İstanbulModern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbulModern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2012 Pazartesi

FESTİVALLER FESTİVALLER

Hemen korkmayın. Bu yaz ya da sonbahar muhakak gidilmesi gereken - hiç de gerçekçi olmayan- Avrupa'daki en iyi 25 müzik festival haberi değil bu. Daha fazla sinema daha fazla sinema diyerek kana kana yeni hikayelerle tanışmak isteyenler için bu post.


5i 10u bilmem, Venedik'e gidemeyeğimizden 'ah keşke orda olaydık' muhabbetine de girmiyorum, hem elimizde olanlar - tamam bir Venedik değil- - gerçi o da bir Cannes değil- ama göz atılmayı fazlasıyla hak ediyor. 

13-16 Eylül || PEDALfest
Bicycle Film Festival ile başlayan bu süreç festival maratonunun da en eğlenceli kısmı. Kendinizi 'The Kid with a Bike' gibi hissetmemeniz için hiçbir neden yok. Üstelik hem festival gezici (dünya metropollerinden sonra Istanbul'da), hem de siz. Altınıza bisikleti alıp Goethe Institut, GarajIstanbul ya da şehir hatları vapuruyla Büyük Ada'ya geçiyorsunuz. Tabii hatırlatmakta fayda var. Karşınıza çıkacak filmler öyle Avrupa'nın bir köşesinden 5 ödülle dönen bir Fransız filmi değil. Belgeselvari deneysel işlerle karşılaşmak maksat. He bir de kafaya iki bira dikip pedal çevirmek. Aman diyeyim alkollü çıkmayın yola :D
Program hakkında detaylı bilgi için tık. ya da tık.

13- 23 Eylül || TOPHANE BİZİ BEKLER
Açıkçası bazen kendimi Türk filmlerine kaptırmak için illa da bir festival ortamı olması şart. İki sene evvel bunun için özel bir festival düzenlense de tanıtım yetersizliğinden sanırım bir kez daha el atılmadı. Şu anda adını bile hatırlamadığım o festival yakın dönem Türk Filmleri'ni tek bir çatı altında toplarken Istanbul Modern'den, Modern Sinema filmleri ''Biz de Varız!'' mottosu altına toplayıp aslında önemli ama halkça rağbet görmeyen yurt dışı festivallerinden ödüllü filmleri bir araya getiriyor. Henüz program açıklanmamış olsa da daha önceki ''temali film haftalarında'' bizleir pek de hayal kırıklığına uğrattıkları görülmemiştir.

14 Eylül- 23 Ekim || PERA'DA BİR PARİZYEN
10 gün sinema. Fransız. Romantik. Bu festival kaçmaz desem de, filmlerin ulaşılabilinirlik seviyesi yüzünden o kadar 'aman kaçırmayın' denecek bir şey değil. ''Paris'te Gece Yarısı'' bunlardan ilki. Woody Alllen'ın realist-fantastik dünyası Paris sokakları, 20 YY kültür-sanat camiası, Hemingway ve Fitzgerald. Picasso ve Stein. Julie Delpy ve Paris'te bir Amerikalı Adam Goldberg. Üstelik çok komik. Geçtiğimiz bahar Istanbul Film Festivali'nde karşımıza çıkan ''New York'ta 2 Gün'' filminin de başlangıcı. Paris deyince, aşk, aşk deyince, şarkı. Bir başka önerme Paris deyince, Fransiz filmleri Fransız filmleri eyince Louis Garrel ve Ludivine Sagnier. Tamam bir de şuna bakın. Louis Garrel deyince threesome. Anlayacağınız Paris'te her şey mübah. Aslında liste çok eksik. Ama neyse. Daha başka hangi film var diyenler varsa? Tık.

29 Eylül- 7 Ekim || SONBAHAR'DA FESTİVAL BAŞKADIR
Spoiler/ teaser niyetinde izleyeceğimiz birkaç filmi açıklamış olsalar da asıl listeyi 10 Eylül'de görücüye çıkartacaklar. Sonrasında gelecek Lale Kart sorunları, bilet kalmadı çemkirmeleri ise Nisan'daki büyük festival öncesi ön hazırlık niyetine. Bak düşünürken stres oldum. 

2 Aralık 2011 Cuma

İKİ YENİ FESTİVAL BİRDEN

Geçtiğimiz sene bazı değişikliklere giderek bize eski yılın son haftasında ciddi anlamda sinema şöleni yaşatan Randevu Istanbul bu sene 14. kez 16-22 Aralık tarihlerinde şehre geri dönüyor.

''Love and Other Drugs'' ve ''London Boulevard'' gibi gişe filmlerini programında barındırmanın yanı sıra sene boyunca vizyona girecek diğer bazı filmleri de daha da ucuz bir şekilde izlememizi sağlamıştı. ''Askıda Bilet'' gibi öğrenci-friendly bilet uygulamalarının yanında da iş satışa geldiğinde bir hayli bizi yoran ekip umarım bu sene daha koordine çalışmıştır. Her neyse, gelelim filmlere..

Avrupa Ekspresi, Bağımsız Filmler, İlk Randevu, Sinema Tarih Buluşması, Filmler Konuşsun, Pelikül Kabuslar, NTV Belgesel Kuşağı, Ömer Lütfü Akad Üçlemesi, Özel Gösterimler ve Kısa Şart başlığı altında 36 film gösterilecek.

Ayrıca programın henüz açıklanmayan ''Açılış Filmi' ve ''Gala Istanbul'' başlıklı bölümleri de mevcut.

Bağımsız Filmler ve Sinema Tarih Buluşması listesinde yer alan gösterimlerin tümünü, İlk Randevu bölümünden ''Yan Pencere''yi ise şimdilik listeme eklemiş bulunuyorum.

