Tatil ve partylemek bir kenara yaz ayları aslında hüzünlüdür. Bence. Ya da ben çok fazla Lana del Rey dinledim. Instagram'ımı palmiye ağaçlarıyla donattım ve Marilyn Monroe'nun son günlerine takıldım.
Bir önceki post konusu olan Ludivine Sagnier'in en meşhur filmi "Swimming Pool" ki orjinali postta yer alan ikinci ve üçüncü fotoğraflara da ilham kaynağı olmuştur, seksi ve gizemi/gerilimi bol olduğu kadar duygusal ve acıklıdır da. Tıpkı bir synth-pop şarkısı gibi. Aynı zamanda David Bellemere'nin bu görsellerinde olmayan netlik de bu duygusallığı çağrıştırıyor bence. Hüzün bu postta karşılaşacağınız en sık kelime ve filmin theme müziği de tek kelimeyle hüzünlü.
Külkedisini erkek olarak var sayarsanız "Great Expectations" ve Pip buna en güzel örnek olabilir. Edebiyat uyarlamasının en meşhur adaptasyonun soundtracki de tıpkı Pip gibi güzünlü.
Tilda Swinton'un "I am Love" filminde oğlunun arkadaşıyla doğa içinde seviştiği sahne bence tüm zamanların en iyilerine oynamakla kalmaz, öncesinde kurulan diyaloglar da tıpkı o sahne gibi hüznü çağrıştırır.
Son olarak aklıma gelen film "Room in Rome" da tıpkı bir temmuz günü gibi. Sıcak. Sıcak yüzünden çıplak. Çıplak olduğu için seksi. Ama çıplaklık her şeyi de tüm çıplaklığıyla da sergilediğinden hüzünlü.
Tıpkı bir Ryan McGinley ya da Bruce Weber hüznü de bu mood-board'a dahil elbette.
Fotoğraflar ise benim instagram'dan.
Patti Smith'in hayat hikayesi başlı başına hüzün olsa da ''Hayalperestler" bahsettiğim moodboarda cuk oturan bir kitap olabilir. Okuduktan sonra ağzımda kalan tek tadın hüzün olmasına rağmen şu anda nedenini hatırlayamadığım Rosa Regas kitabı "Dortea'nın Şarkısı" da bana hep bu modu çağrıştıracak.
Ve yazıya ilham veren Lana del Rey parçası "SummerTime Sadness" Lana'nın sesi de en az şarkı sözleri, melodi ve video kadar hüzünlü.
Yazıyı bitirdikten sonra karşıma çıkan bu görseli ise 'gthenewblack'in instagramından aldım.
Yapmış olduğu ilham veric işler içinse bence bir şuraya göz atın.
Summertime Sadness, biten summer'ın da sadnessı ile birleşiyor.
KISS ME GOODBYE
+ Apollo Boy Temmuz kapağı
images via
açılış görseli: Natasha Poly by Mario Sorrenti, Emmanuelle Alt
ikinci ve üçüncü: Anna Selezneva by David Bellemere, Geraldine Saglio
'Lolita'nın yapılmış iki versiyonunu da henüz izlemedim ama; Ludivine Sagnier eğer Lolita olsaydı bence harika iş çıkartırdı ortaya. Mesela 'Swimming Pool'a göz atın, tam öldüren cazibe. Bir de '8 Women' var, şeker kız Candy, üstelik tatlı olduğu kadar akıllı da. İki karakterini birleştirdiği bir diğer film de 'Lily, Sometimes'. Diana Kruger'ın küçük kız kardeşi rolünde hem afacan bir erkek çocuğu gibi, hem şeker bir kız gibi, şeker kız ruh halleri üstelik bir de 'the girl next door gone wild' ile birleşiyor. 31 yaşındayken 15 gibi de davranabiliyor. 'Crime D'Amour'da tehlikeli, 'The Devil's Double'da ise savunmasız Lübnanlı bir prens metresi. Paris'in 'National Treasure'larından olan bir kız ne zaman bir Cotillard, Paradis ya da Poesy kadar tanınacak bekliyorum.
Anladığım kadarıyla kadınlardan korkulur, kadınlar hafife alınmamalı. Anladığım bir diğer şey var ise o da kadınların yönetim ve idare etme konusunda çok daha düzenli ve başarılı oldukları. Yani bilmiyorum her halde öyledirler, en azından gerçek hayatta da böyle bir ütopya vardır. ''Aman meclise kadın sokalım, bakanlar kadın olsun, yöneten kadın olsun.'' Ama sanırım hepsinden de öte kadının başka tür bir baskınlığı vardır. Aslında erkek ''dediğimi yaptırırım'' dese de kadın sinsice ipleri eline almasını başarıyor sanırım.
Geçtiğimiz hafta sonu vizyona giren ''Made in Degenham'' da bunu desteler gibi. 60ların sonlarındaki İngiltere. Ford fabrikasında eylemler var. Kadınlar özgürlük anlamında bir uyanış sürecine girerler, aslında onları özgür olma isteğine iten şey de erkeklerle eşit olma konusuyla gelen bir heyecan.
