Tilda Swinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tilda Swinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2013 Cuma

PEKİ BUNLAR MODA FİLMİ Mİ?

Tatmin edici açıklamalarla karşılaşana kadar sanırım bu soruyu sormaya devam edicem. 

Jil Sander (Raf Simons) ve Fendi "I am Love"da baş roldeydi. Minimal zarafet diye buna derim. Yakın plan çekimler ve detaylar kimi zaman moda dergilerinin bel kemiği editoryaller kimi zaman da ilk 100 sayfayı kaplayan reklamlar gibiydi. Yukarıdaki karede eksik olan tek şey bold karakterlerle yazılmayan marka adı. Harika çanta ya da gözlük reklamı olmaz mıydı?
Poetik filmin muhteşem dolabı da elbette yapım ve yönetimde olduğu gibi yetenekli Bay Tom Ford'daydı. "A Single Man"de oyuncuları kıskanmak için bir neden daha. Kırmızı halıda dahi bu sayede Tom Ford giymelerinden bahsetmiyorum bile?
Xavier Dolan filmlerindeki en güzel şey müzikler ve kıyafetler. Üstelik karakterlerin, dönem, müzik ve gardroplarıyla aralarındaki ilişki gerçek hayattakinden bile daha muntazam. "Les Amours Imaginaires"deki slow motion ilerleyen close-up shot'lar ve "Laurance Anyways"ten harika parti sahneleri.
Londra'nın cool blokları ve Fransız Riviera'sı. Kimi zaman TopShop/ TopMan coolluğunda kimi zaman Chanel ihtişamında. Yönetmen Alexandra McGuinness her defasında ilhamını modadan aldığını yeniliyor zaten.
"The Thief, The Cook, His Wife and Her Lover": 7 farklı gün. Muazzam bir menü. Helen Mirren'ın görkemli performansının yanında Jean-Paul Gaultier'in kostüm sorumlusu olduğunu da belirtmeli. Odaların rengine göre değişen kıyafetler ise filmdeki en büyük trick.
David Bowie ve Catherine Deneuve. Yetmedi mi? Susan Sarandon'ın "The Hunger"da sokakta salındığı sahne de unutulmayanlar arasında.

Kıyafetlerin güzelliğinden, zarafetinden sürüklenip gidiyosunuz genelde.

İlk aklıma gelenler bunlar oldu. Özellikle "Sex and The City"nin ikinci filmi, "Devil Wears Prada" da liste başı olabilecek diğer filmler. "8 Femmes"da sekiz kadın ve sekiz tarz. "Crime d'Amour"daki eşarp ve liste uzar gider.

31 Ağustos 2012 Cuma

MOODBOARD: KISS ME ALL BEFORE YOU GO #SUMMERTIMESADNESS

Yaz ne zaman biter?
A) 23 Eylül
B) Okullar açıldığında
C) 1 Eylül
D) "Sonbahar gelsin artık yea" dediğiniz zaman
Tatil ve partylemek bir kenara yaz ayları aslında hüzünlüdür. Bence. Ya da ben çok fazla Lana del Rey dinledim. Instagram'ımı palmiye ağaçlarıyla donattım ve Marilyn Monroe'nun son günlerine takıldım.
Bir önceki post konusu olan Ludivine Sagnier'in en meşhur filmi "Swimming Pool" ki orjinali postta yer alan ikinci ve üçüncü fotoğraflara da ilham kaynağı olmuştur, seksi ve gizemi/gerilimi bol olduğu kadar duygusal ve acıklıdır da. Tıpkı bir synth-pop şarkısı gibi. Aynı zamanda David Bellemere'nin bu görsellerinde olmayan netlik de bu duygusallığı çağrıştırıyor bence. Hüzün bu postta karşılaşacağınız en sık kelime ve filmin theme müziği de tek kelimeyle hüzünlü.
Külkedisini erkek olarak var sayarsanız "Great Expectations" ve Pip buna en güzel örnek olabilir. Edebiyat uyarlamasının en meşhur adaptasyonun soundtracki de tıpkı Pip gibi güzünlü. 

