Anna Wintour etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anna Wintour etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2013 Pazar

PYGMALION EFFECT

Bugünlerde ne Amerikan Vogue'dan ne de Nicole Kidman'dan en basit tabirle dudak uçuklatıcı ve baş döndürücü işler görmek pek mümkün olmuyor. Tıpkı bir süs bebeği misali Cannes halılarında parlayan Kidman gibi US Vogue da tüm çirkinlikleri yok edip toz pembe hayatları paketlemeye devam ediyor. Ya da this is what fashion/ glam is.

Aşağıdaki Kidman kareleri belki yılların geçmesinden ötürü oldukça ikonik. Yine de yıllar ne kadar geçse de Wintour'ın Katy Perry ve Kate Upton prodüksiyonlarının bu kadar ses getireceğini düşünmüyorum.
Irving Penn'in 2009 yılında hayatını kaybetmeden 5 yıl evvel çekmiş olduğu bu kareler büyük ihtimalle "The Stepford Wives" şerefine yayımlanmıştır dergide. Yani Kidman'ın kariyerindeki en parlak filmlerden olan "Moulin Rouge", "The Hours" ve "Dogville"den hemen sonra. Tam da düşüşe başlarken.
"Paperboy"daki mükemmel Pamela Anderson portesinden sonra "Hemingway & Gellhorn"la sanki eski saygınlığını geri getirmeye çalışan "Stoker" ve "Grace of Monaco" günlerinde Kidman bu karelerde Grace Kelly kadar zarif, yağlı boya tablolarındaki kadın figürler gibi gerçek üstü bir güzellikte poz veriyor. Nicole burada Nicole Kidman değil bir oyuncu. Rolü modellik olan bir oyuncu.
Kareler zarafetin fotoğraf dünyasındaki karşılığı olurken couture kıyafetlerin her biri Kidman'ı farklı bir karakter olarak yorumluyor. Son zamanlarda Hollywood yıldızlarının artık eskisi kadar dergi sattıramadığı sürekli yazılmaya başlanan bir gerçek. Belki de kimsenin kullandıkları isimleri farklı açıdan yorumlamadıklarındandır asıl nedeni. 5 yıldızlı otellerin lobileri röportaj mekanı olarak seçilirken ortaya çıkan yazılar aktrislerin glamorus hayatlarını bizlerle paylaşmaktan başka bir şey yapmıyor. Üstelik tabloidler çirkinliklerini gizlemekten korkmazken bu yalan dünyaların bizlere yedirmeye çalıştığı gerçeklik oyununa artık pek kimse düşmüyor gibi. 
Bu arada kapakta hiç spot olmaması da ayrı bir şaşırtan nokta. Modeller henüz Vogue kapaklarını terk etmeden önce yayımlanan bu sayılarda tek derdin pazarlama stratejileri olmadığı ve pure artsy işler ortaya çıkarmanın heyecan verici olarak düşünüldüğü son Vogue kapaklarından birkaçı. 
Ne Sienna Miller, ne Kate Moss (evet Moss) ne de Lady GaGa'lı 125. yıl temalı September Issue'ların hiçbiri yaz habercisi bu mayıs kapağı kadar görkemli, minimal chic olmayı başaramamıştır sanırım. Keramet Kidman'da mı Penn'de mi bilinmez ama yayımlanmasından tam 9 yıl sonra karşılaştığım bu işler her açıdan tam bir "the ultimate muse"
"Costume Drama" demişken geçtiğimiz sene de "Downton Abbey" vesilesiyle Katie Grand ve Love sonbahar/ kış sayılarının tamamını bu temaya ayırıp dizinin tüm castını dergide toplamışlardı.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

AMERICAN SOCIETY OF MAGAZINE EDITORS ÖDÜLLERİ

Dergilerle bu kadar haşır neşirken ASME- American Society of Magazine Editors'un ödülleri hakkında burada konuşmamak ayıp olurdu. Amerikan dergi editörlerinin yarışmaya soktuğu kapaklar ise 2 0cak 2012-31 Aralık 2012 arasında yayımlanan dergilere ait. Geçtiğimiz perşembe akşamı dağıtılan ödüllerin bence şaşırtıcı anları da bir hayli fazla. 