Sevindirici bir diğer festival haberi de IstanbulModern'den. Bu kez Aki Kaurusmaki ve Kati Ouitinen filmleri haftası. Modern Sineması'nda Finlandiya ve Nomad rüzgarı esecek yani ! Geçtiğimiz Film Ekimi'nde gösterilen ''La Havre'' programın listesinde yer alan filmlerden sadece biri. Unutmayın her Perşembe Ücretsiz ! Just in case ! Üstelik kalabalık program kısa bir zaman dilimine sığdırılmak yerine 3-18 Aralık gibi 15 günlük bir süreye yayılmış !

Ayrıca Kati Ouitinen de 3 Aralık'taki ''Umut Limanı/ Le Havre'' filminin gösterimine katılacakmış !

İyi seyirler !

16 Temmuz 2011 Cumartesi

YENİ OZAN: PATRICK WOLF

Geçtiğimiz sene ''yeni ozan'' adı altında sahneye çıkan Imogen Heap'in ardından bu seneki konuk Patrick Wolf'tu. Yeni ozan tanımının da romantik indie'ci Wolf'a cuk oturmuş olduğu da ortada.

Genelde müzeyi gezmek ve seçtikleri filmleri izlemek için yolumun düştüğü IstanbulModern'e bu sefer konser sebebiyle gitmiştim. Aslında boğaz kenarına kurulan sahne ile mini bir Kuruçeşme Arena oluşmuş da diyebilirim. Bahçeye kurulan taşınılabilir tuvaletlerde olmayan suların yanı sıra, içecek adı altında alkollü içkinin olmayışı da eksilerden elbette. Patrick Wolf konserinde nasıl bira olmaz abii ?

Pek de kalabalık olmayan alanı göz önüne alacak olursak sanırım bu zamana kadar katılıdğım ''en rahat'' konser ortamıydı, bir de havadaki nem oranı insanı sanki vücuda yağ dökülmüş de yapışıp kalmış kıvamına getirmeseydi daha hoş olurdu.

Patrick Wolf  ''Lupercalia''nın tanıtımında olduğu için söylediği şarkıların %90ını yeni albümünden seçmişti, eh albümü yeni yeni dinlemeye başlayan bizler için de söylediği şarkılara eşlik edememek konserin biraz daha düşük ritmli ve coşkusuz geçmesine sebep oldu. Ayrıca bir şarkıcının kendini daha büyük kesimlere tanıtmasına sebep olduğu şarkıyı yani ''Hard Times''ı söylememiş olması da gecenin en büyük fiyaskosuydu. Üstelik pasaportu sebebiyle çıkan sorunlar nedeniyle şehirde geçirmiş olduğu zor zamanlara da güzel bir atıfta da bulunmuş olurdu.

Ülkemize gelen her şarkıcı gibi konser öncesinde bir kaç cümle Türkçe öğrenip konser esnasında da bizle paylaştığını söylesem pek de şaşırmazsınız her halde, ama zaman zaman soyunur gibi yapıp üstündeki ceketi aralayıp koca nazar boncuğunu çıkarıp sallaması biraz garip kaçmış olabilir, üstelik her an acaba o koca nazarlık ipinden kopup başımızı yarar mı korkusunu da bize tattırdığını da eklemeliyim. Ceket, soyunma falan derken büyük ihtimalle altında bir şey olmadan giydiği beyaz pantalon da geceye damgasını vurdu diyebilirim.

Hem şarkı söyleyip hem de sırayla arpı, klavyeyi ukulelyi çalan Wolf'un 22.15 gibi erken bir saatte konseri sona erdirmesi de gecenin başka garipliğiydi, ender rastlanan bir şekilde tam saatinde sahneye çıkan Wolf, camiden yükselecek ezan sesleri nedeniyle erken ve alelacele şarkılarını bitirerek sahneden indi, tabi bu arada cami'ye ''church'' demesi de ayrı bir güzellik oldu.

Gariplik demişken şarkı aralarında bir kaç kelam da eden Wolf'un Türkiye'nin ya da Istanbul'un özgürlük anlamında kötü olmadığını hatta burada yaşayan insanların bir takım konularda/ ilişki yaşamakta oldukça rahat davrandığını gözlemlediğini belirtmesi de hayli ilginç oldu. Pardon ?

Özet geçecek olsam umduğum kadar pek de eğlenmedim, ama kötü de sayılmazdı, hem neticede beraberinde arkadaşlarla takılmaca ve tanımayı beklediğim kişilerle karşılaşınca kısa günün karı budur diyebiliyor insan sanırım. En azından muhakkak görülmesi, dinlenilmesi gereken insanlar listesinden birini daha eksiltmiş olduğumun da gururunu taşıyorum.

Sırada kim var ? Joss Stone ? :P

DIPNOT: Modern'de Wolf konseri olup biterken AçıkHava'da da başka bir konser süregelmekteymiş. Sahnede olan Kürt şarkıcı Aynur'a yapılan saygısızlık ve şarkıcının yuhalanması da her halde artık halkın geriliğe ulaştığı son noktadır. Acaba yuhalanması gereken kesim hangisi ?  Evet belli burada özgürlük tam kıvamında !

DIPNOT 2: Fotoğraf da uzun zamandır tanışmayı beklediğim Naz'ın twitter hesabından :)  Click.

23 Şubat 2011 Çarşamba

LES AMOURS IMAGINAIRES

''Les Amours Imaginaires'' 21 yaşındaki Xavier Dolan'ın yönetmiş olduğu ikinci film. Yaptığı filmler, hem yaşını göze aldığımızda hem de anlattığı hikayelere ve anlatış biçimine baktığımızda ilerki yıllarda ''modern klasik'' olarak sayılabilecek ve başyapıt olarak adlandırılabilecek türden.