Tilda Swinton'un "I am Love" filminde oğlunun arkadaşıyla doğa içinde seviştiği sahne bence tüm zamanların en iyilerine oynamakla kalmaz, öncesinde kurulan diyaloglar da tıpkı o sahne gibi hüznü çağrıştırır. 
                      
Son olarak aklıma gelen film "Room in Rome" da tıpkı bir temmuz günü gibi. Sıcak. Sıcak yüzünden çıplak. Çıplak olduğu için seksi. Ama çıplaklık her şeyi de tüm çıplaklığıyla da sergilediğinden hüzünlü. 
Tıpkı bir Ryan McGinley ya da Bruce Weber hüznü de bu mood-board'a dahil elbette.
Fotoğraflar ise benim instagram'dan.
Patti Smith'in hayat hikayesi başlı başına hüzün olsa da ''Hayalperestler" bahsettiğim moodboarda cuk oturan bir kitap olabilir. Okuduktan sonra ağzımda kalan tek tadın hüzün olmasına rağmen şu anda nedenini hatırlayamadığım Rosa Regas kitabı "Dortea'nın Şarkısı" da bana hep bu modu çağrıştıracak.
Ve yazıya ilham veren Lana del Rey parçası "SummerTime Sadness" Lana'nın sesi de en az şarkı sözleri, melodi ve video kadar hüzünlü.

Yazıyı bitirdikten sonra karşıma çıkan bu görseli ise 'gthenewblack'in instagramından aldım. 
Yapmış olduğu ilham veric işler içinse bence bir şuraya göz atın.
Summertime Sadness, biten summer'ın da sadnessı ile birleşiyor.
KISS ME GOODBYE

+ Apollo Boy Temmuz kapağı

images via
açılış görseli: Natasha Poly by Mario Sorrenti, Emmanuelle Alt
ikinci ve üçüncü: Anna Selezneva by David Bellemere, Geraldine Saglio
for Vogue Paris, June July Issue from models.com

4 Mayıs 2012 Cuma

RYAN McGINLEY PROJECT

70lerin bulanıklığı, poetic-indie ruhu. Çıplaklığa övgü ve devrim ruhu. Çöl kenarından geçen route 66 üzerinde arabadan inip poloroid ile kampa giderken deklanşör rahat durmaz. Çıplak denize girmek ve özgürlük ritüelleri. 70lere geri dönüyoruz.

Günler Brown'da okuyan üniversiteli gençlerin karavanlara atlayıp California sahillerinde duraklayıp San Fransisco'ya gitmelerine odaklanmıştı. Üstelik Hotel Chelsea'da bile kimseler yoktu. Vakit çiçek çocukların toplaşıp bağıra bağıra ''all die young'' diye şarkı söyleme vaktiydi.
Sanki biraz da mitoloji























Tilda Swinton ve New York Times Oscars Special portfolio için çketiği Josh Brolin ve Marion Cotillard portrelerinde bile aynı tema söz konusu. ''Gidelim buralardan, dayanamıyorum''. Doğaya kaçan Tilda, hayaller aleminde Josh, uzaklara dalan Marion. So beat! 

13 Şubat 2012 Pazartesi

BAFTA & GRAMMY

Dün gecenin sanırım en zevkli şeyi Vogue, GQ, Love gibi dergilerin aynı anda 3 farklı şehirden attıkları tweetlerdi. New York'ta Moda Haftası devam ederken, Oscar'lardan önceki son durak için Londra'da Bafta'lar düzenlendi ve Los Angles'da da müziğin en iyilerinin kutlandığı Grammy'ler.
Geçtiğimiz günlerde yanılmıyorsam cutblog Meryl and Kisses temalı bir post yayınlamıştı. İşte o koleksiyona yeni bir fotoğraf daha. Adele ise elindeki 6 Grammy'yle en az o altın gramafonlar gibi ışıldıyor.

