Geçen ay "net tavır sahibi" olmaktan bahsetmiştim. Her zamanki gibi plananlanan yazılar taslaklarda kaldı. Blog yazmak zor. Neyse ki bu ay da "listeleme" zamanı. En azından taslaklarda kalan bir yazı, listelerle gücünü birleştirerek yeniden hayat buldu.
Peki nedir bu Attitude List. 2012'de tavrı/ tarzı olan her şey. #allahuekberwohoo dedirtiren şeyler de diyebilirim.
10 İlham veren Siteler
Onlara bakmadan zaman ve gün geçmiyor. Slamxype, Designboom ve Nowness. Genel yayın yönetmenlerinin sahip oldukları tavra hayranım.
9 Jefferson Hack
2012 yılında birçok editörle tanışma şansı edindim. Tanışma derken kimiyle gerçekten tanıştım, kiminin sadece 10 metre uzağında bulundum.Istancool geçtiğimiz sene yoluna IstFestival olarak devam etti. Konukları arasında pek şahane Jefferson Hack de vardı. Dazed& Confused'u nasıl kurduğunu okuduktan sonra hayranlığım on kat daha arttı. Üstelik Another ve Another Man de ondan sorulur. Saçlar ayrı tarz zaten. Kate Moss'a çocuk bahşetme rivayetine girmiyorum bile. İki çift laf edip endistürünün belini kırmayı da isterdim ama o sahnede Pınar Yolaçan'la söyleşirken ben onun fikirlerini hayal etmeye devam ettim.
8 Power Boobs Activate
Listeyi hazırlayana kadar hiçbir zaman izlediğim ya da okuduğum şeylerde beni etkileyen karakterler kadın mıdır erkek midir diye düşünmedim aslında. Aslında hala kafa patlatmıyorum bu konu üstüne, ama şöyle bir gerçek var ki en baba kadın karakterlerden feci etkileniyorum. Mesela "The Good Wife"tan Kalinda Sharma. Üçüncü sezonun kapanış sahnesi bile yeter. Ya da "the Avengers"taki Black Widow Scarlett. Ki mesela Scarlett'ten pek hoşlanmam. Orjinalini izlemedim ama Anne Hathaway ve Cat Woman tiplemesi de oldukça baştan çıkarıcıydı. Son olarak Rooney Mara'nın portrelediği "Ejderha Dövmeli Kız". Tüm zamanların en net tavır sahibi karakteri olarak da herkesi ezer geçer.
7 Carine Roitfeld
Madem editörlerle başladık listeye Carine ile devam edelim. -Yine- IstFestival'de tanıştığım? glossy eyed'ın yanına gidip Vogue Paris 90. yıl özel sayımı imzalattım. "Bonjour!" dedim. Çok sevdiğimi belirttim. Göründüğü kadar yaşlı değil, beklenildiği kadar kibirli değil. "Emmanuelle ile aranız açılmasın, birgün ben de sizinle çalışmak isterim" diyemedim ama sonuçta dünyanın en ilham verici insanı, dünyanın en bir numara editörlerinden birinin kaleminden damlayan mürekkep şu anda bende.
6 Kate Moss
Aslında sadece Kate Moss da değil. Londra Olimpiyatları'yla ilgilenmiyorsanız bile açılış/kapanış seremonilerini izlemişsinizdir. David Gandy, Naomi Campbell, ama daha da önemlisi Stella Tennant ama en önemlisi Kate Moss. Alexander McQueen'in altın elbisesi içinde salınırken ve poz verirkenki hallenmeleri. "She knows how to fuck."
5 Vogue Paris
Tavrı olan yegane mainstream dergi. Her zaman söylüyorum sanırım genel yayın yönetmeni olmann en güzel yanı herkesin sizin fikirlerinizi merakla beklemesi. Dahası yön verme gücünüz. Dahası ortaya çıkarttığınız işin tamamıyla sizin bakış açınız olması. Grammy'lerde çıkıp bütün endüstri önünde şarkınızı söylemek gibi. (Burada elbette egolara da ayar vermek gerekiyor. her neyse konu bu değil.) Roitfeld her ne kadar da editöryal başarı anlamda harika bir dergi yaratsa da Emmanelle Alt'ın bakış açısını kimseyle değişmem. Aralık/ Ocak 2012'deki müzik sayısında kendi duruşuyla bütünleşen şarkıları derginin tarzı ve tavrıyla birleştirdi. Yine bunu web siteleriyle harmanladı. Mayıs'taki Cannes ve Fransız Sinema Endüstrisinin kutlanıldığı sayıda en tavır sahibi Fransızları dergiye çağırırken Ağustos sayısında Paris'i kutladı. Onun dinlediği müzik, izlediği film, okuduğu kitaplar ve Paris. Dergi işte bu yüzden bu kadar ilham verici.
