1 Şubat 2012 Çarşamba

APOLLO BOY MAG: NO 18 || THE POWER ISSUE

30'unu geçtikten sonra parlayan Michael Fassbender hiç bu kadar hip olmamıştı. Sene içerisinde 5 ayrı hit filmde karşımıza çıkan Fassy elbette sadece oyunculuğuyla gündeme gelmedi. Neyse ki buraya yazacak kadar George Clooney gibi patavatsız değilim. Fassbender'ı takip eden diğer isim ise Oscar'a ne kadar yakındır meçhul ama Michelle Williams. Marilyn rolü onu bir anda tüm sinema dünyasının göz bebeği yaptı.
Elbette Jessica Chastain'i unutmamak lazım. 7 Film. Yılın en güçlü kadın oyuncularından biri olsa gerek.
Şubat tüm güçlü insanların meydana çıktığı bir ay. Rock Starlar Brit ve Grammy'ler ile ortaya dökülecek.
Movie icon'lar Bafta ve Oscar için yarışta.
Moda ikonları. Istanbul, New York, Londra, Milano sokaklarında defile ve stil avında.
Şubatta Apollo Boy Blog'unun bir de sürprizi var. Twitterdan tanıdığınız @selen_mecoglu 
ile ''bugün ne giydim'?' köşesi hazırladık. Muhtemelen her gün için yetiştiremeyecek olsak bile hafta içlerinde sık sık karşınıza çıkabiliriz. Neticede hiçbirimiz bir Aslı Abbasoğlu değiliz.  

30 Ocak 2012 Pazartesi

WHICH ONE IS BETTER TATTOOED ?

Sırf sevgili yönetmenler, tasarımcılar ve yapımcılar yeni bir şey üretemediklerinden her seferinde şu postlara aynı şekilde başlamak zorunda kalıyorum ! Aha bu durum da beni çok kısır gösteriyor. Ama sevgili yaratıcı insan grubu neden illa şu zavallı insancıklar 'bir de olaya benim gözümden baksın' diye tutturuyorsunuz ? Hayır, misal geçtiğimiz senelerde 'Ejderha Dövmeli Kız' serisini 'amaaaaaaan hiç ben değil bu!' diyerek göz ardı etmiştim. Lakin sene içerisinde Rooney Mara'ya karşı olan fan boyluk sevgim, 'David Fincher zaten iyi yapmıştır' bakış açımla birleşince işim gücüm yokmuş gibi geriye dönüp Niels Arden Oplev'in yönettiği 2009 versiyonunu da izledim.
Bu ringden sadece iki kişi sağ çıkacak. Kan dökülecek. Can yanacak. Ya ejderha dövmeli altın kupayı eve Rooney Maara ile David Fincher götürecek ya da Niels Arden Oplev ile Noomi Rapace.

Madde 1: Heyecan: Fincher versiyonunda hikayeye tamamıyla yabancı olduğumdan dolayı bu konuda biraz iltimas geçebilirim, ama daha baştaki açılış sahnesinde isimler görünmeye başlarken 'uçak havaya kalkıyor, titremeyi kes, koltuğa yaslan, gözlerini kapa ve heyecana kapıl.' Amma ve lakin orijinal versiyonunda bu olay 0 noktasında, her iki yönetmende de çekirdek konu aynı kalsa da olaya farklı yaklaşacaklarını biliyorsunuz aslında, dolaysıyla sizi nerede heyecanlandırabilecekleri konusunda fikirsiz olabilirsiniz, yani 2009 versiyonunu sonradan izledim diye 0 heyecan olacak değil. Yalnız 'amanın burada bir şeyler olacak, içimden şeytan mı geçti yav benim' dediğim tek bir nokta var. o da son 30-45 dakika  içerisindeki Mikael ve Martin sahneleri. Heyecan demişken, en hit dakikaların bir numaralı tetikleyicisi müziklerdir. Fincher abimiz bu konuda 'masterpiece' tuşuna basarken Oplev'de Starbucks'ta oturuken 'ne o içim mi geçmiş' derken buluyorsunuz kendinizi.
Madde 2: Esasında bu maddeyi öne almamın nedeni 'sen ne kadar pis popüler kültür çocuğusun Hollywood köpeğisin' demiyesiniz diyedir. Fincher çok fazla 'we americans invade the world' modunda 'hellow Stockholm here we are' derken filmin bakış açısı da aslında çok Amerikan. Ancak 2009 yapımında bildiğin damarlarımdan İsveç kanı aktı. Bu durumda sanat yönetimine mi gidiyor 12 puan.