Peki ben mi ne yaptım ? Yorgun geçen haftanın acısını pazar akşamı sadece film seyredip sonrasında da bu tweetleri okumakla yetindim. Canlı yayınlanmayan Bafta'ların aksine Grammy'lerin bu sene bizlere sunduğu pek de önemli isimler yoktu açıkçası. Adele evet, o benim kadınım, Coldplay ve Rihanna ortaklığı son zamanlarda Top 5imde ancak ? so what ? Yine de töreni ayağımıza kadar getiren Bloomberg HT'nin emeğine sağlık.

Adele'in 6 ödül almasına laf edemem sanırım, zira dünyadaki bütün ödüller onun olsa ses çıkarmam zaten. Önemli ödülleri o kaptığına göre gece hakkında şikayet edebileceğim pek de fazla bir şey yok sanırım. Ama konu şıklara bakmaksa tıpkı Andre Leon'un dediği gibi ''honey there is femine of beauty''.
Adele'in de Rihanna'nın da seçimi Georgio Armani'den yanaydı. Adele'in inanılmaz zarif havası Rihanna'nın ''I wanna get laid, is party here'' teması fazlaca kontrast oluştursa da ikisi de çok hoş bence. Yalnız Rihanna'nın saçlarını gözden geçirmesi lazım. Ve Carrie Underwood dönsün disko topu.

Geçelim Bafta'lara. Aslında dağıtılan ödüller hakkında değinmek istediğim şeyler var. Ancak Oscar'lar öncesi adaylar hakkında düşüncelerimi / tahminlerimi yazdığım zaman değinmek istiyorum buna. Yine de ''Tinker Tailor Soldier Spy''ın tam bir fiyasko ve ''The Artist''in de çok fazla abartıldığını düşünüyorum. Yabancı filmler kategorisinden ''A Seperation''u halen seytememiş olsam da ''The Skin I Live In'' için pek bir şaşırdım, Oscar'larda adaylık elde edememiş olmasını halen şaşkınlıkla karşıladığım film bana kalırsa yılın en orjinal senaryosuna da sahip olup ''Yılın Filmi'' ödülünü de kucaklayabilir. Neyse bu ciddi konular başka bir zamana yeniden şıklar.
Michelle Williams'ı bu kadar güzel gösteren elbise bir H&M tasarımı. Elindeki clutch ise Marilyn'e gönderme. Meryl Streep seçimini SAG'da olduğu gibi Vivienne Westwood'dan yana kullanırken Tilda Swinton Celine tasarımı elbiesini Xavier Dolan saçıyla birleştirmiş. Ve tabi adadan çıkan ve sene boyunca Kate Winslet'a rakip olan Elizabeth McGovern.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

ISTANCOOL - THE FESTIVAL: YERİNDEN İZLENİMLERİM

Geçtiğimiz sene sıcak havaları bahane ettiğim ve Hanif Kureishi ile Philip Theracy'i kaçırdığıma üzüldüğüm ben, bu sene de neredeyse yolu bahane ederek katılmamayı planlıyodum. (Sanırım geçtiğimiz sene organizasyonun davet / party kısmı daha fazla konuşulmuştu, ne de olsa katılımcılar arasında Franca Sozzani, Leigh Lezark ve Waris Ahluwalia gibi isimler mevcuttu.) Ancak olay şu ki 2011 organizasyonu en azından katılımcılar göz önünde bulundurulucak olunursa çok daha havalıydı. Sonuçta ne Kirsten Dunst ne de Tilda Swinton her Vakko Kültür / Moda Merkezine gittiğinizde görebleceğiniz isimler değil. Zaten kim allahın dağındaki bir merkeze de gitmek isterse artık ?

