Tom Ford etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tom Ford etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2013 Cuma

PEKİ BUNLAR MODA FİLMİ Mİ?

Tatmin edici açıklamalarla karşılaşana kadar sanırım bu soruyu sormaya devam edicem. 

Jil Sander (Raf Simons) ve Fendi "I am Love"da baş roldeydi. Minimal zarafet diye buna derim. Yakın plan çekimler ve detaylar kimi zaman moda dergilerinin bel kemiği editoryaller kimi zaman da ilk 100 sayfayı kaplayan reklamlar gibiydi. Yukarıdaki karede eksik olan tek şey bold karakterlerle yazılmayan marka adı. Harika çanta ya da gözlük reklamı olmaz mıydı?
Poetik filmin muhteşem dolabı da elbette yapım ve yönetimde olduğu gibi yetenekli Bay Tom Ford'daydı. "A Single Man"de oyuncuları kıskanmak için bir neden daha. Kırmızı halıda dahi bu sayede Tom Ford giymelerinden bahsetmiyorum bile?
Xavier Dolan filmlerindeki en güzel şey müzikler ve kıyafetler. Üstelik karakterlerin, dönem, müzik ve gardroplarıyla aralarındaki ilişki gerçek hayattakinden bile daha muntazam. "Les Amours Imaginaires"deki slow motion ilerleyen close-up shot'lar ve "Laurance Anyways"ten harika parti sahneleri.
Londra'nın cool blokları ve Fransız Riviera'sı. Kimi zaman TopShop/ TopMan coolluğunda kimi zaman Chanel ihtişamında. Yönetmen Alexandra McGuinness her defasında ilhamını modadan aldığını yeniliyor zaten.
"The Thief, The Cook, His Wife and Her Lover": 7 farklı gün. Muazzam bir menü. Helen Mirren'ın görkemli performansının yanında Jean-Paul Gaultier'in kostüm sorumlusu olduğunu da belirtmeli. Odaların rengine göre değişen kıyafetler ise filmdeki en büyük trick.
David Bowie ve Catherine Deneuve. Yetmedi mi? Susan Sarandon'ın "The Hunger"da sokakta salındığı sahne de unutulmayanlar arasında.

Kıyafetlerin güzelliğinden, zarafetinden sürüklenip gidiyosunuz genelde.

İlk aklıma gelenler bunlar oldu. Özellikle "Sex and The City"nin ikinci filmi, "Devil Wears Prada" da liste başı olabilecek diğer filmler. "8 Femmes"da sekiz kadın ve sekiz tarz. "Crime d'Amour"daki eşarp ve liste uzar gider.

2 Nisan 2012 Pazartesi

MOOD BOARD: AFTER TASTE

Love 7. sayısının temasını 'After Taste' olarak belirlemiş, kapaktaki alt-spot ise 'celebrating the end of elegance'. Linda Evangelista, kapağın arkasında, derginin hemen içerisinde ise kırmızı tüylü bir maske ve tüylü bir elbise ile poz veriyor, genel duruşundaki zarif hatları aksine 'vintage bir porno dergisinden' fırlamış gibi.
Kapağın ilhamı ise İngiliz sanatçı Jamie Reid. Punk ve anarşizm ile Kraliyete selam çakıp adanın sembolüyle dalga geçen Reid de bir anlamda pırlanta kadar zarif 'görünen' bir fenomeni yerle bir ediyor aslında.
Flip-flopların geçtiğimiz 10 sene içerisinde sonunda erkeklerin de vazgeçilmezi olduğundan beri, iş çığrığından  çıktı aslında. İş yeri gibi daha kurumsal mekanlara kadar her yerde kullanılmaya başlanan dünyanın en rahat varlıklarına Tom Ford'un da itirazı vardı. Geçtiğimiz sene yayınladığı ''Centilmenlik Manifestosu'nda'' ise kaybolan dandy ruhunu yaşatmaya çalışmıştı. Üstelik internette karşıma Bryan Boy ve stili çıktıkça Ford'un ne yapmaya çalıştığını daha fazla anlar oldum.
Deneysel indie'ciler, Gagavari kısa filmler...Onların en büyük düşmanı ise ''cheesy'' videolar. Black Eyed Peas ve Jennifer Lopez'in (bu arada 'Dance Again'i dinlediniz mi?) en büyük takipçisi olduğu ecnebi dilde pop-apaçi müziğini görselliğe yansıtan ise LMFAO videoları oldu. Eğlenceli olmalarına laf yok, ama bu o anlayışın sorgulanmaması anlamına da gelmiyor. Ve elbette Madonna'nın videosu. Tipik Madonna marjinalliği ve Mert & Marcus'un sınırsızlığı birleşince ortaya topuklu ayakkabı ve külotlu çorap giyen erkekler çıkıyor.
 