Yarı otobiyografik sayılabilecek ilk filmi ''J'ai Tue Ma Mere''den (anne-çocuk ilişkisini metaforik ve şiirsel bir anlatımla anlattığı filminden) sonra bu sefer de aynı erkeğe aşık olan iki yakın arkadaşın hikayesiyle karşımızda. Ayrıca bir önceki filmde de oynayan Anne Dorval de ufak da olsa yine bir rolle karşımızda. Ve evet sanırım bu kadını izlemeye bayılıyorum.

Her ne kadar da ilk filmin devamı olmuş olmasa da (belki de her iki filmi de yakın zaman aralıklarından seyrettiğimden ötürü) Les Amours Imaginaires'i (Hayali Aşklar / Breathless) biraz da ben o gözle izleme çabasında bulundum nedense !?

Filmin en beğendiğim özellikleri de; en can alıcı noktaların ''slow motion'' şekilde ilerlemesi ve sessiz bir şekilde anlatıp sahneyi müzikle beslemesiydi ! Müzik demişken filmin müzikleri 10 numara. Nancy Sinatra'dan duymaya alışık olduğumuz ''Bang Bang'' bu sefer Dalida ile İtalyanca versiyonuyla karşımızda. İsveçli elektro-pop duo'sı The Knife'dan ''Pass This On'', klasikleşen bir parça House of Pain ile ''Jump Around'', Sting'den ''Every Breath You Take'' ve duyduğum anda şarkıya aşık olduğum ''Keep The Streets Empty For Me'' ile Fever Ray. Şarkıyı söyleyen arkadaş ise Röyksopp ''What Else Is There''den de tanıdığımız Karin Dreijer Anderson. Tüm bu isimlere diğer eşlik eden iki isim ise Bach ve Wagner. Mükemmel bir soundtrack albümü olabilir anlıyacağınız.

Edebiyatta olduğu gibi sinemada da belli başlı konular vardır. Ve her biri aslında yeniden yazım / anlatımdır. Dolayısıyla ''aşk üçgeni'' meselesi de aslında defalarca anlatılmış bir şeydir. Ancak bunu farklı kılan olayın aktarımıdır. Genellikle romanlar için derler ''film gibi gözümün önünden geçti'' diye, işte bu film de yüsksek edebi değeri olan bir romanmış gibi okunmalı, incelenmeli, takip edilmeli.

Film şu anda 10. !F Festivalinde gösterimde. Aynı zamanda Xavier Dolan'ın yönetmiş ve oynamış olduğu bir başka festival  filmi ''J'ai Tue Ma Mere / I killed My Mother''  da Istanbul Modern'de ''Kanada Filmleri'' kapsamında gösterimde.

14 Ocak 2011 Cuma

İÇİMDEKİ DÜŞMAN ?

Yazmak için geç kaldığımı biliyorum ancak eğer henüz gitmediyseniz geç kalmış sayılmazsınız. Sürekli ikinci evim olarak bahsettiğim IstanbulModern'de 10 Kasım'dan itibaren Kutluğ Ataman: İçimdeki Düşman retrospektifini görme imkanımız var - (ki 6 Mart'a kadar devam ediyor). Türkiye'de bugüne kadar gerçekleştirmiş olduğu en kapsamlı sergi olmasından ötürü beni heyecanlandıran bu etkinliğe katılmasam olmazdı. Video enstalasyonlarının bir araya geldiği sergide birçok şeyi de sorgulama hissiyatı oluştu ben de !

''Modern Sanat böyle mi oluyormuş ?'' Ya da ''bu mudur modern sanat ?'' diyerekten sergiyi gezdiğimi itiraf etmeliyim. (aman yanlış anlaşılmasın küçümser gözle falan değil, bildiğin gerçek anlamlı soru sordum). Sadece, videolardan oluşmuş bir sergiyi ilk kez gezdiğim için bu konuda biraz da ''Kezban'' gibi davrandığımı da belirtmeliyim.

Aşağıda, görmüş olduğum 11 farklı enstelasyonlardan en ilgimi çekenler hakkında yazmak istedim.

PERUK TAKAN KADINLAR: 4 farklı altyapıdan 4 farklı kadın. Kendilerini bastırmak zorunda olan kadınların yansıtıldığı bu enstelasyonda karşımıza çıkanların ortak noktası ise perukların ardına saklanmaları ve Türkiye'nin gerçek bir yüzünü, kimlik sorununu yansıtmış olmaları. Biri transeksüel topluluğu aktivisti, bir diğeri üniversitelerde türban sorunu nedeniyle peruk takmak zorunda kalan kadın, başka bir tanesi 70 olayları nedeniyle siyasi olaylardan kaçmak için kılık değiştirmiş ve sonuncusu kemoterapi nedeniyle peruk takan bir kadın. Kısacası bir Türkiye mozağiyi. Belki de farklı ekranlarda bu 4 kadını yansıtmak, sorunlara ilgi çekmek için en anlaşılır ve karşı tarafa geçirilebilir yoldur. Tabi eğer ortaya çıkarmak istediğiniz şeyler bir şeyler anlatma derdindeyseniz.