Anyways, oldukça meşakatli geçen ''nasıl gidilir?'' aşamasını geçebildikten sonra kolay sayılabilecek şekilde saat 13.00 civarı kendimizi Vakko'nun muhteşem binasında bulduk. Almış olduğu ''Design Award''ı sonuna kadar hak etmiş olduğu aşikar olsa da böyle bir yoğun ilgiye sahip organizasyonun oldukça küçük bir oditoryumda yapılmış olması da hayret verici. İlk bilmem kaç sıranın basına ayrıldığını da hatırlatarak geriye az yer kaldığını da belirtmeliyim. Yine de şanslı azınlıktan olup yer kapabildiğimiz için sanırım mutluydum. Bir diğer olumsuz yorumum da salonun fazla soğuk olması üzerine. Alttan soğutulan salon beni pek etkilemese de başta açık ayakkabılara gelen arkadaşımı ve diğer kadınları dondurmuş olsa gerek.

Alin Taşçıyan sunuculuğunda geçen birinci günün ilk iki konuğu ise Terry Gilliam ve Alphan Eşeli oldu. ''The Imaginarium of Doctor Parnassus'', ''The Grimm Brothers'', ''12 Monkeys'' ve ''Brazil'' gibi filmlerin yönetmeni / yazarı olan Gilliam tam da festivalin adına yakışır şekilde cool haliyle karşımıza çıktı. Ayağında sandaletleri ile bir saat boyunca esprili biçimde hem filmlerini çekerken karşılaştığı zorluklardan hem de filmlerinde oynattığı (ancak pek de istemediği) Sean Connary ve Tom Cruise'u da çekiştirdi. ''Doctor Parnasus''u çekerken Heath Ledger'ın ölümünün nasıl ekibi etkilediğini ve Johnny Depp'in falan da nasıl son dakikada filme dahil olup hikayeyi kurtardığını anlattı. ''Brazil'' filmini nasıl vizyona soktuğunu ''Fisher King'' filmindeki dans sahnesinin bir gece gibi çok kısa sürede çektiğinden ve onun zorlu sahneleir kısa sürede bitirirken Barbara Streisand'ın bir yürüme sahnesin bile bir haftada çektiğinden bahsederken tahmin ettiğiniz gibi salon yine koptu.

İkinci oturum ise beklenen anlar volume 1: Kirsten Dunst, Nurgul Yeşilçay, Venedik Film Festivali direktörü Marco Müller ve oturumun moderatörlüğünü üstlenen isim Atilla Dorsay. İnternet çağı, torrentler, online film siteleri derken Müller'in değindiği konu ''Film Marketing'' oldu. Aynı soru Yeşilçay'a sorulduğunda ''Müller beyin dediklerine canı gönülden katılıyorum'' demekle yetindi. O soruyu bırakın, kendine özel olarak sorulan, kariyeriyle alakalı daha şahsi sorulara bile cevap vermekte zorlanan Yeşilçay, ya sahneye çıkmadan önce yeşilçayın dozunu fazla kaçırıp rehavete kapılmıştı, ya alkolun etkisinden dili tutulmuştu, ya da organizatörlerle alakalı bir sıkıntısı vardı. Belki de adı poster üstünde adı yazılmadığından içerlemişti. Ancak bu içerleme kendisini rezil etti diyebilirim. Ve sıkı durun günün bombası yine Yeşilçay'dan geldi.  ''Ben de Cannes Film Festivali'nde favoriydim, ama ödülü alamadım. Bomba yanıt ise Kirsten Dunst'tan gelir. ''Yanımda getirdim, istersen gösterebilirim''. O anda bütün salon bir yana benim attığım kahkahalar bile hala kulaklarımda çınlamakta. Kirsten Dunst ise aldığı ticari risklerden bahsederken ''iMDB''ye bakabilirsiniz'' diyerekten o şeker görüntüsüyle bir espri daha patlattı. Dorsay gazetelerde çıkan Dunst'ın dansözlü sahnelerini sorarken izleyicilerden gelen bir kaç sorudan ikisi de oldukça ilginçti. Program sonrası fotoğraf çektirip çektiremeyeceğini soran genç bizleri bile utandırırken bir diğeri ''Eternal Sunshine of the Spotless Mind''da Dunst'ın yatak üstünde neden t-shirtle zıpladığını ve üstsüz yapmadığını ima ederken Dunst'ın ilk Almodovar filminde göğüslerini göstereceği dedikodusunun gerçek olup olmadığını sordu. Merak edenlere evet Dunst böyle demiş, ama Trier'in filminde göstermiş sanırım. Aynı zamanda Trier'in yaptığı açıklamalar üzerine yorum yapmaktan zaman zaman kaçınsa da durumdan rahatsız olduğunu ve Trier'in özür dilemesini sağladığını da ima etti. Müller ve Dunst'a ortak yöneltilen bir diğer sorunun ilginç olmasının nedeni ise Trier ve Polanksi farkının / benzerliğinin vurgulanması oldu !