4 Oldies But Goldies
Patti Smith "Banga"yı yayınladı. Grace Coddington moda dergilerinde yer alan en ilham verici editöryalleri yaptı ve Christmas Wish List'in zirvesinde olan "Grace: A Memoir"i yazdı. Vivienne Westwood bir kez daha çılgın ve sinematografik olduğunu yapmış olduğu kıyafetler ve Juergen Teller'la hazırlamış olduğu kampanyada herkese gösterirken Isabelle Huppert başta "Amour" olmak üzere yıl boyunca bana izlettiği her filmle kendisine aşık olmamı sağladı. Ve Huppert ekolünden bir isim daha Charlotte Rampling. Nedense onun oynadığı filmler hep favorilerim.
3 Marina Abramovic
"the Artist is Present"ı izlemek Marina ile olan aramızdaki bağı Jefferson Hack ile aramızda olan 20 metrelik uzaklıktan bile daha yakın kılıyor. Sanatçının retrospektifi niteliğinde olan filmi sanki yapıma hazırlayan ekiple beraber çekiyormuşsunuz gibi birebir izliyorsunuz. Sonra da "Tanrım Marina'nın yanındayım!" diyor, dikilen tüyler eşliğinde ağlıyorsunuz.
2 Charlotte Gainsbourg
Bir cumartesi akşamı. Sıcak/serin yaz. Yer Küçükçüftlik. Zayıf v soluk tenli bir Fransız. Beyazlar içinde. Periler gibi. Siyah Balenciaga'lar. Utangaç, mızmız, sessiz. Bir o kadar da sert duruşu var ama. Oh "Heaven can wait". Çünkü canlı canlı Charlotte Gainsbourg'u izledim/ dinledim/ gördüm.
1 Jane Birkin
Mevsimlerden kış. Okul tatil. Hava yağmurlu. İngiliz ikon. Fransız peri. Jane Birkin Babylon'da. Dünyanın en meşhur ailesinin iki üyesini gördüm. Daha ne olsun? Kimse Birkin'den daha karizmatik bir insanın var olduğuna beni inandıramaz. Cool zarafet.
Jane Birkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jane Birkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Aralık 2012 Çarşamba
20 Nisan 2012 Cuma
MOODBOARD: ALL THAT JAZZ
''The Artist'' filmi, Gucci, Etro ve Balenciaga derken Art Deco ile Jazz Age bir kez daha gündeme geldi, üstelik sene sonuna doğru yayınlanacak Fitzgerald uyarlaması ''Great Gatsby'' de Baz Luhrmann gözünden üçüncü kez beyaz perdede.
Büyük Buhran'dan hemen evvel. Birinci Dünya Savaşı sonrası
canlanan ekonomi sayesinde daha önce durma noktasına gelen sanat sahnesinde de
yeşermeler hatta 'altın çağ' yaşanmaya başlar. Amerikan Kültürü'nde ise belki
de Kıta’nın keşfedilişinden bu yana en deli dolu günlerin yaşandığı
yıllardır.
Realiteden kaçan yazarların yeni başvuru noktası modernizmdir,
artık sadece olanlara bir aynadan bakmıyoruz, onun öteki tarafına da geçmek
istiyoruz, bilinç içine kaymaya başlayan anlatılar nedeniyle okuduğumuz hiçbir
şeye inanmamamız gerektiğine her şeye şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini
öğreniyoruz. Belki de bu yüzden ''Great Gatsby'' romanını sadece Gucci'nin
ilham kaynağı olarak değil de 20li yılların el kitabı olarak görmeliyiz. Hikâyenin
anlatıcısı Nick Carraway'in dediklerine inanma zorunluluğumuz, Gatsby'nin
yalanları, savaş sonrası yaşanmaya başlayan yıllarda artık hiçbir şey eskisi
kadar düz olamazdı elbette!
Yıllar aynı zamanda kadın kimliğinin oturması için de önemliydi. 20lerin
hemen başı. ''Donwton Abbey'' sezon finaline doğru malikânenin en küçük kızı
Lady Sybil baş kaldırmaya ve kadınlar hakkında konuşmaya başlamıştı. Dahası
giydikleri de bunu kanıtlıyordu. Pantolon! Oldukça devrimsel değil mi?