TÜRK LOKUMU: Baştan aşağı parıl parıl parlayan ''belli bir kesmin zevkine hitap eden'' bayağı süslenmiş bir dansöz karakteri. Sanatçının kendisinin kamera karşısına geçip iki çift laf etmeden dans ettiği / kıvırttığı bir enstelasyon. Kıyafetin altın püskülleri oynaşırken saçlar havada adeta ahenkle dans eder. İşte yine toplumda bir öteki figürü. İşte tam da bunu izlerken itiraf etmem gerekirse ''hade be böyle şey mi olur?'' dedim. Açın youtube'u bu tarz bir sürü video var. En son Afro-amerikan bir çocuk da Hadise'yi böyle çizmişti. Tamam, tamam. şaka yaptım. Demek böyle ''çıkıntı'' yapabilecek şeyler de sanatmış. Yıllar önce modern sanat müzelerinde klozetler de sergilenmiş (tabi sanatçıların yaptığı) sanırım bu da o hesap. (Yeniden söylüyorum, yanlış anlaşılmak istemem, hade ordan bu da sanat mı demedim.) Hiç kuşkusuz göbek dansı yeniden bazı noktaları eleştirmek için çok anlamlı ve yerinde bir imge.

99 AD: 5 farklı ekran ve gözleri kapalı halde öne arkaya sallanan bir adam. 5 farklı ekran da 5 farklı ruh hali ile sallanan adamın bulunduğu bu enstelasyonun ne demek istediğini ciddi anlamda anlayamadım ? Sizce yazar burda ne demek istemiş hocam ?

RUHUMA ASLA: Eski Türk filmlerine göndermeler ve bir travestinin nasıl durumlar içinde yaşadığı anlatılıyor.  Ceyhan ve onun ilginç !, yabancılaştırılmış hayat hikayesi.  Tecavüz sahnelerinin parodisi, cinsel belirsizlik temaları, beyoğlunun arka sokaklarında ve karakollarda yaşanılan çirkin hatıralar. Bence mutlaka seyredilmesi gereken bir belgesel. Bu arada Ceylan, erkek olarak doğmuş, ''efemine'' davranışlar sergilediği için babadan ve daha sonra polisten şiddet görmüş. (Edebiyattan bana çok tanıdık geldi. Baba-Polis-Devlet).

Vakit ayırın gidin görün gezin. Yeni sergiler de eklenmiş. Finaller bitsin onları da gezip aktaracağım. Haftasonu gelmişken henüz plan yapmamışken ''neden olmasın ?'' derim.

18 Aralık 2010 Cumartesi

ISTANBUL'DAN GERİYE NE KALDI Kİ ...

İstanbulModern bu sefer yine pek değişik bir tema uygulamış ve Istanbul'da her gün önlerinden geçtiğimiz ancak kimlere ait olduğunu bilmediğimiz o binaları bir araya toplamış. Bu biribirinden güzel mimarilerin ortak noktası ise hepsinin Ermeni Mimarlar tarafından yapılmış olması. Sergide bu sefer bir de bilgilendirmeler ve broşürler sadece Türkçe ve İngilizce değil Ermenice tercümesi de sizleri bekliyor olacak. Peki hangi yapılar Ermeni mimarlar tarafından yapıldı diye merak ediyorsanız içlerinden bazılar. İşte Batılılaşan Istanbul'un Ermeni Mimarları tarafından yapılmış mimari örenkler.
DolmaBahçe Sarayı
Beyazıt Kulesi

İstanbul’u olağanüstü yapan bir başka özelliği ise “insan yapımı”. Yani, mimarisi; şehre kimliğini veren binaları.
“Allah vergisi” ile “insan eli”nin “izdivacı’nın ürünü bir şaheser İstanbul.
Şimdi sıkı durun. İstanbul’u eşsiz kılan o “insan eli”nin yapımlarına ve üzerindeki imzalarabir göz atalım.
Haliç çevresinden başlayalım; Cibali Tütün Fabrikası binası (bugünkü Kadir HasÜniversitesi). Mimar Hovsep Aznavur. Aynı imzayı Sirkeci’deki tarihi Sansaryan Hanı’nın ve Fener’deki ünlü çelik döküm Bulgar Kilisesi’nin de üzerinde görüyoruz. Ve, bir deGalatasaray’ın bensersiz binası Mısır Apartmanı’nda.
Haliç’in karşı kıyısına hükmeden Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin mimarının adı AdamTahtacıyan. Tünel’deki Hidivyal Plas’ın mimarı da o. Tünel’e adını verdiren Metro Han’ınmimarı ise Mikayel Nurican.
Kadıköy’ün en tarihi mekanlarının başında gelen Süreyya Sineması’nı Keğam Kavafyan yapmış. Kadıköy Belediye Binası’nı ise Yetvart Terziyan. Fatih Belediye Binası’nı da.
Büyükada İskelesi’nin imzası Mihran Azaryan’a ait. Bugün Büyükdere’de Sadberk HanımMüzesi olan güzel binanın orijinal adı Azaryan Yalısı, mimarı ise Andon Kazazyan.

Süreyya Sineması / Operası
Kadıköy Belediye Binası
Akaretler

Gelelim “Osmanlı Saray mimarları” olan Balyan ailesine.
Garabed Amira Balyan imzasını taşıyan yapılar: Dolmabahçe Camii, II. MahmudTürbesi-Çemberlitaş, Harbiye Mektebi-Harbiye, Kuleli Süvari Kışları (bugün Kuleli AskeriLisesi)-Vaniköy, Dolmabahçe Sarayı!
Krikor Amira Balyan’ın yaptıkları: Nusretiye Camii-Tophane, Selimiye Kışlası-Üsküdar.
Gelelim Nigoğos Balyan’a: Küçüksu Kasrı, Dolmabahçe Sarayı’nın o muhteşem işlemeli Saltanat Kapısı ve o muazzam avizenin indiği Muayede Salonu. Ihlamur Kasrı.
Sırayı Sarkis Balyan alıyor: Beylerbeyi Sarayı, Akaretler, Maçka Karakolhanesi veSilahhanesi (bugün İTÜ İşletme Fakültesi ve İTÜ Yabancı Diller Okulu), Sadabad Camii-Kağıthane, Harbiye Nezareti (bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlük binası), Çırağan Sarayı.
Unutmadan, en eski Balyan’lardan birinin, Senekerim Balyan’ın İstanbul’a attığı silinmez bir imza var: Beyazıt Kulesi!.