Konunun belki Türk Edebiyatı / Tiyatrosu olması nedeniyle, belki aynı anda Haider Ackermann'ın wokshopunun olması sebebiyle belki de insanlar Dunst sonrası Swinton öncesi dinlenebilmek için Murat Daltaban ve Hakan Günday konuşması daha sakin geçti. İkilinin sanki bir arada Beyoğlu'nda bir barda lakırdamalarıı ve stand-up vari söyleşilerinden aslında kenara not edilecek çok da şey çıktı. Pişmanlıklar, tiyatronun ticarileşmesi derken oturum aslında daha fazla-soru cevap üzerinde yoğunlaştı.

Ve günün en cool ötesi anı. Şıpıdık terlikleri, lacivert pantalonu ve beyaz şirin t-shirtü ile ince, uzun, androjen Tilda Swinton ile tezat bir görüntüyle Serra Yılmaz sahnedeydiler. Tilda'nın karşısında Serra'yı oturtmak kimin fikriydi bilemeyeceğim ama onun karşısına seçilebilecek en doğru isimdi belki de, en azından Nurgül'den iyi. Sanırım ikilinin konuşmasını ağzımın suları akarak dinlediğimden ve daha fazla Swinton'u izlediğimden pek de ne konuştuklarına konsantre olamadım ama Swinton'un şu cümlesi belki de onun konumunda olan herkesin hayat hikayesini özetler nitelikte ''I have a more playful life than I had when I was 10'' gibilerinden bişiler. Serra Yılmaz'ın ''risk nedir?'' sorusuna verdiği cevap ise yine salonu kahkahalara boğdu. ''Kendimi yeşile boyayıp Hulk'ı oynamak olurdu''. Swinton'un bir daha asla İngilizce aksanıyla İtalyanca konuşamayacağını da öğrendikten sonra sevgili arkadaşım tarafından sorulan ve karşı taraf tarafından nasıl anlaşıldığı anlaşılmayan ''minimalistic / animalistic movies'' ikilemi de yine akıllara kazınan başka bir andı sanırım.

görseller via, istancool.com.tr / ilk photo google images

15 Şubat 2011 Salı

BAFTA AWARDS OR TOM FORD'S REVIVAL

Dünkü postta belirttiğim gibi 13 Şubat oldukça yoğundu. Bu yoğunluğun sebeplerinden biri de 2011 Bafta Awards'dı. Aslında kazananlar konusunda pek de söyleyecek bir şeyim yok ! (Zira fimleri henüz seyretmedim. Ancak Oscar'lara kadar hepsini izlemiş olurum). Yani kim kazandı, ne kazandı muhabbetine girmektense kırmızı halıda kim ne giymiş onu konuşalım derim ben :)