Nerede o Fransız filmleri tadında yaşanan aşkların günümüz karşıtı ise Karl Lagerfeld'in gözdesi Baptiste Giabiconi ve Mavi Başıklı Kız Katy Perry'nin aşkı.
 Bu ay iki farklı kapakla karşımıza çıkan Vogue Türkiye ise şu anda dünyanın en hit modeli olan Lara Stone'u kapağa taşıdı. Birinde romantik yüzünü gösteren Lara (ki hem Lara'nın hem de Vogue TR'nin bugüne kadar yaptığı en iyi kapak) diğer kapakta ise Cüneyt Akeroğlu ve Grace Cobb tarafından 80lerin cafcaflı pop dünyasının içindeki Alice'e büründü. Kapakta kullanılan renklere, Lara'nın koca göğüslerini gözümüze gözümüze sokan siyah sutyen de eklenince bye bye elegance.
Keza, yine Vogue Italia'nın Mart 2012 kapağı da buna en büyük örnek. Gofret jelatinlerinden saç tokaları, abartılı makyaj ve renklerin bir arada kullanılması. Doğu Blok ülkelerinin ve İranlı kadınları anımsatan bir stil anlayışı hatta.
Bundan sonra geriye tek bir şey kalıyor. 80lerin sonunda ve 90ların başında bir anda ortaya çıkan Underground Vogue kültürünün geriye dönmemesi. Google'dan ''How Do I Look?'' hakkındaki görselleri aratıp aynı zamanda ''Ball Culture'' denene şeyle de karşılaşabilirsiniz. Zira Italyan Vogue'unun gönderme yaptığı şey biraz da buydu.

25 Eylül 2011 Pazar

EVA THE GREEN !

Çokça İngiliz olmakla karıştırılsa da Eva Green aslında Fransız; derinden bakan etkileyici renkli gözler, omzundan aşağıya sarkan saçları, sert ve seksi duruşu, hepsinden de öte femme fatale ama aynı zamanda da gothic bedeni. Belki de bu yüzden yapımcılar romantik ama erotik, aynı zamanda baştan çıkartıcı rolleri hazırlarken Green'i düşünüyorlardır. Belki de 2012de vizyona girecek ''Dark Shadows''da Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ın yanında Tim Burton'un onu seçme isteği de çekici ama karanlık tarafı yüzündendir.
British Harper's Bazaar June 2011

Aslında tam da Carine Roitfeld ve Emanuelle Alt'ın Vogue Paris'te görmek istedikleri ve bizlere aktardıkları kadın modelinde.(Tabi daha fazla Carine). ''Fransızım, tembelim ve sigara içerim'' diyor Green. Roitfeld döneminden kalma editöryallerden selam çakan Parisienne kadınlar gibi. Saçlar dağınık, gözler ön planda, belki bir göğüsü açıkta ve duman altında. Gözler ise ''ahh o James Dean Glossy Eyes''.

Hollywood sinemasınca pek tanıdık olmayan ya da rağbet görmeyen Green'in kazandığı ödüller listesi de aslında şaşılacak derecede pek de kabarık değil. Gerçi kariyerinde henüz 10. yılını bile doldurmamış olmasına bakacak olursak belki de zaten henüz beklediği çıkışı yapamamış olması da buna etkendir. Yine de ilk filmi ''The Dreamers'' 9 yıllık kariyerinin zirve noktasıdır kanımca.

Gençtiler, şehvetliydiler 1968 yılının Paris'inde yaşıyorlardı. İki kardeş bir de Amerikalı yabancı. Egzotik Avrupa ve sınırları olmayan iki kardeş. Cinsellik, çıplaklık, özgürlük, müzikleri, mesajları ve eski kült filmlere gönderme yapan Bertolucci filminde, Eva Green en az karakteri Isabelle kadar şehvetli bir şekilde sinemaya merhaba demişti. Genç bir kız olmasının yanı sıra, ilk filmi için bile fazla cüretkar olan filmde Green belki de hiç olmadığı kadar baştan çıkartıcıydı. Filmi izledikten sonra iyi ki de Green'in yakın çevresinin dediklerini kulak arkası edip rolü kabul ettiğine seviniyorsunuz bile.

Çıplaklık tıpkı Penelope Cruz, Julianne Moore ve Kate Winslet gibi Eva Green'in de karakter özelliği olmuş neredeyse. En az ilk üç isim kadar rol aldığı tüm filmlerde cüretkar sahneleri mevcut. Tıpkı her bölümde en az 3 dakika boyunca vücudunu cömertçe sergilediği Starz'ın yayından kaldırdığı ''The Camelot''ta olduğu gibi. Kral Arthur'un ablası Morgan rolünde karşımıza çıkan Green, akıllıca hareketlerde bulunmasa da sinsi ve karanlık güçlere sahip olan aynı zamanda istediği şeyi almak için her türlü deliliğe başvurabilecek, bir imparator kadar oturaklı ve ihtişamlı aynı zamanda seksi ve baştan çıkartıcı karakteriyle de yine kendine en uygun rolü canlandırmıştı. O bakışlar, o aksan ve o duruş. Sanırım konu Eva Green'se hakkında yazılan hiçbir metinde ''baştan çıkartıcı'' sıfatı en az 3 kere kullanılmazsa o yazı yeterince onu betimleyemiyormuş gibi.
Dior @ 2008 Bafta Awards / Dior @ AmFar Gala / Givency @ 2007 Academy Awards