Yılın kapağı "City and the Storm" tagline'ı ile gerçek bir fotoğrafçılık başarısını kapağa taşıyan New York'un. Finalistler arasında yılın en tartışma yaratan kapaklarından (yani, ben listeyi şurada yapmıştım katılmak sizin elinizde) Time'ın göğüs emzirmeli kapağı ve Amerikan Harper's Bazaar'ın re-launched sayısı olan Mart 2012 de yer alıyor. Terry Richardson lensinden Gwyneth Paltrow. Ayrıca şurada New York'u ben de "yılın kapağı" olarak seçmiştim.
Yılın LifeStyle kapağı da yine New York'un. Ağustos 6-13 sayısının kapak spotu Sex ve birbirlerine değen iki harika dudak. Kiss me tender. Ten uyumu denen o hadise ve şehvet sonuna kadar hissediliyor.
Yılın Entertainment ve Celebrity kapağı da tıpkı Spor dalında (Williams kardeşler) olduğu gibi The New York Times Magazine'in. 23 Aralık 2012 sayılı derginin kapağı Jerry Seinfeld. Lifestyle kapaklarının diğer adayları ise yine Time'ın meşhur kapağı ve Lady GaGa'lı Vanity Fair. Moda ve güzellik konusunda ipi göğüsleyen ise Harper's Bazaar'ın Mart 2012 sayısı. Şuradan da benim seçtiğim moda dergi kapaklarına göz atabilirsiniz.
Ödüllerin şaşırtıcı yanı ise "Best Obama Cover" adlı bir kategorinin olması. Ki burada kazanan yaşlı Obama ile Bloomberg Business. Moda ve Güzellik dalında Kate Moss'un Steven Klein ile ortaklığından doğan W Mart sayısının ödülü Bazaar' kaptırması da ayrı bir olay tabii. Yeri gelmişken diğer adaylık da Niki Minaj'ın kapak olduğu New York.

National Geographic General Excellence in Print (News, Sports and Entertainment Magazines), Photography, Tablet Magazine and Multimedia ile ödüllendirilirken Vogue, moda dergiciliğinde Martha Stewart Living ise LifeStyle dalında General Excellence in Print ile emeklerinin karşılığını almış oluyor. Yüzü gülen bir diğer yayın da müzik konusunda elimiz ayağımız olan Pitchfork. Elbette General Excellence in Digital dalında.

Tüm törenin en çarpıcı cümlesi ise Anna Wintour'dan geliyor. Eli boş dönenleri teselli eden Wintour: "25 sene bekleyin siz de ödül kazanırsınız" demiş. Yorumsuz.

Aday olan diğer kapaklara, hatta sayfalara ve konulara yani diğer tüm kategorilere göz atmak için http://pinterest.com/asme1963/

22 Ekim 2011 Cumartesi

INCREDIBLE MR BILL CUNNINGHAM

Dışarı çıkıp ''Contagion'' mu yoksa romantik-komedi mi diye evde vakit öldürürken daha önce indirdiğim ''Bill Cunnigham: New York''u seçip de cuma gecesini neşelendirebileceğim aklımın ucundan geçmezdi. İçinde sırf Anna Wintour var diye bir senedir torrentte peşine düştüğüm filmi sonunda izlemek ise bana büyük bir haz ve daha da ötesi ilham verdi diyebilirim. Sonuç olarak tıpkı Dolan'ın ''Good Neighbours''u -en azından bana- pazarlamış olduğu gibi Wintour'un da aynı görevde bulunmuş olduğunu anladım.

Bir bisiklet -ki tüm New York'u arşınladığı bisikletleri 28 kere çalınmış, filmde göreceğiniz olan 29.- fotoğraf makinesi ve New York sokakları, akşam olunca ise partyler. Öte yandan tüm yaşamını tevazu ve alçak gönüllülük gibi kodlar üzerine kuran bir adam. Üstelik bahsetmiş olduğum adam dünyanın en bilindik ve işinin ehli fotoğraf sanatçılarından biri. İki iş yaptı diye havalanan yeni yetme gençlerin sadece iş anlamında değil, ''hayat felsefesi'' - ki bu kelimeyi kullanmaktan pek hoşlanmasam da- anlamında da öğrenmeleri gereken çok şey var bence. Here is the talented Mr Bill Cunningham.

Filmde onun için ''he photograped the real life'' deniyor. Podyumlardan fazla hoşlanmıyor ve gerçek modanın da sokaklarda olduğunu göstermeye çalışıyor. Tabi bunlara ek olarak fotoğrafladığı isimlere de dikkat ediyor. Mesela New York Times için moda fotoğrafçılığı yapan Cunnigham Paris'te defile çıkışında tüm papparazzilerin peşinden koştuğu Catherine Deneuve'ye burun kıvırıyor. ''Ben papparazzi değilim, kıyafet çekerim'' diyor. Yani -aslında kadınlara da değil- kıyafetlere aşık biri. Büyük ihtimalle Deneuve o anda zaten üstünde dünyadaki en güzel ve özel Dior parçasını taşıyo olsaydı bile Cunningham onu yine fotoğraflamazdı. Neden mi ? Kıyafetin değerini bilip de ona para sayan insanlar kendisine göre asıl fotoğraflanması gerekenler bir anlamda; çünkü hepsi de ''real sense of style'' kavramının farkındalar, çünkü ünlülere kıyafetler genelde PR firmaları tarafından giyilmesi için gönderilir. Oscar'larda bile ünlülerin hemen hemen hepsi giymiş oldukları muhteşem couture kıyafeleri showdan hemen sonra iade edecekleri için hayıflanırlar. Tüm zamanların en iyi stil ikonu Anna Piaggi'den de övgüyle söz ediyor bu arada. ''Poet of clothes, and the real good one''.

Kendisi aynı zamanda bizim Ali Rıza Bey gibi moral code'ları fazlaca güçlü olan biri. Zorlama ve sinir bozucu olma konusunda teşbih yapacak olursam hata olabilir ancak. Partylerde çalışırken kendisine ikram edilen yiyecekleri ve içecekleri geri çeviriyo, fotoğraf çekmesi için çağrıldığı eventlere ise ünlü insanlar varsa pek gitmiyor, daha fazla hayır amaçlı düzenlenen toplantılara ve davetlileri tanımadığı yerleri seçiyo.

