoğraf çekilirken Charlotte Gainsbourg'a hamile olduğundan pantolonun önü kapanmadığından elinde oyuncak bebek tuttuğunu ve ilk çıkışında şarkının neden tutmadığını anlamadıklarını anlatıp gençlere de esprili dille tavsiye verdi: ''şarkınız tutmazsa hiç üzülmeyin 20 yıl sonra muhakkak alması gereken övgüler o şarkıyı gelir bulur'' . Israrla ''Je T'aime, moi non plus''u söylemese de filmden, bir köşeye kıvrılarak, ''Ballade de Jonny Jane''i söyleyen Birkin, konserin ortasında bizlerin arasından geçerek tüm salonu dolaştı. Tıpkı arkadaşımın tam yanında durduğu gibi aramızda bir karış mesafe kalarak yanımda durup suratıma bakarak şarkı söylemesini ise sanırım hayatım boyunca unutamam. Hey dude ! Bir ikondan bahsediyoruz.
Gecenin kuşkusuz en eğlenceli anı ise ne kendisinin ne de Brigitte Bardot'nun şarkıdaki çığlık vari kısımları söyleyememesini itiraf edip ona eşlik eden Japon vokalist / kemanistin yine izleyeciler arasından o cırtlak sesiyle inanılmaz bir şekilde kusursuzlukla ''Comic Strip''i söyleyebilmesiydi.

Hermes patronunun adına ithaf ettiği ''Birkin Bag'' Julio Cortazar hikayesinden uyarlanmış ''Blow Up'' oyuncusu kendi gibi ikon çocukların Lou Dillon, Charlotte Gainsbourg'un annesi tüm zamanların en kült filmi ''Je T'aime, Moi Non Plus''nun oyuncusu, tom boy stiliyle modada büyük bir akımın temsilcisi ve ikonu. Sanırım bu muhteşem gece için Babylon'a ne kadar teşekkür etsek az.

pics via http://www.facebook.com/babylonistanbul

23 Aralık 2011 Cuma

31 ARALIKTA NASIL EĞLENSEK by NAZ

@nazv 'ı twitterdan biliyorsunuzdur. Bilmiyosanız da söyleyeyim. Party girl, konser avcısı, sinema festivalleri çılgını ve kitap kurdu. - İddia etmesem de - herşeyi iyi yaparım / yapabilirim ama konu eğlence ve partylemeye gelince eminim konuşması gereken son kişi benimdir. Dolayısyla ben Naz'dan rica ettim o da beni kırmadı. Attığım mail başlığında ''yılbaşı ve eğlence'' yazıyodu; o da sizlere ilk olarak yıl başında neler yapabileceğinizi yazmış. Üstelik her şeyden biraz, yani bu postu okuyan herkes için birşeyler var. Evet evet, ev ortamında bulunmaktan hoşlananlar için bile. Hem de sandığınızdan daha eğlencelisi. 

İşte 30 Aralık-2 Ocak arası yapabileceğiniz şeyler !
***
Boys&Girls, yılbaşı kataloğumuza hoşgeldiniz! 2012’ye en eğlenceli şekilde girebilmeniz için naçizane fikirlerimi sunacağım size, siz de belki arasından bir tanesini beğenip uygulayacaksınız!

İsterseniz öncelikle gecenin belkemiği eventlerden başlayalım! Gecenin eğlencesi seçilmeden kıyafet seçmek saçma olur haliyle J

Ben yılbaşı gecesi mumkunse bir yerden bir yere gitmemeyi tercih edenlerdenim. Bunun en güzel çözümü ev partisi!!! Mumkunse büyük bir evde, kalabalık bir grup olarak toplanıp, sabağa kadar eğlenip,dansedip, içip sonra da o büyük evin odalarından birinde uyuyup sabah da yine o büyük grup olarak kahvaltı yapmak kadar güzel bir kutlama yok bence! “Ama ev yok?!” demeyin hemen, tek gecelik kiralayabileceğiniz harika evler var. Geçen sene bir grup arkadaşım Taksim’de son derece lüks bir residencetan ev kiralayıp partilerini orda verdiler hatta parti sonrası temizliğiyle de uğraşmamız oldular. Bu evleri internetten rahatlıkla bulabilirsiniz.