Green 2011 yılında da vizyonu meşgul eden iki ayrı filmle karşımıza çıktı. İkisinin temelinde de duygusal, içten, utangaç ve romantik kadının duygularını ön plana çıkartsa da birinde hırsı ve istekleri neler yaptığını göremeyecek kadar kendini kör eden hislere sahip bir kadın formatını vurgulamakta. Filmlerden ilki geçtiğimiz ay vizyona giren karamsar içerikli ''Perfect Sense''. Green'e baş rolde yardım eden isim ise İskoç ''taş'' aktör Ewan McGregor. Nobel Ödüllü Jose Saramago romanı ''Körlük''ün bir diğer boyutu da diyebilirim film için. Çığrından çıkan 21. yüz yıl insanı tüm öfke, sinir ve hırs harbinden sonra gittikçe hissizleşmeye başlar ve sona doğru yaşayan birer ölü olmaya başlar. Peki tüm bu hisler kaybolmaya ya da işlevlerini yitirmeye başlarken aşk ne yapabilir, dur diyebilir mi ? Distopik bir dünya hayal edin ama içinde aksanıyla, duruşlarıyla ve aşklarıyla sizi kendinizden geçirecek iki karakter de olsun içinde.
2011 Bafta Awards // Eva Green'in seçimi kavalyesi Tom Ford'un '11 S/ S kolleksiyonundan. En köşedeki karede ise Tom Ford, Green'in elbiesine takılan ayakkabı ile cebelleşmekte. Tres cute. 

Filmlerden bir diğer ise ''Womb''. Kanımca içerik sebebiyle Türkiye'de pek vizyon yüzü göreceğe benzemiyor. Ancak geçtiğimiz kış !F Bağımsız Filmer Festivali'nde gösterildiğini belirtmeliyim. Film çekilmiş olduğu mekanlar ve Eva Green sayesinde kendini bana çekse de içerik olarak kanımca fazla boş, fazla uzun ve sonuna doğru da yeterince rahatsız edici. İki ufaklığın birbirlerine karşı besledikleri sevgi ve saf aşk gibi tatlı konularla başlayan hikaye daha sonra kızın (Green) ülkeyi terk edip Japonya'ya yerleşme zorunluluğu nedeniyle sarsılır. Ancak daha sonra -15 yıl gibi - geri dönen kızla çocuğun aşkı yeniden devam eder. Biraz ''Jeux d'enfants'' ve ''Los Amantes des Circulo Polar''un insanı kahreden sonu kıvamında devam eden film, sevgilisini kaybettikten sonra onun spermleriyle hamile kalan Rebecca'nın hayat hikayesi aslında. Ancak çocuk ergenliğe geçtikten sonra işler hiç de filmin başı kadar saf ve sevgi dolu olmayacak. İşte işin rahatsız edici boyutu da - en azından bana göre- burada. Aslında benzer sahnelerin ''Savage Grace''de yer aldığını belirtmeliyim, yani ama burada olayın akışı ve karakterlerin hayata bakış açıları ve duruşları açısından olayın gelişimi insanın kanını daha fazla dondurmakta sanırım. (İlginç gelen nokta ise sürekli Julianne Moore'a benzettiğim Green'in onun rolüne benzer bir şekilde karşıma çıkması oldu.)
from ''Madame Figaro'' 2011

''The Golden Compass'' ve ''Casino Royal'' gibi macera, aksiyon ve fantastik filmlerde de rol alan Green'in filmografisine son eklenen yapım ise yazının başında da belirttiğim gibi bir Tim Burton filmi olan ''Dark Shadows''. Bu sefer korku ve gizem işin içinde. Mistik bakışları ve gotik duruşuyla da Burton'un dramatik-korku altyapılı karakterinin üstünden geleceğine de eminim. Belki de seksi bir kadından sonra ortaya çıkartabildiği en iyi karakter de tıpkı ''The Golden Compass'' ve ''Camelot''ta da olduğu gibi bir büyücü. Ortada olan şey de bu iki karakterin aksinde sıradan ve duygusal rollerde izleyiciyi büyüleyip altından girip üstünden çıkıyor. Kim bilir belki de içine Orta Çağ'dan kalmış Fransız büyücü atalarından biri kaçmıştır.

Eva Green tüm bunların yanında Tom Ford'un ilham perisi, arkadaşı. Yine de onun ''gerçek kadınları'' yürüttüğü defilelerde ya da ''A Single Man'' filminde bulunmadı. Ama Dior, Lancome ve Armani için kampanya yüzü oldu. Defilelerde ''front row''ları kaptı Oscar ve Bafta'lar sonrasında adı sürekli ''best dressed''ler listesinde geçti.

Altını çizmekte yarar var. ''İnsanların beni sadece femme fatale bir karaktermişim ya da sterotypemışım gibi görmelerini istemiyorum.'' diyor. Yine de içten içe bu özelliğine tapmış olduğunu hepimiz de biliyoruz, daha önceki yazılarımdan birinde de (tık) belirttiğim gibi Interview Magazine için yapılan röportaja ek olarak gerçekleştirilen editöryalde ''The Night Porter''ı canlandırmak istemişti. Tabi yine de belirtmekte fayda var, Green'in tüm sert ve haşin rollerinin altında yatan kırılgan ve çekingen karakter de ''The Night Porter''da mevcuttu.
image credits
tumblr.com
fashionspot.com
style.com

15 Şubat 2011 Salı

BAFTA AWARDS OR TOM FORD'S REVIVAL

Dünkü postta belirttiğim gibi 13 Şubat oldukça yoğundu. Bu yoğunluğun sebeplerinden biri de 2011 Bafta Awards'dı. Aslında kazananlar konusunda pek de söyleyecek bir şeyim yok ! (Zira fimleri henüz seyretmedim. Ancak Oscar'lara kadar hepsini izlemiş olurum). Yani kim kazandı, ne kazandı muhabbetine girmektense kırmızı halıda kim ne giymiş onu konuşalım derim ben :)