Çırağan Sarayı

İstanbul’daki Anadolu
Bu arada Balyan ailesinin kökeninin Kayseri’nin Derevenk’inden olduğunu da İstanbulModern’deki sergiyi gezerken öğrenip, düşüncelere daldım. Derevenk, Talas’ta bizim okulun hemen arkasında, sık sık gezintiye çıktığımız vadi idi.
İstanbul’un İstanbul olmasında Anadolu Ermenileri’nin –Sinan’dan Balyan’lara- tartışılmazkatkısının önünde saygı ile eğilmeliyiz ve 1915’in ülkemizi nasıl “çölleştirmiş” olduğununüzerinde hepimiz düşünmeliyiz.
Bütün katliamların, her türlü “soykırım”ın, her türlü zulüm ve “inkar”ın ve “yalan tarih”in ülkemiz için nasıl bir “yoksulluğa” yol açmış olduğunu hissetmeliyiz.

Gidin İstanbul’a “İstanbul’un Ermeni Mimarları” sergisini gezin. “Yalanda yaşama”nındışına çıktığınızı görürsünüz. “İç huzur”a erersiniz.
İstanbul’u artık daha farklı gözle seyreder, başka türlü yaşarsınız.
“İç barış”a doğru nasıl yol alabileceğimizi keşfetmeye başlarsınız... 


Elbette bunlarla sınırlı değil ... adalarda çeşitli binalar, kiliseler, okullar ve hatta camiler. Ihlamur Kasrı, Küçük Su Kasrı ise bir diğer yapılar. Çeşitli türbeler, Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı ve Eski Tütün Fabrikası yani Kadir Has Üniversitesi de örnek verebileceğim diğer mimari örnekler.

Müze içerisinde yer alan bir diğer sergi ise Ani Çelik Arevyan'a ait olan ''Ayna, Çağdaş Sanatta Bir Anladım Dili'' adlı sergi.

Kutluğ Ataman'a ise daha sonra başka bir yazıda yer vericem.

ITALIK YAZILAR: HÜRRİYET'TEN ALINMIŞTIR: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16496722.asp

21 Ekim 2010 Perşembe

ISTANBUL MODERN LOVES FASHION LOVES MOVIES

IstanbulModern'de Hüseyin Çağlayan ile başlayan moda furyası Dice Kayek ile devam etmişti. Şimdi ise sergi bitmeden yeniden Hussein Chalayan Exposition dahilinde modacının seçtiği filmlerin gösterildiği bir program hazırlanmış.

Geçtiğimiz perşembe tüm yorgunluğumu göz ardı edip ders sonrası Modern'e gidip ''Qui etes-vous Polly Maggoo?'' (Whoa Are You Polly Maggoo ?) isimli filmi izledim. 1966 yapımı olan bu siyah beyaz film William Klein'in elinden çıkmış. Zamanında Vogue, Bazaar, Elle gibi dergilerin kapağını süsleyen Dorothy McGowan filmde Paris'de yaşayan Brooklyn'li bir modeli canlandırıyor. Filmde hem modanın ne olduğu sorgulanırken, büyük ihtimalle Fransız Vogue editörü olan Miss Maxwell'le -ki kendisi Anna Wintour'a kök söktürür- tanışıp ihişamlı moda çekimlerine tanık olup bir de zaman bakımından oldukça futuristic çizgilere sahip olan defileye tanık oluyorsunuz.

Film belgesel gibi ilerlerken aynı zamanda zaten bizlere bir belgesel programının arka planından da sunuluyor. Yani demek istediğim filmde Polly Maggoo'nun hayatı bir belgesel programı içinde inceleniyor. Arkada bir yerlerde bir de tutkulu bir aşk mevcut. Bu da göz ardı edilmemeli.İki adam bir kadın!

Modanın ne olup olmadığı tartışılırken, karakter gözünden modanın aşağıya çekildiği ve Polly'nin buna itirazını da görüyoruz. Bir yanda moda endüstrisi satirize edilirken aslında bunun ne kadar boş bir şey olduğunu ve modellerin cansız varlıklardan ya da mal pazarlayıcılarından ve tasarımcıların kuklaları olmalarından başka bir işe yaramadıkları da dile getirilen düşüncelerden.

Aşağıdaki karelerde ise katedralin tepesinde gerçekleştirilen editöryal çekimini, makyaj odasında Polly ve iç seslerini gördüğümüz bir başka çekim, futuristic çizgilere sahip olan definenin parçaları. Haute Couture defilesinde ipek kumaşlar yerine aliminyum'un kullanıldığı kreasyon ve onun tasarımcısı ile Miss Maxell'i görebilirsiniz.



Pazar günümü ise tatil dolayısıyla 2 filme ayırdım. İlki ''How Do I Look?'' adı altında queer / LGBT belgeseleydi. Mide bulandırıcı kadar tiksinç bir filmdi. 80dakkalık belgeselin yarısında salonu terk ederek, hayatımda bir ilki gerçekleştirdim ! ''Ball Culture'' temasına dikkat çekerken aynı zamanda HIV / AIDS konularına da parmak basıyor. Madonna'nın Vogue kültüründen etkilenerek, farklı tarzlarda kıyafetlerle, dans ve duruş şekilleriyle kendileri gibi olanlara gerçekleştridikleri patylerde birinci olma yarışları.