Madde 3: Eminim Fincher'ın bütçesi çok daha fazladır.Prodüksiyon ekibi parayı bastıkça basmış. 158 dakikaya 2 farklı hikaye sığdıran putumuza karşılık 152. dakikada filmini kesen İsveçli vatandaşımız sadece 1 konu anlatabilmiş. Burada bahsettiğim ikinci konu Keymen Adaları mevzusu. Ama ben zaman zaman Fincher'a bile 'yav kardeş bu hikaye biraz fazla yavaş ilerlememiş mi?' derken diğerinde artık 'son durağa çok var mı' modundaydım'. Unutmadan bir de geçmişe dönerken Fincher bildiğin o sahneleri de çekmiş, diğerinde bu yoktu. Artık ne kadar yavaş ilerlediğini kavradınız her halde ? Keymen Adaları demişken bu arada, Rooney'nin sarışın peruklu hali kime benziyor ? Düşün düşün bulamadım, ama çok tanıdık !?
Madde 4: Leading Women: Rooney ve Noomi arasındaki tek benzerlik isimlerindeki baş harften sonra iki tane 'o' gelmesi. Noomi'nin çizdiği karakter bildiğin '17lik emo girl goes metalci' kıyafetlerinden duruşuna kadar çok fazla stereotipik. Rooney ise baştan aşağıya bir stil ikonu gibi. (Stil ikonu derken 'Alexa Chung bir stil ikonudur' anlamındaki stil ikonu değil. Ne bilem, bir duruş, bir karakter, bir kimlik açısından.) Saçından kıyafetine kadar. Ayrıca yüzündeki masum ve saf ifade de karakteri altında yatan diğer kimliklerle de çok uyuşuyor. Öte yandan sert tarafı, asiliği, coolluğu, umursamazlığı ve boş vermişliği çok da iyi yansıtıyor. Noomi'de bu özelliklerin hiçbiri yok. Çok düz oynamış yani anlicağın.

Madde 5: Dramatik Açı : Filmin en yükselişe geçtiği anlardan biri de 'tecavüz sahneleri'. Fincher'da olayın dramatik dozu tavan ve insanı rahatsız eden cinsten. Oplev'e ise 'bu mudur verebildiğin yani şimdi' demek lazım. Filmin kapanış sahnesi de keza öyle. Fincher bağımsız sinema yaparken Oplev gişe yapmış diyebilirim.

In conclusion: Hikaye zaten en baştan Stieg Larsson tarafından kaleme alınmış. Yani iki yönetmenin yaptığı da 'nasıl anlatırım' sanatı. Senaryodan yönetime, kurgudan her bir şeye Niels Oplev: 'otur sıfır'. Fincher'ın tüm hikayesi ise zekice kurgulanmış. Evet evet en başta bir kurgu harikası. Gizem, kovalamaca ve aksiyonu yerli yerinde. Herşey sistematik, havada kalan bir şey yok, kitaptan filme geçireyim derken üst üste sıralanmamış olaylar. Yıldızın Parlasın Fincher.
Esasında hiiiç uzun uzun yazı yazmaya gerek yoktu. Her iki filmin de jeneriğini dayardım, 'al sana anlatıcaklarım' der puromu tüttürür çeker giderdim.