Tom Ford hiç kuşkusuz gecenin parlayan yıldızı. ''Sırf gecenin mi ? aynı zamanda 2010 ve 2011 de'' dediğinizi duyar gibiyim :) Şimdi o iç sesinizi susturun ve hakkında yazdığım yazıya bir göz atın :) Tık. Tom Ford aynı zamanda hafta sonuna başlayacak olan London Fashion Week'te de 2011 F/ W kreasyonunu sergileyecek ! (Bu da dip not olsun). Dün gece ise Tom Ford imzasını taşıyan iki elbise kırmızı halının gözdelerindendi. Üstüne bir de o elbiseyi taşıyanlardan biri olan Julianne Moore geceye Tom Ford'un kolunda katıldı. O diğer isim ise ''The Dreamers'' filminden de hatırlayacağınız muhteşem gözlere sahip olan Eva Green.
Julianne Moore geceye mavi (tonu nedir ?) kadife bir elbiseyle katılmış ! ten rengine yakıştığını ve kendini nasıl bir kraliçe gibi parlattığını söylememe gerek yok. (Kendisi aynı zamanda Karl Lagerfeld'in hazırladığı 2011 Pirelli Takviminde de kraliçe rolündeydi. Hera ! Tık. ) Tom Ford'un erkek koleksiyonu zaten her zaman için ''fazla söze gerek yok'' dedirttiryor. Özellikle bence her erkeğin gardrobu için bir Tom Ford smokini must-have'dir ! Yine bu kadife ceketli takıma da bayıldım bayıldım.
Eva Green'in üstündeki ise en yeni koleksiyondan ve hatırlayacağınız üzere Vogue Paris December / January 2010/11 Issue kapağında Daphne'nin giydiğinden. Açıkçası şöyle bir baktım da bence Mr. Ford, Green ile daha güzel ve şık bir ''couple'' olmuş. Mr. Ford'un yeni bir film hazırlığında olduğunu biliyoruz, umarım bu sefer Eva da bir rol kapar :)
Genellikle minimal ve maskülen tarzda ''outfit''lere kırmızı halıda karşımıza çıkan ilham alınası muhteşem kadın Tilda Swinton yine geleneği bozmamış ve Haider Ackerman takım elbise içinde benimsediği kadını dışarı çıkartmış.
Kırmızı halıların efendisi olan Elie Saab bu sefer Amy Adams ile gönlümüze girerken sezonunn en hit parçalarından olan Lanvin elbise Emma Stone'un üzerinde !
Oscarı kaldıran isim Annette Bening mi yoksa Natalie Portman mı olacak bilemiyorum ama eğer kıyafet oscarı veriliyorsa bunu hak eden isim bu sefer karşımıza Marchesa ile çıkan Bening'e verilmelidir. Ve tüm editörlerin favorisi bana daima itici gelen Jessica Alba, Angelina'nın favorisi Atelier Versace ile gerçek bir zarif kadını portrelemiş.

photos taken from

29 Ocak 2011 Cumartesi

TALENTED MR.FORD

Mr. Ford bu aralar her yerde ! Evet artık o Tom Ford değil. Mr. Ford. Kendine böyle denmesinden hoşlanıyomuş. Sanmıyorum ego sorunu olduğunu. Zira Gucci'den neden yolunu ayırdığını ve hayat tarzını değiştirdiğinden bunun öyle olmadığını anlıyorsunuz. Bir de Paris Vogue faktörü var. Koskoca Vogue'u koskoca Tom Ford'a teslim etsinler, adam edito köşesinde sadece Terry Richardson ile öpüştüğü resmi koysun ve altına ''Merry Christmas'' yazsın.

2010 yılının enlerini seçerken yılın adamı olarak belirlemiştim kendisini. ''A Single Man'' ile zirveye yakın bir yerden başlayan sinema kariyeri ardından sonbaharda modaya geri dönüşünü kutladı. Hem de ne kutlama !

Şubat kapakları Tom Ford ile süslnemeye devam ediyor. Interview Magazine ve Out Magazine'de. Üstelik Out'un kapağında sevgilisi Richard Buckley ile. Daha önce diğer bloggerlardan önce Vogue'un Amerikan edisyonu için gerçekleştirilen ''preview''ü yayınlamıştım, şimdi de madem kendisinden bu kadar fazla bahsediliyor dedim, tamamını yayınlamakta fayda var !  Ancak ondan önce bir de şu konuşulan karelere göz atmalısınız. Bir çokları aşırı bulsa da ilgi çekici. İlgi çekmek için her yol mübah değil mi ? İşte Vogue Paris için gerçekleştirmiş olduğu çekim. Görüldüğü gibi Yetenekli Bay Ford'un elini atmadığı şey yok !