Etrafımda ne zaman saçını kestiren bir kadın görsem ve ona bunun nedeni
sorulsa daha 'modern' olduğunu söylemeleri de belki modern çağın başladığı bu
yıllardan kalan bir şeydir. Elbette ki biten savaştan sonra geri gelmeyen
erkeklerin yerine geçmesi gereken kadınlardadır sıra. Ancak hala romantik ve
mantığa pek de uygun görülmeyen kadınlar; yolu 'erkeklerin dünyasına erkek gibi
davranarak onlar gibi var olarak' girmeye çalışmakta arar. Aslında herkesin
kendini dışa vuruş şekli farklılaşmıştır. Böylece dönemin aynı zamanda felsefe
akımlarından olan ekspresyonizm de böyle böyle doğmaya başlar.
Bir diğer deyişle 'flepper' kadınlarının da zamanıydı artık. Onlar
şimdinin YSL smokinleri kadar seksi takım elbiseleri ve kısa saçları ile
ellerinde tuttukları sigaraları ile de Gatsby partylerine gidebiliyorlardı.
Elbette Jordan Baker gibi tüm bu kılık kıyafeti kendine yeni bir imaj olarak
seçenlerin yanında hala Daisy'ler de vardı. Onlar da hala erkeğin ve aşkın
peşinden koşarak var olma çabası içinde olanlardandı. Saçaklı, sallanan elbiseler
içinde çalan o jazz ritmleri arasında tüm o zenginliğin sefasını sürmeye
çalışmaları aslında hiç de absürd değil.
Dönemin yapı taşlarından olan bir diğer modern edebiyat örneği Ernest
Hemingway kitabı ''Sun Also Rises''da da yine bu temalarla karşılaşıyoruz.
Maskülen hayat çizmeye çalışan kadınlar, erkekler gibi sadece zevklerin
peşinden koşmak isteyen Lady Brett Ashley buna en güzel örnek. Hatta yine
sezonun en hit trendlerinden biri olan Matador esintileri de ilhamını
maskülenlik ve erkekliğin buram buram koktuğu Hemingway romanından almış
gibi.
Jane Birkin şarkısı ''18'' ise sanki yukarıdaki şarkıların ya da Gatsby romanının fon müziği gibi.
Jane Birkin şarkısı ''18'' ise sanki yukarıdaki şarkıların ya da Gatsby romanının fon müziği gibi.
ps1:-Bugün eski yazımı bir kez daha okuduğumda beğenmediğim- hem film hem de kitap üzerine ettiğim iki çift lafı da şuradan okuyabilirsiniz. http://apolloyournextdoorboy.blogspot.com/2011/04/great-gatsby.html
ps2:-pics via, vogue türkiye mart 2012/ models.com
19 Ocak 2012 Perşembe
AND THE JANE BIRKIN
Sahnede karşımızda duran 65 yaşında. Ve dünyanın en karizmatik kadını. Karizmatik demek belki az bile, siyah kumaş pantolon cebine sokulan eller, düğmeleri yarısına kadar açık ütülenmiş jilet gibi beyaz bir gömlek ve yarı dağınık saçlar. So Birkin so cool. Bir anlamda Patti Smith meets Jane Birkin. Karakterindeki coolluk duruşundaki zarafet.
Babylon'un 21.30 politikasına olabildiğince ayak uydurarak sadece 5-10 dakika geç sahneye çıkan Jane Birkin kanımca sadece -şimilik- bu yılın değil hayatım boyunca unutamayacağım 1.5 saate de imza attı. Bunca zaman bir çok konsere gittim ya da festivaller sayesinde bir çok yerli / yabancı grubu dinledim ama kaç tanesi bir ikondu ki hem ? Her şarkı sonrası tek tek ''merci'', ''thank you'' ve dilinin döndüğünce ''teşekkürler'' demeye çalışan Birkin'in mütevazılığı bunla da sınırlı kalmayıp konser bitiminde dakikalarca grubu ile selam verdi. iPhone'unu takside düşürmesine rağmen adamın adres defterinde yer alan ilk kişiye- ki bu da ablası oluyormuş- telefon açıp bir şekilde ona geri iade eden şoföre bile teşekkür etmeyi unutmayan bir kadından bahsettiğimi söylesem artık siz tahmin edebilirsiniz gerisini.