Yaşadığı yer Carneige Hall'da - ki zamanında dünyanın en ünlü Hollywood yıldızları ve sanatçıları da ikamet etmiş-  ufacık stüdyo bir daire moda dergileri ve 50lerden bu yana oluşturmuş olduğu fotoğraf arşivi mevcut, kimine göre fotoğrafçılık ve modanın 50lerin ve döneminin tek gerçek arşivi Cunningham'ın elinde. Yemek yemek için mutfak yok, banyo yok. Kıyafetleri hiç yok. Üstelik hiçbirini de takmıyor. Fotoğrafçılık onun için meslek ya da para kazanma aracı değil, adeta tutku. Yemiyo, içmiyo, hatta müzik bile dinlemeden fotoğraf çekiyor, 80lerin başında çalışmış olduğu Details ve Conde Nast patronu Newhouse'dan gelen çekleri yırtıyo çünkü ona göre para almadığı zaman yapacağı işlerde karışılma gibi bir derdi olmayacağından daha özgür davranabilecek. Aynı zamanda para onun için ucuz ancak özgürlük pahalı olan kavramlar. Tüm bunların yanı sıra her şeyin sadesinden yana, belli ki kıyafetlerin değil (çektikleri söz konusu olunca elbette). Ucuz olan her zaman güzeldir diyo, Paris'te içmiş olduğu kahveleri değil de New York'un sıradan cafelerinden aldığı en ucuz kahvelerin tadına daha iyi varıyor. Giymiş olduğu mavi gömleği ise market tarzı bir yerden, hatta sokakta çalışan temizlik görevlileriyle aynı gömlekten. ''Fotoğraf makinem sürekli giydiklerimi yırtıyor' diyo, sonuç olarak fazla para vermeye ne gerek var hatta Fransız kültür bakanından Officier de l'ordre des Arts et des Lettres nişanının aldığında bile üstünde aynı gömlek var. Belki de bu yüzden de podyumlardan daha fazla sokağı ve realieti seviyor.

Ona ilk kez fotoğraf makinesi hediye eden bir üstadı ise makineyi bir kalem ve not defteri gibi taşıması gerektiğini söylüyor, şirkette kendi odasından yan odaya geçerken bile boynundan çıkmıyor, kendi adına verilen davetlerde fotoğraf çekmeye devam ediyor.

Özel hayatına gelecek olursak ise tam bir kapalı kutu. Yakın arkadaşları bile onun hakkında pek fazla bir şey bilmiyor, gerçek sosyete ile beraberken inanılmaz rahat olmasını onun da sosyeteden gelmiş olabileceğine bağlasalar da o işçi sınıfı bir aileden geldiğini söylüyor, hayatı boyunca hiç aşkı tatmamış bir adam olan Cunningham küçüklüğünde kiliseye kadınların şapkasını bakmaya gitse de büyüdüğünde nedenlerin farklılaştığını söylüyor, ayrıca ruhun ihtiyacı olduğu müziği de pazar sabahları gittiği kilisiede karşılıyor. Sosyete ya da içşi sınıfı, transeksüel ya da Hollywood yıldıız Cunningham herkese eşit ilgi ve saygı göstermeyi de biliyor. Kesinlikle hümanist.

''Paris is the education for eyes'' diyor orda izlediği haute couture showlardan sonra, en iyi şeyler ne de olsa oradan çıkma. New York Times için olduştrudğu sayfa ise Vogue editöryallerinden farksız. Yaratıcı insanları her hafta farklı / aynı tema içinde bir araya getirmek. Düşük bel pantalonlar, çöp torbası kıvamında paltolar, siyah, ince belli erkekler, bacaklar bu temalardan bir kaçı. Sabahtan akşama kadar Avenue köşelerinde onları çekip her pazar son dakikaya kadar sayfayı tamamlamaya çalışıyor.

Tıpkı ''The September Issue''nun sadece Anna Wintour değil de Grace Coddington'un da üzerine kurulmuş olduğu gibi bunda da Editta Sherman'ın da hayatına göz atmış bulunabiliyoruz. Hayatının 2 asırdan fazlasını Carnegie Hall'da geçirmiş olan fotoğrafçıya ''The Dutchess of Carnegie Hall'' lakabı da verilmiş. Tüm Hollywood yıldızlarından Andy Warhol'a kadar gelmiş geçmiş en ikonik isimleri fotoğraflamış olan Sherman aynı zamanda Cunningham'ın hem yakın dostlarından hem de 50lerde onun şapkalar tasarladığı günlerden beri en sıkı ve yakın takipçisi / destekçisi.

Bu arada googleyaıp Carnegie Hall'un tarihini okumanızı da şiddetle tavsiye ediyorum. İlham verme ya da sizlerde en azından bende uyandırmış olduğu his ''The Beat Hotel'' ve ''Hotel Chelsa'' ile aynı.