Evet, ben de bir yerden bir yere gitmeyi sevmiyorum ama evdeki eğlence de bize yetmiyor! Diyorsanız onun çözümü ise paket programlı oteller, hatta daha da iyisi şehir dışındaki oteller. Biz 2010 yılbaşında büyük bir grup olarak İstanbul’da bir otelde tabiri caizse haftasonu tatili yapmıştık! Öğlen check-in yaptığımız otelde yemeklerimizi yiyip, havuza girip rahatlayıp akşama da otelin roofunda harika bir yılbaşı geçirip canımız istediğinde de odamıza inip mışıl mışıl uyumuştuk. Diğer sabah da brunch sonrası evlere. İşte bu seçeneği tanımlayacak bence tek kelime var, MİS.

Ay yeter ne tembel hatunsun, ben yılbaşında sokakların coşkusunu yaşamak, bağıra bağıra şarkı söyleyerek yürümek, temiz havayı içime çekerek yeni yıla girmek istiyorum diyorsanız size Taksim Meydanına alalım! Hahaha şaka canım şaka. Tomtom sokağa alalım sizi; merak etmeyin burada bir şey olmaz size J

Bunun dışındaki alternatiflerinizi şöyle sıralayalım isterseniz
Taps Bebek Yeniyıl Balosu
Hayal Bistro Yılbaşı Partisi
Çubuklu’da MFÖ ile Yılbaşı Partisi
Bronx new Year Party: Redd Cover project
Athena ve Duman
Kenan Doğulu-Ozan Doğulu
Babylon Oldies but Goldies

Peki ben mi nasıl kutluyorum yılbaşını? Ben bu sene sakin bir yılbaşı gecesi geçirmek istediğime karar verip yeni yılı bir gece önceden kutlamaya karar verdim. İstanbul indie scene’inin cabbar delikanlılar topluluğu Club Bangkok ile Dağıstan düğünü temsıyla Babylon’u yıkmaya gidiyoruz. Son cümleme anlam verememiş olan arkadaşları şöyle alalım o zaman. Club Bangkok, İstanbul sınırları içerisinde dinleyebileceğiniz en iyi indie müziği, delicesine eğlenceyi ve diz bağlarınızı koparana kadar dansı garanti ediyor. Ben denedim, kefilim. Siz de bana katılmak isterseniz 30 Aralık akşamı Babylon’da buluşalım J
EDİTÖRÜN NOTU (Yani benim)

Videoda izlemiş olduğunuz party Naz'ın önerilieriyle bir hayli uyuşmakta. Kısacası kendi Tommy patynizi yaratabilmek, onun hayalini kurmak pek de zor olmasa gerek. Olmadı arkadaşlarınızı çağırırken dress code olarak herkes Tommy Hilfiger giysin diye belirtin :) 

***
Unutmadan ! Naz'ı blogundan da takip edebilirsiniz. http://sneakersandlaces.tumblr.com/

31 Ekim 2011 Pazartesi

DAS IST OKTOBERFEST

Bakmayın başlığa ! OktoberFest yazısı değil bu. Ekimde dinlediklerimi konuşma ve Kasım'daki önemli tarihleri not etme zamanı.

Bu ay Beyonce'nin ardı arkası kesilmeyen videolarından zaman bulan Britney Spears, Rihanna, Florence + The Machine ve ColdPlay de yeni videolarını yayınladılar. Aklımdaki kurguladığım ''Criminal''dan farklı olasa da uzun yıllar sonra Britney'den gelen en iyi videoydu sanırım. Konu kötü şarkılara iyi video çekmekse Rihanna, Lady GaGa'dan ders almış gibi. Bknz ''We Found Love''. Geri kalan iki isim ise yine cooluktan ölen şarkılarına coolluktan ölen videolar çekmişlerdi. Ay bitmeden de uzun zamandır beklenen iki yeni albüm yayınlandı. ''Stronger'' ile geri dönen Kelly Clarkson ve ''Ceremonials'' ile Florence + The Welch.