Tom Ford hiç kuşkusuz gecenin parlayan yıldızı. ''Sırf gecenin mi ? aynı zamanda 2010 ve 2011 de'' dediğinizi duyar gibiyim :) Şimdi o iç sesinizi susturun ve hakkında yazdığım yazıya bir göz atın :) Tık. Tom Ford aynı zamanda hafta sonuna başlayacak olan London Fashion Week'te de 2011 F/ W kreasyonunu sergileyecek ! (Bu da dip not olsun). Dün gece ise Tom Ford imzasını taşıyan iki elbise kırmızı halının gözdelerindendi. Üstüne bir de o elbiseyi taşıyanlardan biri olan Julianne Moore geceye Tom Ford'un kolunda katıldı. O diğer isim ise ''The Dreamers'' filminden de hatırlayacağınız muhteşem gözlere sahip olan Eva Green.
Julianne Moore geceye mavi (tonu nedir ?) kadife bir elbiseyle katılmış ! ten rengine yakıştığını ve kendini nasıl bir kraliçe gibi parlattığını söylememe gerek yok. (Kendisi aynı zamanda Karl Lagerfeld'in hazırladığı 2011 Pirelli Takviminde de kraliçe rolündeydi. Hera ! Tık. ) Tom Ford'un erkek koleksiyonu zaten her zaman için ''fazla söze gerek yok'' dedirttiryor. Özellikle bence her erkeğin gardrobu için bir Tom Ford smokini must-have'dir ! Yine bu kadife ceketli takıma da bayıldım bayıldım.
Eva Green'in üstündeki ise en yeni koleksiyondan ve hatırlayacağınız üzere Vogue Paris December / January 2010/11 Issue kapağında Daphne'nin giydiğinden. Açıkçası şöyle bir baktım da bence Mr. Ford, Green ile daha güzel ve şık bir ''couple'' olmuş. Mr. Ford'un yeni bir film hazırlığında olduğunu biliyoruz, umarım bu sefer Eva da bir rol kapar :)
Genellikle minimal ve maskülen tarzda ''outfit''lere kırmızı halıda karşımıza çıkan ilham alınası muhteşem kadın Tilda Swinton yine geleneği bozmamış ve Haider Ackerman takım elbise içinde benimsediği kadını dışarı çıkartmış.
Kırmızı halıların efendisi olan Elie Saab bu sefer Amy Adams ile gönlümüze girerken sezonunn en hit parçalarından olan Lanvin elbise Emma Stone'un üzerinde !
Oscarı kaldıran isim Annette Bening mi yoksa Natalie Portman mı olacak bilemiyorum ama eğer kıyafet oscarı veriliyorsa bunu hak eden isim bu sefer karşımıza Marchesa ile çıkan Bening'e verilmelidir. Ve tüm editörlerin favorisi bana daima itici gelen Jessica Alba, Angelina'nın favorisi Atelier Versace ile gerçek bir zarif kadını portrelemiş.

photos taken from

2 Şubat 2011 Çarşamba

I AM LOVE

BİR AŞK BİR AİLEYİ NE KADAR DEĞİŞTİREBİLİR Kİ ?


Jil Sander ve Fendi kıyafetleri ile Milano sokaklarında salınan bir kadın. Tilda Swinton. Bir İtalyan kadını gibi, ancak Rusça konuşurken tüm o zarafet gidiyor bambaşka bir kadın oluyor. Evet, evet görünüşüyle mükemmel bir İtalyan olabilir, ancak Rusça konuşması çok daha iyi. Neyden mi bahsediyorum ? Swinton'un hem yapımcısı hem de başrol oyuncusu olduğu Golden Globes ve Bafta Awards'da ''En İyi Yabancı Film'' Academy Awards'da ise ''Costume Design'' dalında adaylık kapan  ''I am Love'' aka ''Io Sono L'amore''adlı filminden.
İtalyan filmlerinde karşımıza çıkan bilindik sahneler. Uzun bir masa etrafında toplanan aile ve muhteşem İtalyan yemekleri. Ve yine filmin en can alıcı olaylarının tohumlarının atıldığı yer de bu yemek masası. Ünlü bir tekstilci aile. Burjuva ailesi. Ve İtalya'dan inanılmaz manzaralar. Hayatımda izlediğim en can alıcı ve estetik sevişme sahnelerinin biri de bu filmde. Sanki natürel bir tablonun gerçek hayatta can bulmuş olması gibiydi. Filmde aynı zamanda başka tanıdık isimler de yer alıyor. mesela Waris Ahluwalia. style.com'dan party fotoğraflarını takip edenler yakından tanır sanırım.