Daha önce birçok kez Serge Gainsbourg şarkılarıyla turnelere çıkan Birkin'in bu seferki çıkış amacı sadece hatıraları yeniden canlandırmak değil kısa bir süre önce deprem / tsunami ve nükleer felaketleri beraber yaşayan Japonya'ya da destek olmaktı. Üstelik bir de büyük değişiklikle, bu seferki kadrosunun tamamı Japonlardan oluşuyordu. Kendisi her ne kadar da ''zaten defalarca bu şarkıları söyledim, yeniden aynı şekilde yorumlamak sıkıcı ve gereksiz olabilirdi'' dese de bence yeniden mütevazı olduğundan böyle diyordu, onu seven yaşayan hiçbir canlı konserini kaçırmak istemez sanırım.
Hatırları canlandırmak demişken, kısık gözlerle kimi zaman da baygın baygın şarkı söylerken içimden geçirmediğim değil, acaba Serge'i bir dakika bile aklından çıkartabiliyor mudur, ya da bu şarkıları söylerken neler hissediyordu ! Gerçekten o anda sahnede miydi ya da şarkıları öncesi onlar hakkında ufak hikayeler anlatırken onları mı yaşıyordu. Bu arada seyircilerle de diyalog kurması ise bence geceyi bu kadar unutulmaz kılmasının bir diğer nedeniydi.
20li yaşlarından itibaren ölümünden önceki son sonbahara kadar Serge'in kendisine şarkı yazdığını söyleyen Birkin şarkıları İngilizce'ye çeviremeyip Fransızca söylediği için biraz mahçup olmuş gibiydi, ''ama şarkılar Fransızca olarak o kadar güzel ki, İngilizce'ye çevrildiğinde tüm büyü kayboluyor, zaten Serge sadece kelimelerle değil harflerle bile oynayan bir sanatçı olduğundan bu da çok zor olurdu'' diyor. Hem zaten onun da dediği gibi hepimiz hem fikiriz kimse dünyada Fransızca'dan daha güzel, nazik ve romantik bir dil olduğunu iddia edemez.
''Ah melody''yi söylemeden önce, fotoğraf çekilirken Charlotte Gainsbourg'a hamile olduğundan pantolonun önü kapanmadığından elinde oyuncak bebek tuttuğunu ve ilk çıkışında şarkının neden tutmadığını anlamadıklarını anlatıp gençlere de esprili dille tavsiye verdi: ''şarkınız tutmazsa hiç üzülmeyin 20 yıl sonra muhakkak alması gereken övgüler o şarkıyı gelir bulur'' . Israrla ''Je T'aime, moi non plus''u söylemese de filmden, bir köşeye kıvrılarak, ''Ballade de Jonny Jane''i söyleyen Birkin, konserin ortasında bizlerin arasından geçerek tüm salonu dolaştı. Tıpkı arkadaşımın tam yanında durduğu gibi aramızda bir karış mesafe kalarak yanımda durup suratıma bakarak şarkı söylemesini ise sanırım hayatım boyunca unutamam. Hey dude ! Bir ikondan bahsediyoruz.
Gecenin kuşkusuz en eğlenceli anı ise ne kendisinin ne de Brigitte Bardot'nun şarkıdaki çığlık vari kısımları söyleyememesini itiraf edip ona eşlik eden Japon vokalist / kemanistin yine izleyeciler arasından o cırtlak sesiyle inanılmaz bir şekilde kusursuzlukla ''Comic Strip''i söyleyebilmesiydi.
Hermes patronunun adına ithaf ettiği ''Birkin Bag'' Julio Cortazar hikayesinden uyarlanmış ''Blow Up'' oyuncusu kendi gibi ikon çocukların Lou Dillon, Charlotte Gainsbourg'un annesi tüm zamanların en kült filmi ''Je T'aime, Moi Non Plus''nun oyuncusu, tom boy stiliyle modada büyük bir akımın temsilcisi ve ikonu. Sanırım bu muhteşem gece için Babylon'a ne kadar teşekkür etsek az.
pics via http://www.facebook.com/babylonistanbul
Babylon'un 21.30 politikasına olabildiğince ayak uydurarak sadece 5-10 dakika geç sahneye çıkan Jane Birkin kanımca sadece -şimilik- bu yılın değil hayatım boyunca unutamayacağım 1.5 saate de imza attı. Bunca zaman bir çok konsere gittim ya da festivaller sayesinde bir çok yerli / yabancı grubu dinledim ama kaç tanesi bir ikondu ki hem ? Her şarkı sonrası tek tek ''merci'', ''thank you'' ve dilinin döndüğünce ''teşekkürler'' demeye çalışan Birkin'in mütevazılığı bunla da sınırlı kalmayıp konser bitiminde dakikalarca grubu ile selam verdi. iPhone'unu takside düşürmesine rağmen adamın adres defterinde yer alan ilk kişiye- ki bu da ablası oluyormuş- telefon açıp bir şekilde ona geri iade eden şoföre bile teşekkür etmeyi unutmayan bir kadından bahsettiğimi söylesem artık siz tahmin edebilirsiniz gerisini.