Kasım'da Charlotte Gainsbourg, Rihanna ve Pink Martini yeni albümlerini yayınlayacak. Ay sonunda Wild Beasts Babylon'da konser verecekken coolest music hall in the town'da bombalar da devam etmekte. Aralığın ilk günü The Maccabees sahne aldıktan sonra Ocak ayında da ülkemin uzun yıllar sonra tanık olabileceği en cool event gerçekleşecek. Jane Birkin sings Serge Gainsborg's song for Japan. Biletler tükenmeden alın bence.

Sabah uyanır uyanmaz twittera bakmanın en büyük zararını ise bu sabah gördüm. Adele'in gırtlak kanseri olduğu tt olmuştu. Henüz tam anlamıyla bir açıklama yapılmadıysa da umarım aklımızda beliren kadar ciddi bir şey yoktur. Hem şarkısı hem albümü ile American Billboard listelerinde zirveye çıkan Adele blogumun ''song of the week'' köşesine ise bu ay geçtiğimiz kıştan sonra yeniden geri döndü.

Unutmadan haftaya MTV Europe Music Awards'da görüşmek üzere ! Ay sonunda ise American Music Awards'lar dağıtalacak. Hep beraber Bloomberg'den yayınlamasını diliyoruz yeniden.

xx

11 Aralık 2010 Cumartesi

SOPHIE ELLIS BEXTOR @ BABYLON

Humm nerden başlasam nasıl başlasam bilemedim.

Ve ordaydım işte. En ön sırada, Sophie Ellis Bextor yanımdaki arkadaşım kadar yakındı. Gözümün içine baka baka şarkı söylüyodu, sanki benimle flört ediyodu (ve elbet en önsırada duran diğer arkadaşlarla). Elini uzattın mı ona deyebilicektin yani, önümüzde en kışkırtıcı showlarını yaptı, göz renginin ve vücudunun güzelliği karşısında iç geçirdik, onu tanımlamak için başka sıfat bulamadık. Sahi bir de Harper's için verdiği röportajda ''gençken çok çirkindim'' dememiş miydi ? Fotoğraflarda zaten belli oluyodu, One Love'da bu kadar yakından göremesem de yeniden anlamıştım ama bu kadar yakından baktığımda ona neden porselen bebek dendiğini anladım. Sanki yanlış bir şey yaptın mı, elini ona deydirdin mi kırılıcakmış gibi.

Canlı canlı söyledi, kısacık şort ve karışık topuklu ayakkabılarıyla 1.30 saat boyunca ayakta dans etti. Hopladı zıpladı, bizi nefessiz bıraktı, sesimizi kesti. Güzellik ve heyecan karşısında neredeyse kalp krizi geçireceğimi söylemedim di mi yazıya başlarken ?

Yeni albümünde yer alan ''Dial My Number'' ile geceyi başlatan Sophie eğer henüz yayılmamış ve bilinmedik bir şarkısıyla bile geceyi sallayabiliyorken başka ne denir ki ? Yeni albümünden bir de ''Starlight''ı söyledi. Tanrım sanırım 2011'in en iyi albümü olucak. Gecenin sonlarına doğru da ''Heartbeat''i söyledi ya. İşte gecenin climaxe ulaştığı andı sanırım. Yok böyle dans şarkısı abicim. Sophie gerçekten adamı eğlendirmeyi biliyor.

Modjo, Moloko ve Arcade Fire'ı da coverlayan Bextor sanki kendi şarkısını söylüyormuşcasına showa devam etti, hele Rusya'dan sonra Arcade Fire'ı tanıyan bir grupla karşılaştığı için sevindi. Ve son olarak kapanışta ''Murder on the Dancefloor''u söylerken zaten artık halim kalmamıştı.
Yüzündeki bu ifadeye bayıldım ben. Slow şarkılardan birini söylerken ya ''Today's The Sun On Us'' ya da ''What've We Started ?''

Her defasında Türk izleyicisini öven Sophi Ellis Bextor'a burdan ''testicals'' diyorum, şey pardon teşekkürler. Babylon'un ufak ortamı yüzünden ıtış tıkış geçiceğini düşünmüştüm, ama inanılmaz samimi, sıcak ve eğlenceli geçeceğini bu kadar da tahmin edememiştim. Teşekkürler Babylon'a. Bir kez daha olsa seve seve Sophie dinlerin diyorum. Bir de orda güzel insanlarla tanıştım, soğukta dışarıda beklerken ve içeride :) eğlenceliydi hani

görsellerin tamamı ise bana aittir. İzinsiz kullanılamaz diyerekten havamı da atarım.