Sonuç olarak he is a real muse ve god of the street style photographing.

9 Ekim 2011 Pazar

THE KANYE STYLE !

Anlaşılan ben her işi yaparımcılar sadece ülkem topraklarından çıkmıyor. Moda dünyasının içindeyim, iki Anna'yla da yakın arkadaşım, giyinmeyi biliyorum, stylish profilim var demek ''tasarımcı'' olmak için yetmiyormuş. Belli ki Kanye West, yurdum moda bloggerlarının biolarını çok okumuş ''editor, singer, stylist, designer, bla bla bla''.

MTV Sahnesinde yaptığı Taylor Swift çıkışından sonra iyicene star olan West moda dünyasında da Givenchy'nin kadın koleksiyonundan bir parçayı sırtına atıp Anna dello Russo onun şarkılarını kendi videolarında kullandıktan sonra bir anda it-boy olup çıktı.

Gençtir, heves etmiş. West bu sezon sadece front-row'dan defileleri izleyip style.com için Tim Blanks'le video röportajlar yapmadı. Ülkesinde, New York Fashion Week'te ya da ''new-comer''lara daha fazla açık olan Londra Fashion Week yerine modanın merkezinde Paris'in yoğun takviminde kendine yer açtı. Bunu yapması yetmiyormuş gibi tıpkı Hakaan gibi front-row'a en cool insanları çağırmayı başarıp podyumda en ünlü modelleri yürüttü. Hadi Kanye ünlü, cool ve çevresi geniş. Yine de ''money talks bebeğim''. Anja Rubik'in açtığı showu Chanel Iman kapattı. Karlie Kloss, Eniko Mihalik, Jourdann ve Abbey Lee de diğer modellerdendi. Azzedine Alaia, Dsquared2 kardeşler ve Olsen ikizleri de defilenin en hip konuklarından.
Defileden en beğendiğim 3 look.

Ancak belli ki konu Anna Wintour olunca o sadece kendi cebini doldurmanın peşinde ! Nasıl mı ? Defile sonrasında Wintour'dan birkaç kelime etmesi söylenince ''başkasına sorun'' diye cevap vermiş. Belli ki sevdiği ünlüler arasında yer alan West'in show'undan pek de memnun ayrılmamış, ancak buz kraliçesi karakterinden soyunup onu kırmak da istememiş, zaten gelecek sezonun editöryallerinde kendisine yer vermese biraz geç de olsa Wintour'un gerçek cevabını öğrenmiş olacağız.

Sezonun en fazla beklenen defilesi Alexander McQueen showuna giden Anna Dello Russo ise kıyafetini Kanye West'ten seçmiş. Showlara giderken genelde o sezonun en kilit kıyafetlerini seçen ve bir şekilde hem kendi hem de moda evlerinin PRını yapan Russo kanımca West'e bir jest yapmamıştır. Bunu bilen West büyük ihtimal bin rica bunu ondan istemiştir. Bundan sonraki diğer adım ise müzik dünyasındaki dostlarından kendi kıyafetlerini giyilmesini istemek olacaktır büyük ihtimal.
solda defilede Eniko Mihalik. Sağda ise Kanye West giyen Anna dello Russo.

Gelelim koleksiyona. Genellikle yeni ''tasarımcıların'' işlerini style.com'da görmesek bile West'in parçaları da defile biter bitmez hemen sitedeydi. Defileden önce beklediğim şey klasik Amerikan hip-hop & r&b / urban tarzıyla karşılaşmak olmuştu, ancak ortaya çıkan bu değildi. Rihanna ya da Beyonce gibi isimlerin ödül törenlerine giderken giyebilmesi için yapılmış gece kıyafetlerinden de yoksun üstelik. En önemlisi ise moda yazarlarının sevmiş olduğu klasik moda dilinden oluşturulmamış bir koleksiyon olmuş; demek istediğim ''ilhamını 60lardan almış, ilhamını sokaktan almış'' ile özetlenebilecek işler değil, bunun ötesinde göze batan bir diğer özellik kanımca kıyafetlerin birbirinin devamı olmamış olması bir diğer deyişle bütünlük yok. Sanki West masa başına oturup -eğer eskizleri kendi çizdiyse- aklına gelen birbirinden alakasız fikirleri bir araya getirmiş.

Deriler hatta kürklerin bile olduğu ilkbahar / yaz koleksiyonunda Balmain / Zadig & Voltaire'in rock chic tarzı, Balmain'in disko topları ve Hakaan'ın beyaz tulumları ve Herve Leger'nin vücudu streç filmle saran kıyafetleri izlerine de rastlanabilir.

This is how Kanye West sees Fashion but appearently West won't be the new Victoria Beckham.

images via style.com

8 Temmuz 2011 Cuma

COUTURE TAKES THE CONTROL

Yılda iki kez düzenlenen Paris Couture Week de sonlandı. Pret-a-Porter aksine modanın sanatsal tarafının konuşulduğu haftada tasarımcılar her zamanki gibi hayal gücünü çalıştırıp, uzun saatler çalışıp parmaklarını yorup gözlerini köreltmiştir. E ne de olsa sanatsal ürünler pek de kolay çıkmaz ortaya. 
ALEXIS MABILLE
Hayvansal desenler, Afrikalı tribal efektler, kürkler, kaplanlar ve masal diyarından bir Peter Pan. Sanki Tinkerbell ile Afrika'da Safari yolculuğuna çıkmış gibi.