Daha önce birçok kez Serge Gainsbourg şarkılarıyla turnelere çıkan Birkin'in bu seferki çıkış amacı sadece hatıraları yeniden canlandırmak değil kısa bir süre önce deprem / tsunami ve nükleer felaketleri beraber yaşayan Japonya'ya da destek olmaktı. Üstelik bir de büyük değişiklikle, bu seferki kadrosunun tamamı Japonlardan oluşuyordu. Kendisi her ne kadar da ''zaten defalarca bu şarkıları söyledim, yeniden aynı şekilde yorumlamak sıkıcı ve gereksiz olabilirdi'' dese de bence yeniden mütevazı olduğundan böyle diyordu, onu seven yaşayan hiçbir canlı konserini kaçırmak istemez sanırım.
Hatırları canlandırmak demişken, kısık gözlerle kimi zaman da baygın baygın şarkı söylerken içimden geçirmediğim değil, acaba Serge'i bir dakika bile aklından çıkartabiliyor mudur, ya da bu şarkıları söylerken neler hissediyordu ! Gerçekten o anda sahnede miydi ya da şarkıları öncesi onlar hakkında ufak hikayeler anlatırken onları mı yaşıyordu. Bu arada seyircilerle de diyalog kurması ise bence geceyi bu kadar unutulmaz kılmasının bir diğer nedeniydi.
20li yaşlarından itibaren ölümünden önceki son sonbahara kadar Serge'in kendisine şarkı yazdığını söyleyen Birkin şarkıları İngilizce'ye çeviremeyip Fransızca söylediği için biraz mahçup olmuş gibiydi, ''ama şarkılar Fransızca olarak o kadar güzel ki, İngilizce'ye çevrildiğinde tüm büyü kayboluyor, zaten Serge sadece kelimelerle değil harflerle bile oynayan bir sanatçı olduğundan bu da çok zor olurdu'' diyor. Hem zaten onun da dediği gibi hepimiz hem fikiriz kimse dünyada Fransızca'dan daha güzel, nazik ve romantik bir dil olduğunu iddia edemez.
''Ah melody''yi söylemeden önce, fotoğraf çekilirken Charlotte Gainsbourg'a hamile olduğundan pantolonun önü kapanmadığından elinde oyuncak bebek tuttuğunu ve ilk çıkışında şarkının neden tutmadığını anlamadıklarını anlatıp gençlere de esprili dille tavsiye verdi: ''şarkınız tutmazsa hiç üzülmeyin 20 yıl sonra muhakkak alması gereken övgüler o şarkıyı gelir bulur'' . Israrla ''Je T'aime, moi non plus''u söylemese de filmden, bir köşeye kıvrılarak, ''Ballade de Jonny Jane''i söyleyen Birkin, konserin ortasında bizlerin arasından geçerek tüm salonu dolaştı. Tıpkı arkadaşımın tam yanında durduğu gibi aramızda bir karış mesafe kalarak yanımda durup suratıma bakarak şarkı söylemesini ise sanırım hayatım boyunca unutamam. Hey dude ! Bir ikondan bahsediyoruz.Gecenin kuşkusuz en eğlenceli anı ise ne kendisinin ne de Brigitte Bardot'nun şarkıdaki çığlık vari kısımları söyleyememesini itiraf edip ona eşlik eden Japon vokalist / kemanistin yine izleyeciler arasından o cırtlak sesiyle inanılmaz bir şekilde kusursuzlukla ''Comic Strip''i söyleyebilmesiydi.