Ve diğerleri ...
Mr. Ford sinirli. Belli ki bloggerları pek de sevmiyo. İnsan bloggerı neden sevsin ki zaten. Bırakın blogları sevmeyi, interneti hiç sevmediği de açık. Sosyal medyadan uzak kalmasının yanında style.com'un da defilesini yayınlamasını istemiyor. Aslında adam haklı. Onca zaman sen uğraş, show için heyecanlan zaten hepi topu 15 dakika olan defilen bittikten sonra sana gelen konuklar bir diğer show için mekan değiştirirken senin kıyafetler internette dolaşmaya başlasın.  Belki de en azından bu konuda geçmişe dönsek hoş olmaz mı ? biraz daha fazla merak uyanmaz mı bizde ? Hem modeller hem ünlüler, podyumdalar. Saçma salak yürümüyolar. Zevk alıyorlar. Hepsi kendi showunu yapıyor ve eğlenip gülüyorlar. Üstelik Bay Ford hepsini de bir bir açıklıyor.

Her zaman belli sınıfların daha üstün olması gerektiği kanısındayım. Eğer Coddington, Roitfeld, Sozzani, Wintour ve daha fazlası orada defilede sadece seçkin 100 kişiden biri olmaya hak kazanmışsa biz de ancak onları bir kaç ay sonra görmeye itilmişsek bence burada sakınca yok.Bu da böyle bir dipnot olsun. Ha çalışın didinin ayrıcalıklı olun. Ben bunu yapmaya gayret edebilirim. Değil ki Tom Ford showunu izleyebilmek için... Her şey için ....

Tüketim toplumunda, her an her şey elimizin altında. Düşünsenize geçtiğimiz haftalarda Milano ve Paris'ten bütün showları - birçoğunu- anında aktardım burada. Şu anda taze, hala konuşuluyor, ancak 3 ay sonra. Hayır!  unutulacak. Üstüne üstelik onların konuşulması gereken zaman bundan tam 8 ay sonra başlayacak -sözüm ona-. Ancak ne gerek var. Konuşulması için zaten her an yeni bir aksiyon ortaya atılacak.

Erkek kolleksiyonu için ise biraz bekleyebiliriz sanırım. Bir kaç sürpriz :)

3 Aralık 2010 Cuma

ARALIK AYI DERGİ KAPAKLARI !!!

Normalde ya da genelde diyeyim bu yazıyı Bir Kürkseverin Notları blogunun yazarı Coşkun Hürsel yazıyordu. Ama bu seferlik ben de böyle bir şey yazabilirim dedim ve yazdım. Nedir bu yazı, aralık ayında yayınlanan dergiler hakkında ufak ufak notlar. Bir dergi kolleksiyoncusu olaraktan bu ay benim için inanılmaz bir hazineydi. Çünkü alınması gereken dergiler bir hayli fazlaydı. Zaten konserdi, yılbaşı hediyesiydi, doğum günleriydi diyerekten darbe yemiş bütçe dergiler sayesinde dibe de vurdu.

O zaman dergilerin anası Vogue ile başlayalım. Ve ilk durak Atlantiğin öteki yakasında ülkenin ismiyle değil de editörünün ismiyle anılan Amerikan Edisyonuna. Vogue Anna. Tüm Vogue'ların içinde en az albeniye sahip olan ve kapak konusunda ucuz moda dergisi Elle'den farksız olan Vogue Amerika'nın bu ayki kapağında Angelina Jolie vardı. Hollywood yıldızları ile dergi sattıran Wintour son zamanlarda bence artık adamı hasta etmeye başladı. Dergide herhalde Grace Coddington gibi gerçek bir moda editörü yer almasa derginin ''moda sanatı'' ile yakından uzaktan ilişiği olmaz.

Gelelim O'nun içi boş olan bir diğer edisyona. Karşınızda British Vogue ! Kimi zaman model -Kate Moss- ya da celebrity'leri kapağa taşıyan bu edisyon Amerikan versiyonunun kapağı gibi. Kanımca bir diğer albenisi olmayan dergi. Bu seferki kapağında ise Harry Potter yıldızı Emma Watson yer alıyordu. Derginin kapğaında kasım ayında durması daha yakışı kalıcakken Alexandra Shulman onu aralık kapağında görmek istemiş. İşte Wintour ile tek farkları bu. Gerçi Aralık sayısı zaten kasım ortasında falan yayınlandı ? Tıpkı Amerikalı kardeşi gibi bu kapak da Mario Testino tarafından çekilmiş. British Vogue ayrıca ik ayrı kapakla basıldı. Kapakların tek farkı koskoca Vogue başlığının ve yazılarının renl farkıydı.

Bu ay merakla beklediğim dergilerden biri de Vogue'un Ispanyol edisyonu. Kapakta Penelope Cruz'u gördüğümden beri derginin Türkiye'de yayınlanmasını bekliyorum. Neyseki Paris Vogue gibi sadece boş boş editöryallere bakmayıp bir şeyler de okuyabilicem. Bilgilendiririm sizi de. Peter Lindbergh tarafından fotoğraflanan Cruz aslında moda dergisine pek de yakıştırmadığım şekilde yani sadece ''yüz görünümlü'' şekilde çekilmiş. En azından klişeleşmiş bir şekilde çıplak poz vermemiş.

Vogue Italia ve Paris Vogue. Biri modanın anası biri babası. Gelgegelim 35milyonu Vogue Italia'ya yatıracak kadar fashionisto ya da fashionmaniac değilim. Haftalarca en merak ettiğim 3 kapaktan biri olan derginin üstünde siyah bir Gisele Bündchen ve Preview S/S'11 yazısını görmek beni üzse de, internete düşecek editöryalleri 4 gözle bekliyorum.Ki bu yazıyı editlerken Kate Moss editöryalinin düştüğünü gördüm. Ayrıca görüldüğü üzere kapaklarda bir kararma var. Franca Sozzani'nin dahiyane moda anlayışı beni benden alsa da benim daimi favorim Fransız meslektaşı Carine Roitfeld.