5 Aralık 2010 Pazar

SAFKAN INGILIZ !! SOPHIE ELLIS- BEXTOR

Harper's Bazaar Türkiye editöryalinin başlığı ''safkan Ingiliz''. ''Porselen Bebek''den sonra yeni bir tanımlama. Bazı insanlar vardır, sanki moda dergilerinde boy göstersin sürekli fotoğrafçılara poz versin diye yaratılmıştır. Sophie Ellis Bextor da bunlardan biri olsa gerek. En son videosu ''Not Giving Up On  Love'' (Armin van Buuren) ise sanki dergi için gerçekleştirilen çekimin kamera arkası görüntüleriyle oluşturulmuş gibiydi.

Haziran ayında One Love (tık) için ilk kez ülkemize gelen Sophie Ellis'i 5 gün sonra yeniden capcanlı izleyebileceğim için çok mutlu ve de heyecanlıyım. Bu muhteşem güzelliği 6 ay içerisinde ikinci kez görmek ''belki de London'da yaşsam kendisiyle bu kadar karşılaşmazdım'' dedirtti insana. Babylon'da cuma akşamı sahneye çıkacak Bextor ülkemize bir kez daha geleceğini/ muhakkak gelmek istediğini festivalde söylemişti zaten. Demek sözün güvenilirmiş Sophie ! Girdin gözüme.

Her neyse Babylon öncesi kendisi Harper's Bazaar için çekimlerle gündeme geldi. Türkiye edisyonu için özel olarak çekilen bu editöryalden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Şimdi de onu blogumda ağırlama vakti. Hem editöryallerine bakma vakti, hem de en sevdiğim Sophie şarkılarını seçme zamanı. Yazımdan heyecanlanıp onu siz de izlemek isterseniz ... üzgünüm Biletix'e göre SOLD OUT !  
Claudia Behnke tarafından yapılan styling bence oldukça başarılı. Vivienne Westwood, Hakaan, Burberry Prorsum .. Ancak yapılan stylingin bir hikaye ile birleştirilmemiş olması bir hayal kırıklılığı yarattı diyebilirim. Fotoğrafçılıktan anlamam ama düz bir şekilde gördüğümü söyleyecek olursam Akif Hakan Çelebi'nin çektiği bazı kareleri de pek beğendiğim söylenemez. Mesela ikinci görselde Hakaan elbise ve kanepe birbiriyle çok uyumlu , Sophie'nin pozu da güzel, ama sayfaya yerleşememiş sanki ? Belki de bunun suçu fotoğrafçıda değildir, bilemicem o kadarını ama :)
2000li yılların en hit kadın şarkıcılarından ve de it girl'lerinden biri olan Sophie bugune kadar 3 albüm yayınladı. 4. albüm ise deyim yerindeyse ''yılan hikayesine'' döndü. 2010 sonbaharında çıkması beklenen albüm daha sonra kış aylarına ertelendi, şimdi ise sadece 2011 deniliyor. One Love'da çoğunlukla yeni şarkılarını söylediğinden aslında nelerle karşılaşacağımı biraz biliyorum, ama o albümü ele almak da başka türlü bir haz verir diye düşünüyorum.
Scan dolayısyla görseller pek de hoş olmasa bile bu Moschino elbisesi ile Sophie'nin duruşuna hayran oldum. Ama bakışını da beğenmedim, yani eller kollar birini baştan çıkartmayı bekleyen kadın izlenimini verse bile, gözler ve surat ifadesi başka şeyler söylüyor.
İşte burdaki bakışları sevdim. Gelelim muhteşem Sophie'nin en sevdiğim şarkılarına. Onu tanımama neden olan ''Murder On The Dancefloor'' kesinlikle bu Top 10de yer alır. Aslında hazır aralık ayı ve disko teması işlenmişken bence bu şarkıyla bir editöryal yaratılabilinirdi. Groovejet // If This ain't Love ise sizi diskoya hayran bıraktıracak cinsten.
Yahu allah aşkına bu poz nedir ? Sanki gece kızlarla dışarı çıkmayı bekleyen Istanbul'da kendi ''sex and the city''sini yaşayan ve facebook'a face diyen kız pozu. Donuk bakışların ardında aslında romantik şarkılar söyleyen bir kız da yatıyor bakınız  ''I Won't Change You''.''Catch You'' onun bugüne kadar yaptığı en hit şarkılardan biri olurken hangimiz uzun yağmurlardan sonra ''Today's The Sun On Us'' diye facebook ve twitter'ımızı updatelemedik ki?
Burberry içinde Barbie gibi çıkmamış mı ? Ve yılan hikayesine dönen ''Make A Scene''. 2011de çıkması planan albümden öyle iki şarkı yayınlandı ki ! Hem 2010un en iyi dans kayıtları oldular (benim için) hem de Sophie'nin diskografisinde zirveyi kaptılar.''Heartbreak (Make Me Dancer)'' ve ''Bittersweet''.
Ve kapak. Zaten geçtiğimiz günkü yazımda da bahsetmiştim. Kapağı pek beğenmediğimi söylediğimi biliyorum, ancak editöryalleri gördükten sonra pek de kötü olmadığının kanısındayım. Sophie Ellis'i kapağa çıkarttıkları mükemmel olmasa da güzel bir editöryal hazırladıkları için Harper's Bazaar Türkiye'ye teşekkürler. Yaptıkları röportaj ise gayet leziz.