ARMANI PRIVE
Armani showunda ''Flappers strikes back''. Geçtiğimiz sezonki neon elbiselerin aksine bu sefer saten kumaşlar ve rengarenk desenli uzak doğu detayları ile smokinlerle podyumları fethetmiş. Dikkat çeken asıl nokta ise şapkalar. Geçtiğimiz baharda gerçekleşen Kraliyet düğünü ile tekrardan gündeme gelen şapka modası furyasından Armani de etkilenmiş gibi.

BOUCHRA JARRAR
Kadın kadın gibi, erkek erkek gibi giyinsin demiyorum, androjen modasının her zamankinden daha revaçta olduğunu biliyoruz. Kadınlar şimdilerde 20lerin Jazz Age'inden, Hemingway'in romanlarından fırlamış gibiler. Ancak benim oyum her zaman için kadınların smokin tarzında seksi görünmelerinden değil, zarif couturelar içinde süzülmelerinden yana. Üstelik Bocuhra'nın bu kolleksiyonu da pret-a-porter'dan farksız.

CHANEL
2011/12 kışı için çizmiş olduğu gotik ve karanlık profili couture'da da devam ettirmiş. Aslına bakarsanız ilk defa Chanel'den çıkmış bi' şeyi beğenmedim, belki de artık tweed ve sanki Anna Wintour için oluşturlmuş kıyafetlerden gına geldi. Deniz kızı modasından hoşlananlara da Lagerfeld sürpriz yapmış. Ufak da bir not düşmek gerekirse defileden hemen sonra Anna Wintour, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından modaya yaptığı üstün katkılar nedeniyle Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırıldı. Wintour ise törene aynı gün podyumda sergilenen Chanel ile katıldı.

CHRISTIAN DIOR
Dior özeldir, çünkü John Galliano hikayesini sadece kıyafetlerle anlatmaz, podyumda modellerin akışıyla da teatral bir gösteri sunar. Ancak bu sefer Galliano yoktu. Hatta Gallianosuz ilk Dior showu da denilebilirdi. Cıvıl cıvıl mini- maxi- dresslerle göz doldursa da Galliano'nun yaratmış olduğu ağırlık ve büyü yoktu. Sanki mezuniyet baloları için dikilmiş Tuvana Büyükçınar elbiseleri kadar basit ve sıradanlar hepsi de. Kanımca sadece birkaç gerçek couture parçadan oluşan kreasyonun geri kalanı ise Etro'nun bahar kolleksiyonu için hazırladığı uç uç tülden yapılmış maxi dresslere andırıyordu. Şapkalar ise bir kez daha baş rolde. İmza Stephen Jones.

ELIE SAAB
Couture showlarda dikkat edilmesi gereken show varsa o da Elie Saabdır. Çünkü bir sonraki couture showları gerçekleşene kadar- ki bu da Oscar'lara denk gelir, sene içinde gerçekleşen, - yani Oscar dışında bütün ödül törenlerinde en az 3 kişi Saabı tercih eder. Arap abartısı, fantazi şıklığı, Ebru Gündeş ve Jennifer Lopez kırması. Genellikle sade ve pudra renklerinde, ama kesin olan bir şey varsa kim giyerse giysin onun adı hep en şıklar listesinde geçer. Pudraların arasına ise bu sefer gri/ mavi/ beyaz karşımı su gibi akan elbiseler de eklenmiş. Avizeden asılan taş gibi, ya da tavandan sarkan tül gibi.  

GIVENCHY
Şapka çıkarılması gereken bir adam varsa o da Ricardo Tisci'dir. Her ne kadar son bir kaç couture kreasyonunda birbirinin benzeri / devamı şekilde işlerle karşımıza çıksa da uzun süreçli el emeği gerektiren bol işlemeli elbiselerle bence hepimizin ağzını açıkta bırakmıştır. Hem seksi, hem vahşi, hem nazik, hem de ilgi çekici. Carine Roitfeld de elbiselerden birini geçtiğimiz gün katıldığı davette giyindi bile. McQueen in couture gibi.

JEAN PAUL GAULTIER
Geçtiğimiz sezon androjen Andrej Pejic'i kadın gibi giydirerek defileye çıkartan Gaultier bu sefer pek de onun kadar androjen olmayan erkek modelleri de yürütmüş. Ancak sıra zaten kıyafetlere gelince onlar açıkçası oldukça da erkeksiydi, hem de fazlasıyla sert mizaçlı olanından.