Ona karşı olan sempatimi bir başka yazıya saklamak isterim anca şu an için ''Religion: Carine Roitfeld'' desem yeridir sanırım. Koltuğunu Masyıs ayı için Penelope Cruz'a devrettikten sonra Aralık / Ocak sayısı için de Tom Ford'la bir oldu. Roitfeld'in ''A Single Man'' sonrasında kendisine aşık olduğum Tom Ford ile ortaya çıkarttığı bu dergi benim için mücevher değerinde desem abartmış olmam sanırım. Kapak güzeli Daphne Groeneveld ise Lara Stone'un kopyası gibi. Birçokları gibi ben de ilk kapağı gördüğümde ''bir kez daha mı Lara Stone ?'' dedim. Kırmızının ve siyahın uyumu deri objelerle süslü bir salonda yan yana durmuş kan kırmızısı bir şarap ve bitter bir çikolata tadında. Nerdeyse kapak adamda afrodizyak etkisi yarattı diyeceğim yani. Neyse ayın 15inde gelicekmiş Türkiye'ye. 4 gözle bekliyoruz diyorum. Mert Alas & Marcus Pigott'a ise tebrikler.

Ve gelelim beni yayınlanmasından önce uykusuz bırakan, hatta rüyalarıma giren, ilk başlarda benim için sıradan bir dergi olan ancak daha sonra bir çeşit ''bağımlılığa'' dönüşen Vogue Türkiye kapağına. Ekim ayında yaratılan kapağıyla climaxe ulaşan dergi bu ay da bu başarıyı devam ettirmişe benziyor. Aslında hala ikilemdeyim ! Altın sarısı arkaplanı ve kıpkırmızı elbisesiyle oldukça itici gelebiliyor ilk görüşte, ancak dikkatli bakıldığında o altın sarısı ellerle ''vogue pozunu'' veren McQueen elbiseli Maryna Linchuk'u o elbiseyle başka bir planda düşünemiyorsunuz. Fahionspot başta olmak üzere bir çok forumda da beğenilen ve 4 ana Vogue dışında en beğenilen edisyon olarak lanse edilmesi de beni mutlu etti. Dergiyi ortaya çıkaran fikirleri, her ay bir tema üzerine kurulma fikrine tapıyorum. Zamansızlık kavramını, tüm dergilere temasını sattıran ''disco moda''sını başka kim Osmanlı Imparatorluğu ve Hürrem Sultan ile bir araya getirebilirdi ki ? Bravo Vogue ! Tuba Büyüküstün ve Hatice Arslan sonrasında Demet Evgar'ı bizlerle buluşturmaları ise harika. Geriye tek bir isim kalıyor. Muhteşem Caroline ile Wilma Eles. Gotik Givency ile sarışın bir Avrupalıyı dergide görmek keyif verici olurdu.

Bu ay sepetime iki dergi daha fazla eklettirmeme sebep olan editörlerden biri kapağına Sophie Ellis- Bextor'u diğer ise Tarkan'ı taşıdı. İlk olarak Elle ile başlayalım. Başlamadan önce şu notu belirteyim, kimse bana dergiye El dedirttiremez isterseniz bana kıro deyin onun ismi ELLEdir. Gelelim kapağa. Sen kalk 11 sene sonrasında adam akıllı bir kapak yapmaya çalış, her ne hikmetse Elle'nin baş patronu (Conde Nast'ı biliyorum ama sizinkini değil) bu sene bir erkeğin kapakta yer almasına karar vermiş. Komik değil mi ? Sırf Tarkan'ı kapak yapamayan ekip de yanına bir de yanına kız yerleştirmiş, ancak gelin görün ki kapak dahil hiç bir yerde canım modelin ismi geçmiyor. Varsa yoksa Tarkan ! Hani o süs mankeni olmuş. Tarkan'ın smokinine gelecek olursam ise klibi ''Öp Öp''de bile daha güzeldi. Tüm bu davranışlar biraz ''pathetic'' gibi geldi. Neyse. Son olarak belirtmem gerekirse o editöryalin içinde sarı rengimsi Miu Miu elbisenin yeri yoktu, zira ezberlendi, onun yerine başka bir şey giydirilebilinirdi kıza. Tarkan'ın ve kızın çırılçıplak banyoda yattığı görüntü ise hiç estetik değil, mesele Tarkan'ın kıllı falan olması değil. Biraz sanat biraz bakış açısı. İtiraf etmem gerekirse heyecanlanmıştım. Ama Elle fos çıktı. İlk kez aldığım dergi beni içerik açısından da tatmin etmedi ayrıca. Parama acıdım. Yaratıcılıktan yoksun bir kapak olmuş.