Hermes patronunun adına ithaf ettiği ''Birkin Bag'' Julio Cortazar hikayesinden uyarlanmış ''Blow Up'' oyuncusu kendi gibi ikon çocukların Lou Dillon, Charlotte Gainsbourg'un annesi tüm zamanların en kült filmi ''Je T'aime, Moi Non Plus''nun oyuncusu, tom boy stiliyle modada büyük bir akımın temsilcisi ve ikonu. Sanırım bu muhteşem gece için Babylon'a ne kadar teşekkür etsek az.
pics via http://www.facebook.com/babylonistanbul
13 Ocak 2012 Cuma
THE ONE THAT WE WERE TALKING HOW BEAUTIFUL CHARLOTTE GAINSBOURG'S NEW ALBUM IS
Sanırım en az Ivy bebek kadar şanslı olan biri varsa o da Charlotte Gainsbourg'dur. Dünyanın en çapkın ve karizmatik bir de Marie Antoinette sonrası en ünlü Fransızı Serge Gainsbourg ile dünyanın en cool İngilizi Jane Birkin bir araya gelirse belki ortaya Eva Green kadar şehvetli ya da Emma Stone kadar tatlı biri ortaya çıkmayabilir, ama ''gifted'' olma özelliği soy adında saklı biri desek ?
86'da 15 yaşındayken babasıyla beraber çıkarttığı albümü saymazsak - ya da sayalım çünkü en sevdiğim şarkıları orada- yeni bir şeyler duyabilmek için tam 20 sene bekledik. Tamam ben beklemedim zira sene 2006da da kendisinden haberdar değildim, ancak bu sefer yaptığı şey onda güzel tatlar bırakmış olmalı ki çok geçmeden üçüncü albümü 2009da piyasaya sürdü, işte bu noktadan sonra ya yine 20 sene beklemek zorunda kalsaydık ?
Buram buram Fransız pop'u kokan ilk albüm ''Charlotte For Ever'' sonrası olgunlaşma sürecinde alternatif suları keşfeden Charlotte ''5.55''te poptan vaz geçmese de o saf Fransız ayakları yerine biraz daha edgy, albümün gözdeleri ise ''Jamais'' ve numeroloji kodları hissi veren ''AF607105'' ile ''5:55''. İngilizce ağırlıklı olan albümden sonra gelen ''IRM''de ise alternatif hava devam ederken ortaya çıkan biraz daha deneysel olmuştu, Birkin ve Gainsbourg'dan duymaya alışık olmadığımız tarzda kendine yol çizen Charlotte yanına Beck'i alarak devam etti. Hatta albümün prodüktörlüğünü dahi o üstlendi. Albümden yayınlanan ''Heaven Can Wait'' ve ''Tricky Pony'' de seviyeyi tamamıyla başka bir düzeye çekmiş, yani en son albümüne bakınca aslında oluşan tarzın temellerinin o şarkılarda atıldığı belli. Indie, elektro-pop havası bu sefer de ''Terrible Angels''da tam anlamıyla elekto, indie-dance olarak karşımızda hatta.
Yeni albüm ''Stage Whisper'' iki farklı cd'den oluşmakta. İlk kısımda tam 8 sıfır model şarkı yer alırken, ikinci cd bir best-of havasında, üstelik şarkılar orjinal kayıtlar halinde değil canlı performanslardan oluşmakta. Tamam yeni şarkılar beni mutlu etse de itiraf etmem gerekirse benim daha fazla beğendiğim kısım canlı kayıtlar. Önceki albümlerdeki smooth hava yer yer bayıcı olmaya kadar giderken yeni kayıtlardaki dans beatleri aslında bu seferki şarkıları sadece iyi değil eğlenceli de yapmış. Tüm bu elektro hava ise yine elbette Beck'ten ötürü.
Özellikle ilk albümünde ''Elastique'' ve ''Lemon Incest''de yaşına göre fazla erotik bir tonla şarkıları söyleyen Gainsbourg'un -gerçi bu konuda belki anne Birkin'in özellikle ''Je t'aime, moi non plus'' şarkısı ilham alınmıştır- o halleri üzerinden ise fazla sular akmış. Son iki albümdeki istikrar göz önüne alınırsa Charlotte tarzını yakalamış bile, gerçi hiç belli olmaz gelecek sefer de belki ''alternatif''' rock denemeye kalkışır ?
ps: Bu cuma, yani bugün Charlotte Gainsbourg'un de içinde yer aldığı ''Melancholia'' vizyona giriyor. Haftaya çarşamba ve perşembe ise anne Jane Birkin, Serge Gainsbourg şarkılarıyla Japonya için Babylon'da sahnede ! Gainsbourg'un moda ve sinema macerası ise başka posta.