***
Zamanım olmadı hepsini bitiremedim ama hızımı alamadım ikinci filmi de seyrettim. Ne kadar sadık kalınarak filmleştirilmiş bilemiyorum ama ikinci filmde zaten az olan heyecanı yönetmen filmleştirirken hepten yok etmiş. Sanki realist dram dizisi izliyoruz. Son yarım saat içerisinde kabin basıncı biraz artmış ve heyecanı da ayakta tutabilmek için hikaye 'to be continued' olarak yarıda kesilmiş ama şimdi bana kaybolan dakikalarımı kim verecek ? Bir umut üçüncü filmde. Aslında beğensem 'Millenium' dizisine de belki başlardım ama sanmıyorum, büyük ihtimal onu da Amerikalılar zaten yapar. Bu arada anladığım kadarıyla her ne kadar ikinci ve üçüncü filmler için Sony anlaşma yapmış olsa da pek fazla umutlanmasak iyi ederiz.

28 Ocak 2012 Cumartesi

NEW OLSEN IS IN THE TOWN !

Olsen kardeşlerin en küçüğü Elizabeth Olsen '94 yılından sonraki ilk çıkışını eğitim almak için ara verdiği kariyerini ''Martha Mercy May Marlene'' ile bozduktan sonra gerçekleştirdi. Bir konuda anlaşalım Lizzie Olsen ne ablaları kadar hip ve cool ne de onlar kadar güzel, yoksa içinde Indie Spirit'in de bulunduğu bir düzine adaylığı çirkin ama akıllı ve iyi oyuncu olduğundan mı elde etti ? Aslında ona çirkin demek de haksızlık olabilir, yüz hatlarına baktığınız ilk anda bir Olsen olduğunu anlatsa da onlar kadar şirin değil, ama inanılmaz karakteristik bir çizgisi de var.
Filmin bir konusu varsa 'mainstream' ya da 'indie' olduğuna bakmadığını söyleyen Olsen belli ki 4x (M) filminde de canlandığı karakterin derinliğinden fazlaca etkilenmiş. Tıpkı Michelle Williams'ın ''Meek's Cutoff''u gibi orta bir yerden başlayıp o şekilde biten film Martha'nın (Olsen) köy ortamında sürdürdüğü hayatla başlıyor. Sahneler akınca aslında onun o ortama ait olmadığını ve doğal ortamında yaşamadığını fark ediyoruz. Amiş tarzı basit ama garip hayat tarzı olan bir tarikat ile yaşayan Martha'nın oradan kaçıp şehir hayatına adapte olabilme sorununu ve yolculuğunu izliyoruz. Aslında tam anlamıyla şehir hayatına adapte olma da diyemeyiz bunun için, yanına yerleştiği ablası da şehirde değil yazlıkta, kasabada. Yine de bir anda içine girdiği aile ortamı ve toplumsal yaşamın değerlerinin baskısı elbette üstünde. Yeniden filmin başına dönecek olursak, hikayenin ilerki dakikalarında köy hayatından öncelere değinilse de yolundan nasıl şaşıp da oraya geldiği pek de açık verilmiyor. Belki filmin asıl teması olan 'kafa karışıklılığa' bir göndermedir bu da ?
Interview '12 Feb Issue
Martha'nın daha önce yaşadığı Amişimsi tarikat aslında pek de öyle 'simple life' tarzında değil, öldürücü suçlardan tutun da tecavüz denebilecek cinsel deneyimlere kadar uzanabilecek bir takım değer yargılarını yıkan bir toplum, ama Martha'nın sığındığı abla evi ortamında da bu değerler ne kadar yerine oturmuş belirsiz bence. Her iki ortam arasında sürekli gidip gelen Martha'nın psikolojik durumu da pek iyi sayılmaz, düz bir çizgide sağlıklı bir şekilde ilerlemeye çalış(tırıl)sa da kafa karışıklılığı ortama ayak uyduarmamasına neden oluyor. Sonuç olarak gel-gitlerle dolu bir hayat / karakter.