VALENTINO
Chanel Anna'nın, Givency Carine'in, Valentino ise Franca'nın. Tüller, transparanlar rol çalma peşinde.
images via style.com

25 Mart 2011 Cuma

YÜKSELEN TREND : UZAKDOĞU

Teknolojiyle kanımıza giren Uzak Doğu; Çin’deki akıl almaz işçi sayısı, Japonya’dan hızına yetişilemez teknolojik gelişmeler… Kimine göre uzak doğu çoktan dünyayı yönetmeye başlayan süper güç haline geldi bile. Kimine göre ise fitil ateşlendi, ancak biraz daha zaman var.  Ancak tartışılamaz bir gerçek var ki uzak doğu kültürü dört bir yandan bizleri sarmaya başladı bile. Belki çok yakın zamanda Bollywood’dan sonra bir de Harajukuwood filmleri izlemeye başlayabiliriz, ya da yeni Lady GaGa Amerika’dan değil Honk-Kong’dan çıkabilir ?
Tüm bu önermeler bir kenara moda dünyası uzak-doğu’nun çekimi altına çoktan girdi bile. Trendin en büyük destekçilerinden ilki American Vogue’un Aralık 2010 sayısındaki”Asia Major” editöryaliydi . Efsanevi kızıl editör Grace Coddington‘un Uzak doğulu modellerle hazırlanan bu hikayesinden sonra Anna Wintour da katıldığı davetlerde firmaların Çinli temsilcileriyle pek bir haşır neşirdi.
Kendini hissettiren bu trende ”quartetly published” alternative dergimiz de destek çıkmasaydı olmazdı. (Ki büyük ihtimalle onlar bu dergiyi çok daha önceden hazırlmaya başlamışlardı bile.) Halen bulup okuyabileceğiniz ”Trendsetter” dergisinin Kış 2011sayısında ise Japonya’ya selam var ! Derginin editöryallerinde bu kültüre göndermeler, Japon sanatçılar, Tokyo Moda Haftası ve Harajuku Style hakkında çok şey bulabilirsiniz.
Alternative ve yeni isimlere açık olan New York Moda Haftası‘nda tasarımlarını sergileyen bir çok modacı ise yine uzak doğudan .. Philip Lim, Alexander Wang, Anna Sui, Derek Lam bunlardan sadece birkaçı. Marc Jacobs ise 2011 ilk bahar / yaz sezonu için yine ilhamını uzak doğudan aldı ve Louis Vuitton için hazırladığı kıyafetler moda dergilerinin kapaklarına taşındı.
Ve Fransız Moda Haftası‘nda tasarımlarını sergileyen Hüseyin Çağlayan‘ın 2 sezondur (2011 S/S – F/W 2100/2012) etkilendiği imgeler ise Japonya’dan; ”Kaikou” (open country) ve ”Sakoku” (closed country / cultural isolation) .
soldaki ilk bahar / yaz ; sağdaki sonbahar / kış
images via; models.com, style.com, google images

3 Aralık 2010 Cuma

ARALIK AYI DERGİ KAPAKLARI !!!

Normalde ya da genelde diyeyim bu yazıyı Bir Kürkseverin Notları blogunun yazarı Coşkun Hürsel yazıyordu. Ama bu seferlik ben de böyle bir şey yazabilirim dedim ve yazdım. Nedir bu yazı, aralık ayında yayınlanan dergiler hakkında ufak ufak notlar. Bir dergi kolleksiyoncusu olaraktan bu ay benim için inanılmaz bir hazineydi. Çünkü alınması gereken dergiler bir hayli fazlaydı. Zaten konserdi, yılbaşı hediyesiydi, doğum günleriydi diyerekten darbe yemiş bütçe dergiler sayesinde dibe de vurdu.

O zaman dergilerin anası Vogue ile başlayalım. Ve ilk durak Atlantiğin öteki yakasında ülkenin ismiyle değil de editörünün ismiyle anılan Amerikan Edisyonuna. Vogue Anna. Tüm Vogue'ların içinde en az albeniye sahip olan ve kapak konusunda ucuz moda dergisi Elle'den farksız olan Vogue Amerika'nın bu ayki kapağında Angelina Jolie vardı. Hollywood yıldızları ile dergi sattıran Wintour son zamanlarda bence artık adamı hasta etmeye başladı. Dergide herhalde Grace Coddington gibi gerçek bir moda editörü yer almasa derginin ''moda sanatı'' ile yakından uzaktan ilişiği olmaz.

Gelelim O'nun içi boş olan bir diğer edisyona. Karşınızda British Vogue ! Kimi zaman model -Kate Moss- ya da celebrity'leri kapağa taşıyan bu edisyon Amerikan versiyonunun kapağı gibi. Kanımca bir diğer albenisi olmayan dergi. Bu seferki kapağında ise Harry Potter yıldızı Emma Watson yer alıyordu. Derginin kapğaında kasım ayında durması daha yakışı kalıcakken Alexandra Shulman onu aralık kapağında görmek istemiş. İşte Wintour ile tek farkları bu. Gerçi Aralık sayısı zaten kasım ortasında falan yayınlandı ? Tıpkı Amerikalı kardeşi gibi bu kapak da Mario Testino tarafından çekilmiş. British Vogue ayrıca ik ayrı kapakla basıldı. Kapakların tek farkı koskoca Vogue başlığının ve yazılarının renl farkıydı.