TransGender temasının ağır bastığı belgeselde ''3. Cins'' olarak adlandırılan insanların hayatlarının ne kadar zorlu ve boktan olduğu gözler önüne seriliyor. Belgesel ise Wolfgang Busch imzalı.

Madem ki filmi yarıda kesip dışarıya çıktım, o halde milyonuncu kez Hüseyin Çağlayan sergisini gezmesem olmazdı. Özellikle o göz doldurucu 2007 S/ S koleksiyonun videosunu bir kez daha oradan izlemeden ayrılsam içim cız ederdi. Üstelik bu kez yanımda bir de arkadaş vardı. Mister Trendsetter.

Saat 5 olduğunda ise işte ikinci film. ''Ein Traum in Erdbeerfolie'' // '' Yoldaş Modası''. Geçtiğimiz Istanbul Film Festivali'nin de gösterim programında olan belgesel kaçıranlar için ''şamda kayısı''. Berlin Duvarı yıkılmadan hemen önce. Doğu Berlin'deyiz. Herkesten farklı avand-garde takılan bir gençlik gurubu. Dazlağı da hippieside hepsi burada. Couture kıyafetlerin kumaşları ise birbirinden farklı. Eğer Lady GaGa etten elbise giydi diye onu bir ikon yapıyorsanız yanılıyorsunuz. Seksenlerde beraber olan bu gençler çift sıfırlı yıllarda geçmişe ve o duygulara özlem duyarlarsa ne olur ? O ruhu yaşatmak için bazı şeyleri canlandırma çabasına girerler. Gerisini ise filmi izleyerek bulun derim.

Hazırlanan elbiselerin materyallerinin orjinalliğini bir kenara bırakın bence onların halka tanıtımı bile oldukça sıradışı. Sanki podyumda mankenler yürümüyor, tiyatro oynuyorlar.

Üstelik filmde Robert Frost ve ''The Road Not Taken'' şiirine de gönderme vardı. I chose the less travelled one ...

Bir modacı, bir fotoğrafçı, stilist ve kuaför. Hepsi de 80lerin ''new wave'' ve bohem ruhunu yeniden canlandırmak için bir arada. Aşağıda ise sıradışı insanlar, yoldaşların moda kültürünü görebilirsiniz.

Ve yeniden perşembe bir haftalık Modern güncemin sonundayım. Bir kez daha derslerden yorgun bir şekilde çıkıp kendimi bu sanat mabedinde buluyorum. Bu sefer 1957 yapımı ''Funny Face'' // ''Şahane Macera''.


Hem orjinal ismi gibi funny face, hem de Türkçe ismindeki gibi şahane bir macera söz konusu. Sanki modellik yapılsın diye yaratılmış muhteşem oyuncu Audrey Hepburn ve yanında zamanın jönlerinden Fred Asteire.

Vogue ve Harper's Bazaar yanında bir üçüncü mega dergi daha. Quality, tıpkı Runway gibi. Miranda'nın hikyesi aslında nerelerden çıkmış. Kitapçıda çekim yapmaya kalkışan ekip Jo ile karşılaşır. Külkedisi misali bir anda Quality Dergisinin yeni sayısının yüzü olur. Fransız modacı onun için bir kreasyon hazırlar. İşte böyle. New York'tan Paris'e aşk dolu. Givency dolu bir gezinti. Geride ise muhteşem Paris manzaraları, müzikler, fotoğraf çekimleri ve tapılası coture kıyafetleri. Film sinematografi ve köstüm dahil toplamda 4 dalda Oscarlara aday olmuş.

Filmlerin ortak yanı ise şu. Yıllar önce 70ler ya da 80ler moda da fütüristic / ya da sıradışı her ne olduysa hala olmaya devam ediyor. O zaman da modellerin ''kadın ruhunu'' öldürdüğü düşünülüyordu, hala öyle. Moda aslında her anlamda her kulvarda kendini tekrar etmekten başka bir işe yaramıyo ? Hımm ? Debate konusu olur ! Elbette modanın saçma bir şey olduğu da yine tartışılmakta. Özellikle de Funny Face filminde.

18 Eylül 2010 Cumartesi

DICE KAYEK || ISTANBUL MODERN

Biliyorum biliyorum, gitmeye geç kaldım, hatta yayınlamaya da ... Hatta yarın son gün sanırım. Ama eğer henüz siz de gitmediyseniz bence bugün bir kez daha yolunuzu modern sanatlar mabedi olan Istanbul Modern'e düşürün. Hem gelecek hafta başlayacak olan TransitHayatlar temalı sinema programını edinirsiniz, hem yeniden Hüseyin Çağlayan'ın muazzam koleksiyonuna göz atarsınız, daimi sergilerde gözden kaçan detayları yakalayıp modayı bir kez daha sanatla buluşturan IstanbulModern'e teşekkür edip bu güzelim şehri kıyafetlere taşıyan Dice Kayek sergisini gezip sonra da 5 çayınızda kendinize muhteşem manzaralı cafe'sinde yer edinebilirsiniz.

IstanbulKontrast temalı serginin içinde Dice Kayek, Istanbulu ve şehrin tarihini bir kez daha yorumluyor. Bunlar  danteller, parlak taşlar, tüller, saten kumaşlar 12 farklı temada 26 değişik tasarımla karşımıza çıkıyor ve her biri bizlere 7 tepeli şehri tekrardan anlatıyor. Temalar ise: Kubbe, Itanbul Geceleri, Kumru, ıstanbul Çiçekleri, Istanbul Modern, Dolmabahçe, Galata Köprüsü, Ayasofya, Lokum, Kaftan, Topkapı ve Boğaziçi. Istanbul daha başka nasıl anlatılabilinir ki ?