Fabrikanın 10da 1ni bile oluşturmayan kadınların erkeklerin maaşının yarısını almaları onları başta greve iter. Kırmızı giyen kadın metaforu ve sürekli lafı geçen ''Vogue'da gördüm'' muhabbeti filmin en ironik yanlarını oluştururken 60ların hippie / özgürlükçe ruhunu yansıtması da en beğendiğim diğer taraflarıydı. Heyecana gelip siz de kadınlar gibi sokaklara dökülüp onlarla beraber hakkınızı arama isteğiyle de iyicene coşabilirsiniz. Kısacası cinsel ayrımcılığa devrim gibi bir ayaklanmayla karşı çıkan bir grup Ingiliz Kadın.
Yer yer dramın da olduğu ancak komedinin eksik olmadığı ''Made in Degenham''ın aksine safi komedi ile bezenmiş François Ozon filmi olan ''Potiche''nin baş rolünde ise iki dev oyuncu yer almakta Catherine Deneueve ve Gerard Depardieu, bir de tanıdık bir isim daha: Jeremie Reiner.
Bu seferki hikaye ise 70lerin Fransasında geçmekte. Mekan olarak yine bir fabrika. Mevzu bahis ise eşinin egemenliği altında ezilmiş bir kadın ve şemsiye fabrikasında da işçilere pek de iyi davranmayan bir patron. Bir gün eğer işçiler isyan çıkartıp o adam yataklara düşerse ipler de kadının eline geçer elbette. İşleri yoluna sokmakla kalmayıp bir anda kendi kendine devrim yaratan kadın zamanla sırf kendi duvarlarını değil toplumunkileri de yıkmaya başlar. Devrim hikayesiyle paralel giden bir aşk ve o aşkın meyvesi hikayesi de komediye komedi katmakta.
Bahsetmek istediğim bir diğer film ise tıpkı ''Potiche'' gibi 30. Istanbul Film Festivali'nde gösterilen ''Crime D'Amour''. Baş rollerinde ise Ludivine Sagnier ve Kristin Scott Thomas yer alıyordu.
''Devil Wears Prada''nın daha karanlık versiyonu olarak nitelendirebileceğim film ise günümüz Fransasında geçmekte. Her hangi bir devrimsel hareket yer almasa da aynı şirket içinde yer alan iki kadının başarılarını ve mevkilerini çekemem hikayesi bize aktarılmakta. Birinin bir diğerini alt etme şekli ise pek de masumane değil, hatta biraz şeytanca bile denilebilir. İçinde biraz da ''The Good Wife'', suç ve gizem unsurları yer alan filmi bence kanıtları takip edebilmek adına gözünüzü bir an bile ekrandan ayırmadan izlersiniz.
Charlotte Rampling: Freud'un ''senseless repetition'' tezindeki ''62'' sayısı gibi sürekli karşıma çıkmaya başladıktan sonra kendisine blogumda yer vermek istedim. Bir Meryl Streep, Catherine Deneuve ve Sophia Loren havasına sahip olan Rampling zarif ve aynı zamanda ağırbaşlı halleriyle sanırım oynadığı her filmde odak noktası olmayı başarabiliyor.
İlk olarak karşıma festivalde izlediğim ''Rio Sex Comedy'' filminde çıkan Rampling sterotipik estetisyenlerin aksine sadece dış görünüşün değil aynı zamanda içsel varoluşun da insanı güzelleştirdiğine inan bir doktor profili çiziyordu. 50lerinde olan bir doktor olarak sadece yaşıtı erkekleri değil aynı zamanda oğlu yaşındaki genç doktorları bile etkilemeyi başaran bir havaya sahipti.
Yine festivalde yer alan ''The Mill and the Cross'' filminde de karşıma çıkan Rampling bu sefer yukarıda çizdiği karakterden ve havadan çok uzaktaydı. Bruegel'in 1564te resmettiği ''The Way To Calavary''den etkilenerek çekilen filmde (hatta onu odak noktası olarak gören filmde) İsa ve çekilen işkenceler konu ediliyordu. Rampling ise filmde Mary rolünde tüm o rahibe kıyafetleri altında bile parlamaya devam ediyordu. Tıpkı bir tablo içinde kusursuzca çizilmiş kadın portresi gibi.
Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ancak yine festivalin konuğu olan Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley'nin baş rollerini paylaştıkları ve Kazuo Ishiguro uyarlaması olan ''Never Let Me Go''da da özel bir amaç uğruna yetiştirilen gençlerin gittiği bir okulun müdürü olarak karşımıza çıktı.
doğal, güzel, sempatik ve muhteşem bir gülümseme
Rampling bunlar dışında aynı zamanda Keira Knightley'nin baş rolünde olduğu 2008 yapımı ''The Ductchess''ta da yer almış. 2003 yapımı, suç, ceza ve gizem üçlemesi olan ''Swimming Pool''da da Ludivine Sagnier ile kamera karşısına geçmişti. Ki Ludivine Sagnier de yine geçtiğimiz festivalde gösterilen ''Crime D'Amour'' filminde de Kristin Scott Thomas ile bir araya gelmişti. Tema ise yine aynı. İşlenen bir cinayet, gizem ve bol heyecan.
Ve 2001 yapımı ''Spy Game''. Brad Pitt ve Robert Redford'u bir araya getiren aksiyon filmi. Rampling her yerde. Filmi 4.99a D&Rlardan satın alabilirsiniz bu arada :P
Son olarak Rampling oyuncusu Kirsten Dunstn'a Cannes'da ödül kazandıran Lars von Trier filmi ''Melancholia''da da Charlotte Gainsbourg, Skarsgaard ailesi ve Kiefer Sutherland ile yer aldı. Sonucu merakla bekliyoruz.