Aslında basit bir şekilde Martha'nın psikolojisini/karakterini anlatacak olursam, ablası ve eşi sevişirken hiçbir şey olmamış gibi yatak odalarına girip yatağa uzanan biri o. Tabii bir de çırılçıplak göle daldığında ablasından gelen 'buralarda böyle şeyler yapamazsın' tepkisi.

Golden Globe'lar gibi Oscar'larda da kendine adaylık bulamayan Olsen dingin ama karışık halleriyle senenin en iyi performansını sergilemişti bence. Popüler kültürde ve mainstream medyada ablalarının erişebildiği mertebeye ulaşabilecek mi ya da onlar kadar popüler olabilecek mi, ya da önceliği bu mudur bilinmez ama, geçtiğimiz sene bizlere sunulan Moretz'ten, Steinfeld'e, Wasikoswka'ya kadar herkes eskidiğine göre sade ve saf görünümüyle yeni bir fresh face'imiz oldu.
İlk fotoğraf, geçtiğimiz gün gerçekleşen Chanel S/ S Haute Couture show'undan. Sonuncusu ise özel olarak verilen ödülü almak için gittiği W party'sinden.

23 Ocak 2012 Pazartesi

MILAN to PARIS - MEN' FASHION WEEK

Pastel renkler ön plana çıksa da gelecek sezon benim kışım ! Her taraf yeniden koyu, Moschino, Issey Miyake ve Versace hala canlı renklerde ısrar etse de, kışın biraz dark-glam olmaktan zarar gelmez. Kilit parçalar palto ve atkıdır elbet ama bu sezon sanki tasarımcıların hepsi de inanılmaz paltolar yaratmışlar. Paltolar derilerle bilrşmiş Yamamato'dan Dior'a kadar hemen hemen her koleksiyonda hacimler genişleyerek paltolar pelerinlerle birleşti. Tek yenilik bu da değildi. Kürk sadece yaka detayı olmaktan çıktı, erkeklerin de gardrobuna kürk paltolar girdi.
John Galliano-Maison Martin Margiela
Nazi Almanyası meets Miuccia Prada benim için sezonun en sıkıcı ve çirkin koleksiyonu olmasına rağmen paltoları aklımda kaldı. Sadece Umit Benan değil, bu sezon Prada da podyuma gerçek erkekleri çıkarttı, ama hepsi de koleksiyonuyla birebir özdeşleşen dolayısıyla onlar kadar çirkin olan aktörlerdi, bknz. Willem Dafoe ve Adrien Brody. Benan ve Prada arasındaki benzerlik bu kadarla da sınırlı değil. her ikisi de savaş dönemi ve militer temasından etkilenerek sezonun belki de diğer trendini yaratmış oldu. 
Umit Benan
Yalnız militer derken senelerdir trend olan akımdan bahsetmiyorum Prada işin soğuk ve disiplinli kısmını kıyafetlere yüklerken Benan eve dönmek üzere olan askerlere odaklanmış. Ya da here comes ''The Pacific'', ''Pearl Harbor''. Style.com'un sitesinden değil ama twitpiclerinden ve de Ece Sükan'ınkilerden anladığım kadarıyla Benan erkekleri sadece podyumda yürütmemiş ve sergilemiş de yarattığı sahne için ise kışlada hazırlanan askerler diyebiliriz.
Kazakların deseni ve materyali konusunda gelince beni büyüleyen üç moda evi Les Hommes (üstte) ve Missoni ve Dsquared2(en altta) oldu. Missonilere para yediremeyeceğimi bildiğimden tek tesellim TopMan'de bunlara en yakın olanları bulabileceğim gerçeği. Ama sizde de bu yün kazakları ele alıp onlara sıkı sıkı sarılma hissi uyanmıyor mu ? 
Missoni
Dsquared2
Tüm defilelerin en klas ve zarif tasarımları da Bottega Veneta'dan geldi.
Gucci benim için baştan aşağıya hayal kırıklığı olsa da tüm zamanların en iyi parçasını yarattığının altını çizebilirim. Bel hizasına kadar olan ister ceket diyin ister mini bir palto deyin, ne derseniz deyin, ama bir kıyafete aşık olmak diye bir şey varsa ben oldum işte. Kendileri benim için sezonun en hit iki parçası.
Kraliyet teması ise hala ölmedi, Dolce & Gabbana her parçasına o motifleri işlerken matadorlarla da birleştirerek akıma yeni bir hava kattı. Öte yandan modanın royal familysi Alexander McQueen ise düklerden ve prenslerden ilhamını almıştı. Pantolonların boyu diz altının bir kaç milim altında son bulurken çorapları göstermenin vakti geldi. Elbette desenli, renkli ve çizgilelerden bashetmiyorum. Şık ve asil olanlarından.
Balmain her zamanki gibi upper class street style'ı rock style'a birleştirmişti, içine bir tutam da militarizmin disiplinli ve sert havası katılırken ortaya yine arzu nesnesi paltolar çıktı.
Androjenle başlayan trend bu sene yeni açılımların yapılmasına da neden oldu, sadece kürk paltolar değil
etekler de erkek modasının kalbine yerleşmek istiyo gibi. Geçtiğimiz sezon sonrasında bu sefer hayal kırıklığı yaratan Givenchy ve Commes de Garçons bu trendin uygulayıcılarındandı.
Yün gibi baş materyallerden biri de deriydi. Onu podyuma çıkartmayan tasarımcı yok gibiydi. (Hermes'in de koleksiyonu sadece derilerden oluşuyordu desem pek de abartmış olmam.) Üstelik Victor & Rolf bu iki trendi bir araya getirmekten de kaçınmadı.
Iceberg- Victor 6 Rolf- Z by Zegna
Lanvin-Hermes
Louis Vuitton
Pelerin ve palto buluşmasından yukarıda bahsetmiştim, Yohji Yamamato dokunuşlarıyla bunlar tam da kırsal kesim yerli halk kıyafetlerine benzeyip harika olmamış mı ?