Sergiyi gezerken ise tasarımlar hakkında ufak anektodları, bilgileri Elif Şafak'ın (Şafağın) kaleminden, dilinden okuyabilirsiniz.

Serginin açılış gecesinden görüntüleri ise şuradaki yazımda bulabilirsiniz. Tık. 

resimler google images'dan alınmıştır. 

27 Ağustos 2010 Cuma

ISTANBUL FASHION WEEK SECOND DAY STREET STYLE + VOGUE PARY @ ISTANBUL MODERN // DICE KAYEK

Istanbul Fashion Week içimdeki moda canavarını ya da şöyle diyelim paylaşım canavarını ortaya çıkarttı. Sürekli postlar, postlar, postlar... Sanırım Pazartesinden sonra uzun bir süre bilgisayar başına geçmeyebilirim. Fashion Week demişken bari içinde modayla alakalı ne kadar organizasyon, haber varsa hepsini yayınlayayım dedim.  Bir önceki postta ikinci gün defilelerine göz attık bu sefer ise ikinci gün katılımcılarına bakmak istedim. Bunu yapmışken ise IstanbulModern'deki Dice Kayek sergisinin açılışına ve Vogue'un verdiği davete de bakalım dedim. Vogue demişken eylül sayısı bugün elime geçti. Kalınlık ilk sayı gibi. Hediyesi var. September Issue filmi. Ne kadardır bunu arıyodum. Teşekkürler Vogue. Ancak kapak konusuna ters-köşe. Eva Mendes beklerken Karlie Kloss geldi. Neyse sana okkalı bir teşekkür ve inceleme yazısı yazmak için birinci seneni doldurmanı bekliyorum.



Tamam ilk olarak IFW ile başlayalım. Bloggerlar, ünlüler hepsi de orda. Tanrım bu nasıl güzel bir atmosfer ...
Vogue Bugun Ne Giydim? yıldızları :) Dünyalar güzeli Burcu Esmersoy ve Tülin Şahin.

Gördüm, gördüm Blogger gördüm sanki :)

Zeynep Tosun ve muhteşem kadın Ece Sükan.

Geçelim Istanbul Modern / Dice Kayek açılışına. Herkes orada. !
Vogue Türkiye Seda Domaniç ve Ece Sükan ile Ayşe- Ece Ege

Oliver Zahm, Anna Piaggi ve Seda Domaniç

Bir tarafta Anna Piaggi diğer tarafta Patricia Fields

Favori yazarım Elif Şafak ve Vogue Bugun Ne Giydim? son yıldızı Ezgi Kıramer.
ve tapılası kadın Ece Sükan. Bugun biri twitterda yazmış. ecesukanlovesme diye blog açmak isteyen varmış. tam yerinde bi karar.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

MODERN İSTANBUL'DA HÜSEYİN ÇAĞLAYAN


Görseller İstanbulModern tarafından sergilenen Hussein Chalayan1994-2010 (Hüseyin Çağlayan) sergisinden. Aynı şekilde yine basına verilen bu resimler onun geçmiş senelerde hazırlamış olduğu koleksiyonlardan. Ancak bunlar bile onun sadece bir modacı olmadığına kanıt. Zaten kendisi de tasarımcıyım ve ''sanırım'' sanatçıyım diyor. Küratörlüğünü Donna Loveday'in yapmnış olduğu sergi boyunca aynı zamanda çeşitli kısa filmler de izleyebilirsiniz. Kısa filmlerinde ise muhteşem kadınlar Bennu Gerede ve Tilda Swinton ile karşılaşabilirsiniz.

Hayatı sorgulayan ve bizleri 21. YYda düşündüren konuları (ki oldukça geniş bir yelpaze) en iyi nasıl aktarabilirim, ya da yansıtabilirim derken sanatı seçen Çağlayan tam anlamıyla enfes bir seçki hazırlamış.

Sergi içierisinde beni en fazla derinden etkileyenler ise ''Readings''; Bennu Gerede'nin yer aldığı filmler -ki bunlardan biri androjen bir figürü canlandırdığı ''Place to Passage''-, film ayrıca Londra'da başlayan ve İstanbul'da son bulan bir yolculuğu konu alıyor. Bunun dışında ilgi çekici bir diğer şey ise S/S '07 koleksiyonu. Koleksiyonda Lady GaGa'nın da kullandığı balonlu elbise ve de sanırım manyetik bazı şeyler sayesinde podyumda şekil değiştiren kıyafetler bulunuyor. Bu bölümde etrafımda bulunan tursitler falan bile sürekli ''whoa'' gibi tepkilerde bulunup alkışladılar. Evet cidden yaptılar bunu.

Modayı, teknolojiyi, bilimi, geçmişi ve futuristik tarzı ... bunları ve bir çoğunu bir arada daha başka nerede görebilirsiniz ki ? Bi an evvel gidin ben derim size :) Sonuç mu ? Cidden tatmin edici. Bir kez daha gitmek ve görmek için planlarımı yapmaya başladım bile.


26 Haziran 2010 Cumartesi

BIRAZ DA SANAT ...

Geçtiğimiz hafta sonu SATC 2 seyetmek ve Efes One Love'a katılmak dışında IstanbulModern, Pera Müzesi ve Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisine de gittim.

IstanbulModern'de bir kez daha ''Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar''ı gezdikten sonra yeni açılan ''Yol'' fotoğraf sergisini gezdim. Ki Eylül ayına kadar hala şansınız var. Değişik ülkeler, değişik metropoller ve yolları anlatan sıfatlar. Fotoğraflara meraklıysanız. ''Must see''.