Bir kez daha bu muhteşem kadının şarkılarını capcanlı dinleyebileceğim için heyecanlıyım. Babylon'a da bu mıuhteşem konuk için teşekkürler. Bu da benim sonradan vazgeçtiğim Aralık ayı Apollo Boy Mag kapağım. Takltiçi gibi gözükmemek için son anda vazgeçtim. Ancak sağ üstte de gördüğünüz üzere kapağın son hali de pek kötü sayılmaz.

8 Temmuz 2010 Perşembe

SHOPPING TIME

100. postu yayınlama zamanı geldiğinde nedendir bilmiyorum ama beni cidden bir heyecan sardı. Sanki editörlüğünü yaptığım derginin 1. yaşını kutluyorum ya da onun benzeri bişey. ''Kayıtları Düzenle'' kısmında hali hazırda yazımın tamamlanmasını bekleyen 3 ayrı topic ve 2 ayrı da röportaj bekliyor. Amma velakin bu 100. yazı. Yine de belki özenli bir şey değil ama, ben hazırlarken oldukça eğlendim.

Henüz bavul toplamadıysanız bir kaç öneri sunmak istedim, uzun yolda ne yapılır, yenilikler neler dersiniz diye benden sizlere naçizane birkaç fikir.

Tatile giderken ''bunca saatlik yol nasıl çekilir?'' adlı o meşhur soruyu soran vatandaşlarımıza yardımcı olmakla başlayalım. İşte el/sırt çantanızda yer alabilecek öneriler. Bilmiyorum tatile giderken siz ne kadar rahat edersiniz ama '' ben şıklığımdan vaz geçmem'' diyorsanız aşağıdaki model tam sizlere göre, neticede içine sadece, kitap, dergi, mp3 çalar tarzı şeyler koyucaksınız.
Ancak tatilde şıklık da neymiş ben rahatlığı ararım diyorsanız sizlere her eve lazım Eastpak çantasını öneririm :P Gelelim çantamızı doldurma yollarına. İyice saçmalayan ve çizgisinden iyice çıkan ve önüme gelen her anda şikayet etmekten vazgeçmeyeceğim dergi Billboard'u unutuyosunuz, taşıtmak için adam gereken Vogue (ki o da artık inceldi! any guesses why ?)Harper's Bazaar ve Elle gibi dergilerinizi evde bırakıyosunuz ve yanınıza son zamanların en şık, en style, en cool, tarz ve havalı iki dergiyi yanınıza alıyosunuz. 04. sayısını çıkartan ''mevsimsel'' indie dergi ''Babylon'' ve son trendleri içinde barındıran, yeniliklerden geri kalmayacağınızı garanti eden ''Trendsetter''.