Ve kuşkusuz kapanış, moda haftalarının başlangıcını yapan İngiliz Burberry'nin. Sezonun en iyi defilesinin.

19 Ocak 2012 Perşembe

AND THE JANE BIRKIN

Sahnede karşımızda duran 65 yaşında. Ve dünyanın en karizmatik kadını. Karizmatik demek belki az bile, siyah kumaş pantolon cebine sokulan eller, düğmeleri yarısına kadar açık ütülenmiş jilet gibi beyaz bir gömlek ve yarı dağınık saçlar. So Birkin so cool.  Bir anlamda Patti Smith meets Jane Birkin. Karakterindeki coolluk duruşundaki zarafet.

Babylon'un 21.30 politikasına olabildiğince ayak uydurarak sadece 5-10 dakika geç sahneye çıkan Jane Birkin kanımca sadece -şimilik- bu yılın değil hayatım boyunca unutamayacağım 1.5 saate de imza attı. Bunca zaman bir çok konsere gittim ya da festivaller sayesinde bir çok yerli / yabancı grubu dinledim ama kaç tanesi bir ikondu ki hem ? Her şarkı sonrası tek tek ''merci'', ''thank you'' ve dilinin döndüğünce ''teşekkürler'' demeye çalışan Birkin'in mütevazılığı bunla da sınırlı kalmayıp konser bitiminde dakikalarca grubu ile selam verdi. iPhone'unu takside düşürmesine rağmen adamın adres defterinde yer alan ilk kişiye- ki bu da ablası oluyormuş- telefon açıp bir şekilde ona geri iade eden şoföre bile teşekkür etmeyi unutmayan bir kadından bahsettiğimi söylesem artık siz tahmin edebilirsiniz gerisini.