Bu ay merakla beklediğim dergilerden biri de Vogue'un Ispanyol edisyonu. Kapakta Penelope Cruz'u gördüğümden beri derginin Türkiye'de yayınlanmasını bekliyorum. Neyseki Paris Vogue gibi sadece boş boş editöryallere bakmayıp bir şeyler de okuyabilicem. Bilgilendiririm sizi de. Peter Lindbergh tarafından fotoğraflanan Cruz aslında moda dergisine pek de yakıştırmadığım şekilde yani sadece ''yüz görünümlü'' şekilde çekilmiş. En azından klişeleşmiş bir şekilde çıplak poz vermemiş.

Vogue Italia ve Paris Vogue. Biri modanın anası biri babası. Gelgegelim 35milyonu Vogue Italia'ya yatıracak kadar fashionisto ya da fashionmaniac değilim. Haftalarca en merak ettiğim 3 kapaktan biri olan derginin üstünde siyah bir Gisele Bündchen ve Preview S/S'11 yazısını görmek beni üzse de, internete düşecek editöryalleri 4 gözle bekliyorum.Ki bu yazıyı editlerken Kate Moss editöryalinin düştüğünü gördüm. Ayrıca görüldüğü üzere kapaklarda bir kararma var. Franca Sozzani'nin dahiyane moda anlayışı beni benden alsa da benim daimi favorim Fransız meslektaşı Carine Roitfeld.

Ona karşı olan sempatimi bir başka yazıya saklamak isterim anca şu an için ''Religion: Carine Roitfeld'' desem yeridir sanırım. Koltuğunu Masyıs ayı için Penelope Cruz'a devrettikten sonra Aralık / Ocak sayısı için de Tom Ford'la bir oldu. Roitfeld'in ''A Single Man'' sonrasında kendisine aşık olduğum Tom Ford ile ortaya çıkarttığı bu dergi benim için mücevher değerinde desem abartmış olmam sanırım. Kapak güzeli Daphne Groeneveld ise Lara Stone'un kopyası gibi. Birçokları gibi ben de ilk kapağı gördüğümde ''bir kez daha mı Lara Stone ?'' dedim. Kırmızının ve siyahın uyumu deri objelerle süslü bir salonda yan yana durmuş kan kırmızısı bir şarap ve bitter bir çikolata tadında. Nerdeyse kapak adamda afrodizyak etkisi yarattı diyeceğim yani. Neyse ayın 15inde gelicekmiş Türkiye'ye. 4 gözle bekliyoruz diyorum. Mert Alas & Marcus Pigott'a ise tebrikler.

Ve gelelim beni yayınlanmasından önce uykusuz bırakan, hatta rüyalarıma giren, ilk başlarda benim için sıradan bir dergi olan ancak daha sonra bir çeşit ''bağımlılığa'' dönüşen Vogue Türkiye kapağına. Ekim ayında yaratılan kapağıyla climaxe ulaşan dergi bu ay da bu başarıyı devam ettirmişe benziyor. Aslında hala ikilemdeyim ! Altın sarısı arkaplanı ve kıpkırmızı elbisesiyle oldukça itici gelebiliyor ilk görüşte, ancak dikkatli bakıldığında o altın sarısı ellerle ''vogue pozunu'' veren McQueen elbiseli Maryna Linchuk'u o elbiseyle başka bir planda düşünemiyorsunuz. Fahionspot başta olmak üzere bir çok forumda da beğenilen ve 4 ana Vogue dışında en beğenilen edisyon olarak lanse edilmesi de beni mutlu etti. Dergiyi ortaya çıkaran fikirleri, her ay bir tema üzerine kurulma fikrine tapıyorum. Zamansızlık kavramını, tüm dergilere temasını sattıran ''disco moda''sını başka kim Osmanlı Imparatorluğu ve Hürrem Sultan ile bir araya getirebilirdi ki ? Bravo Vogue ! Tuba Büyüküstün ve Hatice Arslan sonrasında Demet Evgar'ı bizlerle buluşturmaları ise harika. Geriye tek bir isim kalıyor. Muhteşem Caroline ile Wilma Eles. Gotik Givency ile sarışın bir Avrupalıyı dergide görmek keyif verici olurdu.

Bu ay sepetime iki dergi daha fazla eklettirmeme sebep olan editörlerden biri kapağına Sophie Ellis- Bextor'u diğer ise Tarkan'ı taşıdı. İlk olarak Elle ile başlayalım. Başlamadan önce şu notu belirteyim, kimse bana dergiye El dedirttiremez isterseniz bana kıro deyin onun ismi ELLEdir. Gelelim kapağa. Sen kalk 11 sene sonrasında adam akıllı bir kapak yapmaya çalış, her ne hikmetse Elle'nin baş patronu (Conde Nast'ı biliyorum ama sizinkini değil) bu sene bir erkeğin kapakta yer almasına karar vermiş. Komik değil mi ? Sırf Tarkan'ı kapak yapamayan ekip de yanına bir de yanına kız yerleştirmiş, ancak gelin görün ki kapak dahil hiç bir yerde canım modelin ismi geçmiyor. Varsa yoksa Tarkan ! Hani o süs mankeni olmuş. Tarkan'ın smokinine gelecek olursam ise klibi ''Öp Öp''de bile daha güzeldi. Tüm bu davranışlar biraz ''pathetic'' gibi geldi. Neyse. Son olarak belirtmem gerekirse o editöryalin içinde sarı rengimsi Miu Miu elbisenin yeri yoktu, zira ezberlendi, onun yerine başka bir şey giydirilebilinirdi kıza. Tarkan'ın ve kızın çırılçıplak banyoda yattığı görüntü ise hiç estetik değil, mesele Tarkan'ın kıllı falan olması değil. Biraz sanat biraz bakış açısı. İtiraf etmem gerekirse heyecanlanmıştım. Ama Elle fos çıktı. İlk kez aldığım dergi beni içerik açısından da tatmin etmedi ayrıca. Parama acıdım. Yaratıcılıktan yoksun bir kapak olmuş.