Peki otobüste giderken o rahatsız ama yine de bir şekilde içinizi bir hoş eden o otobüs yolculuklarını dergilerle idare ettiniz, akşama doğru boşalan sahilde, hafiften esen rüzgara karşı hiç mi kitap okumak istemeyceksiniz ? O halde ''Koloni'' sonrası adından tekrardan söz ettiren Jean-Cristophe Grange ve ''Ölü Ruhlar Derneği'' hem tam anlamıyla bir korku/ gerilim hem de bestseller. Çok satanlar listelerinin zirvesinden inmeyen bir diğer kitap ise şu sıralar metroda / vapurda herkesin elinde görebileceğiniz Ahmet Ümit ve ''İstanbul Hatırası''. İstanbul'dan uzaklaşırken en azından yanınıza hatıralarınızı almayı unutmayın. Kitaplardan son önerim ise Türkçe'ye henüz yeni çevrilen İskoç yazar Ali Smith'in konuşulan eseri ''Kız Erkekle Buluşur'' adlı novella. Roma Mitolojisinden, Ovid'in Metamorphoses'undan Iphis & Ishis'in aşkını 21. YYa uyarlandığı sürükleyici bir hikaye. (Kitapın geniş tanıtımı bir sonraki yazıda).

Ve iPod'unuza yüklemenzi gereken bir kaç yeni parça, yeni albüm. Eğer siz de o iğrenç beach club'larda, apaçi müzikleriyle ya da Alors On Danse gibi çakma ve seviyesi düşük hitlerle eğleniyomuş numarası yapmak istemiyosanız bence bu isimlere bir göz atın. İki önceki yazıda da öve öve bitiremediğim o muhteşem albüm Kylie Minogue // Aphrodite. Türkçe müzik sevenlere ise Sertab Erener // Rengarenk önerebilirim (ki onun yazısı da Kız Erkekle Buluşur'dan hemen sonra yerini burda alacak). Ben kendi albümü kendim oluştururum, ama yine de biraz yardım diyosanız Sophie Ellis-Bextor, Groove Armada ve Underdog Project şarkılarını yanınızdan eksik etmeyin.
El çantasını hazırlarken isterseniz iki de DVD seçeneğiniz olsun. Hani olurda okumaktan gözleriniz yoruldu, tüm gün güneşlenmenin verdiği sızıyla gece diskoya gidemeyecek oldunuz, o halde çıkartın laptopunuzu, ya da mini DVDPlayer'inizi takın bu filmleri ve eğlencenin dibine vurun. İtalya'nın tüm önemli ödüllerini topladıktan sonra NYC'de de Tribeca gibi dünyaca ünlü bir festivalde gösterimi yapıldıktan sonra Golden Globe için de yolu açılan Ferzan Özpetek'in yine ve yeniden harikalar yaratan filmi, daha çok yeni olarak raflarda yerini aldı. Aylardır dilime dolanan Nina Zilli parçası ve Lecce'nin muhteşem görüntülerinin arka plan olarak yer aldığı Mine Vaganti, ağlarken gülebileceğiniz, gülerken ağlayabilceğiniz, aynı zamanda toplumdaki bazı olaylar üzerine düşünebilceğiniz mükemmel bir kompoziyson. Aşk filmleri için sadece Şubat ayını beklemeyenlerdenseniz ise Hollywood'un tüm birinci sınıf ünlülerinin peşi sıra karşınıza çıktığı Valentine's Day filmini önerebilirim. Bir daha kimbilir nerede Jessica Alba, Kathy Bates, Jessica Biel, Bradley Cooper, Patrick Dempsey, Jamie Foxx, Jennifer Garner, Anne Hathaway, Ashton Kutcher, Queen Latifah, Taylor Lautner, Estelle, Julia Roberts & Taylor Swift'i bir arada bulabilirsiniz ki ?

Ve gelelim tatile giderken içini bir heves doldurduğunuz ancak geri dönüşte bir türlü boşalmayan o bavulun içine koyacaklarınıza. İşte hem rahat, hem şık hem de cool olmak isteyenlere herkesin bildiği ufak hatırlatmalara ben de bir şeyler ekleyeyim.

Nasıl ama ??? İyi Tatilleeeer :)

xoxo