Gelelim Harper's Bazaar'a. Elle gibi pek de el emeği kapak hazırlamayan bu dergi de bu ay kapağa Sophie Ellis- Bextor'u taşıdı. Şarkıcının twitterından bu haberi öğrenmemiz iyi oldu, ama kapağı görünce hayal kırıklılığına uğradım, sen kalk 40 yılın başında böyle bir kapak fikri ortaya at, ama inanılmaz saçma bir görseli kapağa taşı. Her ne hikmetse HB'da bu sene böyle büyük bir ismi kapağa taşımaya kalkışmış. Akif Hakan Çelebi tarafından fotoğraflanan Bextor'un üstündeki Lanvin, styling ise Claudia Behnke tarafından gerçekleştirilmiş. Sophie Ellis'i daha sonra blogumda zaten konuk edeceğim ve o zamana kadar üşenmezsem editöryalleri de kapak ile beraber scan ederim. Evet scan ederim. Zira Harper's Bazaar'ın ne bir internet sitesi, ne güncellenen FaceBook sayfası ne de Twitter'ı var.
Editoryallerinde pek de hikaye yok, ancak stylingi beğendim ve enteresan olan diğer noktası ise kapak kızının ve kapak konusunun bir anda işlenmemiş olması. Yani Sophie'yi en güzel parti elbiseleri ve gece kıyafetleri içinde değil normal bir temada buluyoruz. Ancak dergiyi ve diğer editöryalleri beğendiğimi eklemeliyim. Bugune kadar kaçırmışım. Yalnız derginin neden editör sayfası yok ?

Vogue TR gibi Harper's Bazaar da Jagger kadınlarına yer vermiş. Ancak o sadece Georgia May Jager'ı seçmiş. Kasımda Vogue'da gördüğümüz Azra Akın'da bu HB'da. Garance Dore'un Türkiye seyahati ise yine dergide bulabileceklerinizden.

Volume 2 yolda.

14 Kasım 2010 Pazar

TOM FORD SPRING/ SUMMER 2011 COLLECTION PREVIEW

Hani o merakla beklenen kolleksiyon vardı ya ? Hani gizlice bir tanıtımı yapılmıştı. Fotoğrafçı yok. Blogger yok. Davetliler az sayıda. Modeller arasında Julianne Moore, Daphne Guiness, Karlie Kloss, Karen Elson, Chanel Iman ve Beyonce bile vardı hani ? Daha fazla bekleriz diye zannederken Vogue America December sayısına taşımış işte bunlar. Şık, elegan, seksi. Parisli kadın havası. Feminen, ama biraz da maskülen Biraz YSL ve 70ler.

TOM FORD RETURNS

24 Ağustos 2010 Salı

LEBRON JAMES FOR GQ // CHECK YOUR FALL / WINTER WARDROBE !

IFW'ye yakalştıkça modayla, modayla alakalı olan şeylere karşı ilgi daha da arttı elbette. American GQ Sept. Issue kapağını ve içinde yer alan LeBron James editöryalinipaylaşmak istedim. Aslında blogumda genelde böyle şeylere yer vermem, hayır ortada olağanüstü şeyler de yok ama , bilmiyorum işte, sanırım blogumda bundan sonra böyle ''hazır çorba'' kıvamında yazılar da bulabilirsiniz.

Neyse; sizler için de sonbahar / kış gardrobunuzu düzenlemek için ufak birkaç tüyo. İlk görsel, ki aynı zamanda kapak olarak kullanıldı, bizlere Vitrindeyiz'in sözlerini hatırlattı, evet yelekler çıkın dışarıya. Ralph Lauren'a ait olan bu parçalar, orta yaşlı erkekler için ''bundan iyisi şamda kayısı'' dedirtse de ben bile giyebilirim, o denli muhteşemler. İkinci görselde ise hırka LeBron James'a aitmiş. Neyse onu her yerde bulabiliriz (en azından benzerlerini) ama ya pembe Tom Ford gömleğe ne demeli ? Adamım ya ne yapsa ''perfecto''. Ve evet spor bir tarzda da kıravatlar takılmalı.


Şapkalar artık bizlerde de vaz geçilmez aksesuarlardan biri. Görünümü tekdüzelilkten kurtarmak için adeta sığınabileceğiniz bir liman. Baştan aşağı D&G'lara bürünen James en sevdiğim renkleri üstünde taşıyor, hepsi de bence ''wishlist''lik. Şapka 3. görselde de karşımıza çıkarken Bottega Veneta slim fit jean'e Dolce & Gabbana ekose gömlek / (oduncu deyin ya da ) ki benim favorim - eşlik ediyor.

5. görseldeki gömlek ve kazak. Tom Ford. Şimdi dağılabilirsiniz. (Yine bu kazaklar en favori modelim). Ölüp bittiğim görseli ise sona sakladım. Blazer, Nike; Jeans, Gucci; Kemer, Yves Saint Laurent ve gözlükler bir kez daha Tom Ford. Dandy look, chic bir guy daha başka ne ister ki. En baba markalar aynı görselde.


görseller gq.com 'dan alınmıştır.

18 Nisan 2010 Pazar

A SINGLE MAN (MOVIE AND OST)

16 Nisan itibariyle ülkemizde de vizyona girebilmiş- aynı zamanda (29.IFM Akbank Galalaları kısmında da gösterilen) ödül avcısı (-bknz. Venice Film Festival / Bafta Awards / Golden Globes & Academy Awards) bir ilk film olan Tom Ford imzalı ''A Single Man''.

Film; yaklaşık 15 yıllık sevgilisi Jim'i (Matthew Goodekay) kaybeden 52 yaşında bir İngiliz Edebiyatı Porfesörü olan George Falconer'in (Colin Firth) son günü üzerine kurulu. Sevgilisini kaybettikten sonra bir anlamda ölmek ve yaşamak arasında sıkışıp kalmış, hayatın anlamını sorgulamaya çalışan George'un en büyük desteği (ya da her neyse) ise en yakın arkadaşı eşinden ayrılan Charlie'dir (Julianne Moore).