Gelelim Harper's Bazaar'a. Elle gibi pek de el emeği kapak hazırlamayan bu dergi de bu ay kapağa Sophie Ellis- Bextor'u taşıdı. Şarkıcının twitterından bu haberi öğrenmemiz iyi oldu, ama kapağı görünce hayal kırıklılığına uğradım, sen kalk 40 yılın başında böyle bir kapak fikri ortaya at, ama inanılmaz saçma bir görseli kapağa taşı. Her ne hikmetse HB'da bu sene böyle büyük bir ismi kapağa taşımaya kalkışmış. Akif Hakan Çelebi tarafından fotoğraflanan Bextor'un üstündeki Lanvin, styling ise Claudia Behnke tarafından gerçekleştirilmiş. Sophie Ellis'i daha sonra blogumda zaten konuk edeceğim ve o zamana kadar üşenmezsem editöryalleri de kapak ile beraber scan ederim. Evet scan ederim. Zira Harper's Bazaar'ın ne bir internet sitesi, ne güncellenen FaceBook sayfası ne de Twitter'ı var.
Editoryallerinde pek de hikaye yok, ancak stylingi beğendim ve enteresan olan diğer noktası ise kapak kızının ve kapak konusunun bir anda işlenmemiş olması. Yani Sophie'yi en güzel parti elbiseleri ve gece kıyafetleri içinde değil normal bir temada buluyoruz. Ancak dergiyi ve diğer editöryalleri beğendiğimi eklemeliyim. Bugune kadar kaçırmışım. Yalnız derginin neden editör sayfası yok ?

Vogue TR gibi Harper's Bazaar da Jagger kadınlarına yer vermiş. Ancak o sadece Georgia May Jager'ı seçmiş. Kasımda Vogue'da gördüğümüz Azra Akın'da bu HB'da. Garance Dore'un Türkiye seyahati ise yine dergide bulabileceklerinizden.

Volume 2 yolda.

9 Haziran 2010 Çarşamba

CFDA AWARDS 2010

Oscar, Grammy derken Moda dünyasının önemli gecelerinden / ödüllerinden biri olan CFDA AWARDS 2010 geçtiğimiz günlerde dağıtıldı. Moda gurusu olmadığım için şu isim kazanmalıydı ya da şu isim yanlış seçim gibi yorumlarda bulunamayacağım. Sadece ''menswear designer of the year'' ödülünün Tom Ford'a gitmesini isterdim. Vogue ve Style.com sitelerinde gezinirken gözüme takılan en şıkların resimlerini copy paste yaparak bloguma koymaya karar verdim. Eh sizlere de yalkışıklı erkekler ve güzel kadınlarla iyi seyirler.

Sex And The City2 Londra galasından sonra bir kez de CFDA'larda Alexander McQueen ile karşımıza çıkan Sarah Jessica Parker aynı zamanda gecenin de en şık kadınıydı. Bu arada tören esnasında McQueen tribute yazısı da okumuş kendileri. McQueen'e aynı zaman da ''Special Tribute'' ödülü de verildi.


Sarah Jessica her ne kadar gecenin kraliçesiyse Gossip Girl ile hayatımıza giren ve gardroplarda ciddi ciddi değişiklikler yapılmasına sebep olan Ed Westwick ise gecenin kralıydı.

Bu iki güzel style chic & chico'dan sonra törenin runner-up'ları ise moda ikonu ödülünü alan Iman ve ''womenswear designer'' kategorisinde ödülü kucaklayan Marc Jacobs.

Geceye elbisesini tasarlayan Michael Kors ile katılan moda ikonu İngiiz aktrsit Gwyneth Paltrow ise sade ama büyüleyici siyah elbisesiyle göz kamaştıran bir diğer isim oldu.
Küçüklüklerinde dünyanın en tatlı ikizleri olsan Olsenlar şimdilerin moda ikonları. Ortalarına aldıkları Sasha Pivovorava'yı beğenmesem de resimden çıkartma ihtimalim yoktu :)
Vogue editörü, moda cadısı :D ya da moda ilahı Anna Wintour ise sanki asil, elegan ve şık olmak nedir onu bizlere öğretir gibi.
Veee son olarak gecenin 4 şık beyefendisi. Simon Spurr, Zachary Quinto, Blake Mycoskie, John Whitledge. Blake'in takımını da ayırca ödün almak istiyorum ayakkabılarla beraber.