86'da 15 yaşındayken babasıyla beraber çıkarttığı albümü saymazsak - ya da sayalım çünkü en sevdiğim şarkıları orada- yeni bir şeyler duyabilmek için tam 20 sene bekledik. Tamam ben beklemedim zira sene 2006da da kendisinden haberdar değildim, ancak bu sefer yaptığı şey onda güzel tatlar bırakmış olmalı ki çok geçmeden üçüncü albümü 2009da piyasaya sürdü, işte bu noktadan sonra ya yine 20 sene beklemek zorunda kalsaydık ?
James Blake ve Lyke Ki ile Harper's Bazaar US Dec / Jan 2012 sayısından
Yeni albüm ''Stage Whisper'' iki farklı cd'den oluşmakta. İlk kısımda tam 8 sıfır model şarkı yer alırken, ikinci cd bir best-of havasında, üstelik şarkılar orjinal kayıtlar halinde değil canlı performanslardan oluşmakta. Tamam yeni şarkılar beni mutlu etse de itiraf etmem gerekirse benim daha fazla beğendiğim kısım canlı kayıtlar. Önceki albümlerdeki smooth hava yer yer bayıcı olmaya kadar giderken yeni kayıtlardaki dans beatleri aslında bu seferki şarkıları sadece iyi değil eğlenceli de yapmış. Tüm bu elektro hava ise yine elbette Beck'ten ötürü.
Özellikle ilk albümünde ''Elastique'' ve ''Lemon Incest''de yaşına göre fazla erotik bir tonla şarkıları söyleyen Gainsbourg'un -gerçi bu konuda belki anne Birkin'in özellikle ''Je t'aime, moi non plus'' şarkısı ilham alınmıştır- o halleri üzerinden ise fazla sular akmış. Son iki albümdeki istikrar göz önüne alınırsa Charlotte tarzını yakalamış bile, gerçi hiç belli olmaz gelecek sefer de belki ''alternatif''' rock denemeye kalkışır ?
ps: Bu cuma, yani bugün Charlotte Gainsbourg'un de içinde yer aldığı ''Melancholia'' vizyona giriyor. Haftaya çarşamba ve perşembe ise anne Jane Birkin, Serge Gainsbourg şarkılarıyla Japonya için Babylon'da sahnede ! Gainsbourg'un moda ve sinema macerası ise başka posta.
Etiketler:
Albums,
Beck,
Charlotte Gainsbourg,
Jane Birkin,
Music,
Serge Gainsbourg
31 Ekim 2011 Pazartesi
DAS IST OKTOBERFEST
Bakmayın başlığa ! OktoberFest yazısı değil bu. Ekimde dinlediklerimi konuşma ve Kasım'daki önemli tarihleri not etme zamanı.
Bu ay Beyonce'nin ardı arkası kesilmeyen videolarından zaman bulan Britney Spears, Rihanna, Florence + The Machine ve ColdPlay de yeni videolarını yayınladılar. Aklımdaki kurguladığım ''Criminal''dan farklı olasa da uzun yıllar sonra Britney'den gelen en iyi videoydu sanırım. Konu kötü şarkılara iyi video çekmekse Rihanna, Lady GaGa'dan ders almış gibi. Bknz ''We Found Love''. Geri kalan iki isim ise yine cooluktan ölen şarkılarına coolluktan ölen videolar çekmişlerdi. Ay bitmeden de uzun zamandır beklenen iki yeni albüm yayınlandı. ''Stronger'' ile geri dönen Kelly Clarkson ve ''Ceremonials'' ile Florence + The Welch.
Kasım'da Charlotte Gainsbourg, Rihanna ve Pink Martini yeni albümlerini yayınlayacak. Ay sonunda Wild Beasts Babylon'da konser verecekken coolest music hall in the town'da bombalar da devam etmekte. Aralığın ilk günü The Maccabees sahne aldıktan sonra Ocak ayında da ülkemin uzun yıllar sonra tanık olabileceği en cool event gerçekleşecek. Jane Birkin sings Serge Gainsborg's song for Japan. Biletler tükenmeden alın bence.
Sabah uyanır uyanmaz twittera bakmanın en büyük zararını ise bu sabah gördüm. Adele'in gırtlak kanseri olduğu tt olmuştu. Henüz tam anlamıyla bir açıklama yapılmadıysa da umarım aklımızda beliren kadar ciddi bir şey yoktur. Hem şarkısı hem albümü ile American Billboard listelerinde zirveye çıkan Adele blogumun ''song of the week'' köşesine ise bu ay geçtiğimiz kıştan sonra yeniden geri döndü.