Filmin yönetmeni ve aynı zamanda romandan (Cristopher Isherwood) sinemaya uyarlayan isim Tom Ford olunca, ortaya ne kadar estetik, stylish bişey çıkabileceği ise zaten tahmin edilebilir birşey. Tüm bu çekimler filan acaba eğer Tom Ford olmasaydı nasıl olurdu diye çok merak ettim. (Açıkçası hiçbir zaman başka bir film için bunu düşünmemiştim). İşin içine 60 yıllar girince stil ikonu kavramı da birden bire ortaya çıkıyo. George'un giydiği o muhteşem kostümler hepsi de Tom Ford Menswear ürünü ve kesinlikle muhteşemler. Peki ya Charlie'nin saçlarına ne demeli ! Ohh Charlie/ Julianne Moore demişken, keşke filmde onu biraz daha uzun izleyebilme imkanımız olsaydı :)

Filmin teması kaybedilen bir aşk, hayatı sorgulama, anı yaşama felsefesi üzerine kurulmuş olsa dahi, alt metin olarak (en azından görüntülerle) bir dönemi de biraz daha yakından tanıma fırsatı bulabiliyoruz.. Kıyafetlerden, saçalara, makyajalra, Aldous Huxley ve Truman Capote romanlarına göndermeler, bardaki gece hayatı ve üniversite yaşamı, arabalar ve banliyo ...

Filmin müziklerine gelicek olursak ise 19 şarkıdan oluşan dört dörtlük bir soundtarck albümü ile karşı karşıyayız. Abel Korzeniowksi imzalı mzüiklerin (Golden Globe & Sn Diego Film Critics Nominee) yanı sıra dönemin parlak ismlerinden olan Etta James ve Booker T. & the M.G.'s de filmde/ albümde şarkılarıyla var olan isimlerden. Özellikle Green Onions şarkısı eşilğinde Charlie ve George dansı filmden akılda kalan güzel ve eğlenceli sahnelerdendi.

Carpe Diem / Seize the Day ile yola çıkmış hikaye bence ''must see'' bir movie olaraktan en yakın sinemaya gidilip seyredilmesi gereken bir filmdir. Filmden çıktıktan sonra siz de bir Tom Ford kostümüne sahip olmak, soundtrack albümünü anında edinebilmek veyahutta saçlarınızı Julianne gibi yaptırmak isteyebilirsiniz =)

A SINGLE MAN

8 Mart 2010 Pazartesi

ACADEMY AWARDS // THE SHOW ITSELF


İkinci kez canlı canlı izlediğim 2010 Oscar ödülleri bana kalırsa geçtiğimiz seneye göre daha az eğlenceli ve daha az heyecanlı geçti. Sektörü elimden geldiğince takip etmeye çalışsam bile, şu isim ödülü almalı ya da bu kesinlikle alır gibi tahminlerde bulunamayan ben bile artık hangi ödülün kime gidebiliceğini biliyodum nerdeyse. Yine de işim gücüm yokmuş (ki gerçekten de yoktu :p) gibi saat gece 11den sabah 7ye kadar NTV ve CNBC-E karşısına çakıldım kaldım.

Büyük açılış How I Met Your Mother ?? yıldızı Neil Patric Harris'in ufak bir müzikal showuyla başladı ve Alec Baldwin ile Steve Martin'in gökten yere inmeleriyle devam etti. Hayli eğlenceli başlayan show gecenin en büyük 4 ödülü dağıtılana kadar oldukça sıradan geçti. Bir tek sokak dansı temalı Oscar'ın Müzik Kategorisinin tanıtımı eğlenceli sayılabilirdi.

Mery Streep'in 16. adaylığı ise gecede herkesin ağzına sakız olmuştu. Ama aptal saptal espiriler olmaması çok iyiydi. Genelde kısa kesilen konuşmalar ise iş Jeff Bridges, Christopher Waltz, Mo'Nique, Sandra Bullock ve Kathryn Bigelow'a gelince biraz gevşedi sanki.

Gecede ödül taktim edenler arasında Tom Ford ve Sarah Jessica Parker, Jennifer Lopez ve Sam Worthington, Zoe Saldana ve Carey Mulligan en eğlenceli çiftlerdendi. Elbette ödülü taktim eden Kate Winslet'ın o muhteşem aksanı da güme gitmemeli :p Bu arada iki senedir oyuncu kategorilerinde değişikliğe giden Academy bu sene de sahneye rol arkadaşarını vs. çağırarak onları taktim etmelerini istedi.

En İyi Makyaj kategorisini taktim etmek üzere sahneye gelen Ben Stiller ise herhalde tüm zamanalrın en iyisiydi. Sahnede bi Avatar !!
İşte böyleee. Biraz sıkıcı, biraz eğlenceli, sürprizli, sürprizsiz, tuhaf ... Ama kesin bişey var ki Mo'Nique, Sandra Bullock ve Kathryn Bigelow hayatım boyunca aklımdan çıkmayacaklar.

By the way ! Meryl Streep you're such a good kisser :P Geçen seneki Kate Winslet repliğinin yeni rakibi :P