Daha önce birçok kez Serge Gainsbourg şarkılarıyla turnelere çıkan Birkin'in bu seferki çıkış amacı sadece hatıraları yeniden canlandırmak değil kısa bir süre önce deprem / tsunami ve nükleer felaketleri beraber yaşayan Japonya'ya da destek olmaktı. Üstelik bir de büyük değişiklikle, bu seferki kadrosunun tamamı Japonlardan oluşuyordu. Kendisi her ne kadar da ''zaten defalarca bu şarkıları söyledim, yeniden aynı şekilde yorumlamak sıkıcı ve gereksiz olabilirdi'' dese de bence yeniden mütevazı olduğundan böyle diyordu, onu seven yaşayan hiçbir canlı konserini kaçırmak istemez sanırım.

Hatırları canlandırmak demişken, kısık gözlerle kimi zaman da baygın baygın şarkı söylerken içimden geçirmediğim değil, acaba Serge'i bir dakika bile aklından çıkartabiliyor mudur, ya da bu şarkıları söylerken neler hissediyordu ! Gerçekten o anda sahnede miydi ya da şarkıları öncesi onlar hakkında ufak hikayeler anlatırken onları mı yaşıyordu. Bu arada seyircilerle de diyalog kurması ise bence geceyi bu kadar unutulmaz kılmasının bir diğer nedeniydi.

20li yaşlarından itibaren ölümünden önceki son sonbahara kadar Serge'in kendisine şarkı yazdığını söyleyen Birkin şarkıları İngilizce'ye çeviremeyip Fransızca söylediği için biraz mahçup olmuş gibiydi, ''ama şarkılar Fransızca olarak o kadar güzel ki, İngilizce'ye çevrildiğinde tüm büyü kayboluyor, zaten Serge sadece kelimelerle değil harflerle bile oynayan bir sanatçı olduğundan bu da çok zor olurdu'' diyor. Hem zaten onun da dediği gibi hepimiz hem fikiriz kimse dünyada Fransızca'dan daha güzel, nazik ve romantik bir dil olduğunu iddia edemez.

''Ah melody''yi söylemeden önce, fotoğraf çekilirken Charlotte Gainsbourg'a hamile olduğundan pantolonun önü kapanmadığından elinde oyuncak bebek tuttuğunu ve ilk çıkışında şarkının neden tutmadığını anlamadıklarını anlatıp gençlere de esprili dille tavsiye verdi: ''şarkınız tutmazsa hiç üzülmeyin 20 yıl sonra muhakkak alması gereken övgüler o şarkıyı gelir bulur'' . Israrla ''Je T'aime, moi non plus''u söylemese de filmden, bir köşeye kıvrılarak, ''Ballade de Jonny Jane''i söyleyen Birkin, konserin ortasında bizlerin arasından geçerek tüm salonu dolaştı. Tıpkı arkadaşımın tam yanında durduğu gibi aramızda bir karış mesafe kalarak yanımda durup suratıma bakarak şarkı söylemesini ise sanırım hayatım boyunca unutamam. Hey dude ! Bir ikondan bahsediyoruz.
Gecenin kuşkusuz en eğlenceli anı ise ne kendisinin ne de Brigitte Bardot'nun şarkıdaki çığlık vari kısımları söyleyememesini itiraf edip ona eşlik eden Japon vokalist / kemanistin yine izleyeciler arasından o cırtlak sesiyle inanılmaz bir şekilde kusursuzlukla ''Comic Strip''i söyleyebilmesiydi.

Hermes patronunun adına ithaf ettiği ''Birkin Bag'' Julio Cortazar hikayesinden uyarlanmış ''Blow Up'' oyuncusu kendi gibi ikon çocukların Lou Dillon, Charlotte Gainsbourg'un annesi tüm zamanların en kült filmi ''Je T'aime, Moi Non Plus''nun oyuncusu, tom boy stiliyle modada büyük bir akımın temsilcisi ve ikonu. Sanırım bu muhteşem gece için Babylon'a ne kadar teşekkür etsek az.

pics via http://www.facebook.com/babylonistanbul