Pera Müzesinde ise 18 Temmuz'a kadar ''ben şişmanları çizmiş olmak için şişman karakterleri kullanıyor değilim, sadece renkleri daha fazla ve güzel kullanabilmek için şişmanları resmediyorum'' diyen Botero sergisine göz atabilirsiniz. Renklerin birbirleriyle dansı gerçekten olağanüstü.

Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisini de yeni keşfettim diyebilirim. Daha doğrusu yerini biliyordum ama ismini :) Geçtiğimiz hafta sonuna kadar Filateli'de Sinema ve Sinema'nın Büyüsü konulu segiler yer almaktaydı. Sinemanın eskimeyen yüzleri ve efsanelerinin resmi geçit yaptığı sergide, ünlü yüzler için oluşturulmuş pullar, filimlerin yan ürünleri ve tüm zamanların en iyi filmleri konulu video da yer almkataydı. Bu sergiyi kaçırdınız ama yeni sergiler için TCSG'ini izlemeye devam edin dilerseniz.

20 Şubat 2010 Cumartesi

NUDE MAN THROWING DISK


İstanbul'da gezmeyi en fazla sevdiğim müzelerden biridir Arkeoloji Müzesi. Tapmış olduğum Yunan tanrı ve tanrıçaları ile beraber, mitoloji, Hellenistik Kültür, Eski Anadolu'ya ait bulabileceğimiz herşey orada çünkü. İlyada'ya da konu olan Troya Savaşının baş kahramanı Truva Atı ve Firavunlar ve son son İstanbul Metrosu kapsamında Yenikapı'dan çıkartılan eşyalar. Bunların yanında bir de Hititlerden, Lidyalılardan kalma eski eserler. Kıbrıs ve Suriye Kültürü vs. vs.

Müzeye gitmemin bu seferki sebebi ise Disk Atan Atlet'in Istanbul'a gelmiş olması. Avrupa Kültür Başkenti kapsamında British Museum'dan getirilen heykel M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış ünlü Yunan heykeltraş Myron'un yaptığı bilinen, ancak günümüzde kayıp olan bronz bir heykelin kopyasıdır, ayrıca heykel antik Yunan dünyasının ideal güzellik kavramını yansıtıyor. İdeal güzelliği resmetmesinin yanı sıra sonsuza kadar genç kalan bir atletin denge, uyum ve mükemmel oranlar fikrinin de vücut bulmuş halini sergileyen heykel, modern zamanlarda da bilinen antik dönem heykelleri arasında bulunuyor. Bulunduğu zaman kafası eksik olan heykele, yine antik fakat gövdeye ait olmayan bir kafanın yerleştirildiği belirtildi.

Sizde bu muhteşem güzelliğin yanısıra, Athena, Artemis, Aphrodite, Zeus, Hermaphrodite, Mısır Firavunlarını, Laitleri, Hitit, Sümer ve Bizans dönemlerinden kalmıi diğer eserleri görmek isterseniz bence muhakkak gitmelisiniz. Ancak Disk Atan Atletin 4 Nisan'da ayrılacağını da belirtmeliyim.

18 Şubat 2010 Perşembe

SIFIR DERECE AŞK FİLMLERİ

Biricik modern sanatlar müzemiz olan İstanbulModern tarafından düzenlenen Sıfır Derece Aşk Filmleri Festiveli bitmek üzereyken bugün şansımı bu iki filmle denemek istedim. İzlediğim filmlerden ilki bir vampir hikayesi olan ''Let The Right One In'' filmiydi. Film aynı zamanda 8 Ocaktada Vizyon filmi olarak gösterime girilmiş. Çeşitli festiveller dışında filmin aynı zamanda Bafta ve Goya Adaylıkları da bulunuyo. Filmin Türkçe adı ise ''Gir Kanıma''. Filmin hikayesi ise Stockholm'de geçiyo. Bir ortaokul öğrenicisi olan Oscar ve vampir kız Eli'nin aşkı oldukça dokunaklı. Hayatımda seyrettiğim ilk vampir filmi olduğundan dolayı bir karşılşatırma yapamayacağım ama filmin öyküsünü sevdiğimi söyleyebilirim. Ama sonu beklediğim gibi olmadı, bilmiyorum belki de olması gibi bitmiştir ya da farklı bi contextte en sevdiğimm son olabilecekken bu filmde beğenmedim o sonu.

Filmin hemen ardından ikinci filmi seyretmeye başladık bu seferki ise ''Nord''. 2009 yapımı film yine aynı yıl içerisinde de ülkemizde vizyona girmiş. Bunalımda olan Jomar çalıştığı kayak merkezinden ayrılarak, ayrıldığı eşi ve oğlunu bulmak üzere yola koyulur. Yaklaşık 900 kmlik bi yolculukta ise oldukça komik olaylar karakterin başından geçer. Dağ başında tanışmış olduğu yaşlı kadın ve torunu, askerler, boşaltılmış kabinler, annesi ve babası uzakta olduğu için koca evde tek başına kalmış kafasını eşcinsellikle bozmuş çocuk ve çadırda yaşayan 80lik dede. İnanılmaz komik olduğundan ''relax'' olmak için kesinlikle seyredilmesi gereken filmlerden biri.

İsveç ve Norveç yapımı olan bu filmler IstanbulModern'in Nordic Sineması kapsamında yayınladığı filmlerden sadece ikisi. Gösterimler henüz bitmediği için Cumartesi ve Pazar günleri de bu seçkiden güzel filmler izlemeye devam edebilirsiniz.