Tilda Swinton'ın beni bir kez daha büyülediği film bence bir ''must-see''. Onun dışında belirtmem gerekir ki filmin Türkiye'de çok az sinema salonunda gösterilmiş olması bir hayli üzücü. İstanbul Avrupa yakasında film sadece 4 ayrı salonda vizyona girdi. ''Kutsal Damacana'', Şahin K'nın filmi ya da ''Eyvah Eyvah'' gibi üçüncü sınıf komedi filmleri dururken neden böyle bir film vizyonda çok az bulunur anlıyorum. Pardon anlayamıyorum. Üstüne üstelik filmin Atlas Sineması'nda bile gösterilmemesi ve aynı hafta iki ayrı salonda ''Eyvah Eyvah''ın gösterilmesi çok üzücü. Bence bundan sonra hiç ağlamasınlar neden bizim salonlarımız yerine konforlu sinema salonları tercih ediliyor diye !

24 Temmuz 2010 Cumartesi

MODERN İSTANBUL'DA HÜSEYİN ÇAĞLAYAN


Görseller İstanbulModern tarafından sergilenen Hussein Chalayan1994-2010 (Hüseyin Çağlayan) sergisinden. Aynı şekilde yine basına verilen bu resimler onun geçmiş senelerde hazırlamış olduğu koleksiyonlardan. Ancak bunlar bile onun sadece bir modacı olmadığına kanıt. Zaten kendisi de tasarımcıyım ve ''sanırım'' sanatçıyım diyor. Küratörlüğünü Donna Loveday'in yapmnış olduğu sergi boyunca aynı zamanda çeşitli kısa filmler de izleyebilirsiniz. Kısa filmlerinde ise muhteşem kadınlar Bennu Gerede ve Tilda Swinton ile karşılaşabilirsiniz.

Hayatı sorgulayan ve bizleri 21. YYda düşündüren konuları (ki oldukça geniş bir yelpaze) en iyi nasıl aktarabilirim, ya da yansıtabilirim derken sanatı seçen Çağlayan tam anlamıyla enfes bir seçki hazırlamış.

Sergi içierisinde beni en fazla derinden etkileyenler ise ''Readings''; Bennu Gerede'nin yer aldığı filmler -ki bunlardan biri androjen bir figürü canlandırdığı ''Place to Passage''-, film ayrıca Londra'da başlayan ve İstanbul'da son bulan bir yolculuğu konu alıyor. Bunun dışında ilgi çekici bir diğer şey ise S/S '07 koleksiyonu. Koleksiyonda Lady GaGa'nın da kullandığı balonlu elbise ve de sanırım manyetik bazı şeyler sayesinde podyumda şekil değiştiren kıyafetler bulunuyor. Bu bölümde etrafımda bulunan tursitler falan bile sürekli ''whoa'' gibi tepkilerde bulunup alkışladılar. Evet cidden yaptılar bunu.

Modayı, teknolojiyi, bilimi, geçmişi ve futuristik tarzı ... bunları ve bir çoğunu bir arada daha başka nerede görebilirsiniz ki ? Bi an evvel gidin ben derim size :) Sonuç mu ? Cidden tatmin edici. Bir kez daha gitmek ve görmek için planlarımı yapmaya başladım bile.