Unutmadan haftaya MTV Europe Music Awards'da görüşmek üzere ! Ay sonunda ise American Music Awards'lar dağıtalacak. Hep beraber Bloomberg'den yayınlamasını diliyoruz yeniden.
xx
Bu ay Beyonce'nin ardı arkası kesilmeyen videolarından zaman bulan Britney Spears, Rihanna, Florence + The Machine ve ColdPlay de yeni videolarını yayınladılar. Aklımdaki kurguladığım ''Criminal''dan farklı olasa da uzun yıllar sonra Britney'den gelen en iyi videoydu sanırım. Konu kötü şarkılara iyi video çekmekse Rihanna, Lady GaGa'dan ders almış gibi. Bknz ''We Found Love''. Geri kalan iki isim ise yine cooluktan ölen şarkılarına coolluktan ölen videolar çekmişlerdi. Ay bitmeden de uzun zamandır beklenen iki yeni albüm yayınlandı. ''Stronger'' ile geri dönen Kelly Clarkson ve ''Ceremonials'' ile Florence + The Welch.
Kasım'da Charlotte Gainsbourg, Rihanna ve Pink Martini yeni albümlerini yayınlayacak. Ay sonunda Wild Beasts Babylon'da konser verecekken coolest music hall in the town'da bombalar da devam etmekte. Aralığın ilk günü The Maccabees sahne aldıktan sonra Ocak ayında da ülkemin uzun yıllar sonra tanık olabileceği en cool event gerçekleşecek. Jane Birkin sings Serge Gainsborg's song for Japan. Biletler tükenmeden alın bence.
Sabah uyanır uyanmaz twittera bakmanın en büyük zararını ise bu sabah gördüm. Adele'in gırtlak kanseri olduğu tt olmuştu. Henüz tam anlamıyla bir açıklama yapılmadıysa da umarım aklımızda beliren kadar ciddi bir şey yoktur. Hem şarkısı hem albümü ile American Billboard listelerinde zirveye çıkan Adele blogumun ''song of the week'' köşesine ise bu ay geçtiğimiz kıştan sonra yeniden geri döndü.
Unutmadan haftaya MTV Europe Music Awards'da görüşmek üzere ! Ay sonunda ise American Music Awards'lar dağıtalacak. Hep beraber Bloomberg'den yayınlamasını diliyoruz yeniden.
xx
30 Ağustos 2011 Salı
FAREWELL TO THE SPEEDOS
Ağustos, sadece giyilmesi özlemle beklenen kıyafetlerin artık insanda sabırsızlık hissinin doruklarına ulaştığı ay değil, slow şarkılar dinleyip kendini depresif hissetmenin de zamanıdır. Aylardır dinlemediğim Adele şarkıları, Beyonce'nin en hüzünlü balladları, akşam esen rüzgarda yüzüme çarpan güneşte bana eşlik eden şarkılardandı. Tamam böyle vıcık vıcık romantik hisle kurulmuş cümlelerden hiç haz etmiyorum, ama yazmadan da edemiyorum.
Ufak da bir not. Charlotte Gainsbourg yeni videosu / şarksı ''Terrible Angels''ı geçtiğimiz günlerde yayınladı. Yepyeni EP'sini eylülün ilk haftalarında yayınlayıp kasımda da yeni bir albümle karşımıza çıkacak. E tabi bir de ''Melancholia is the new Black Swan'' dediğimiz, izlemek için merakten öldüğümüz filmi de kısa zamanda görebilmeyi umuyorum.
Evet, aslında sıkı bir Yunan müziği hayranıyımdır. Bir de rakı masasında çalan Rumca ya da Yunanca şarkılarla ortam daha da eğlenceli olabiliyor. Hele bir de gerçekten sirtaki oynayabilen insanlarla karşılaşınca ortam yeme de yanında yat kıvamında. Yalnız taklitlerinden yani ''ben her boku yapbilirimcilerden'' kaçının. Neyse aslında dinlesem de bu ay pek yunan müziğiyle ilgilenmedim, ama şehirlerden birini daha doğrusu bölgelerden birini Santorini olarak seçmiş olmamın sebebi ''Mamma Mia''. Geçtiğimiz günlerde filmi oturup yeniden seyretmedim, ama ay boyunca her gün filmin müzikleri kulağımdaydı. Evvet Abba'yı severim, ama Meryl Streep'i daha fazla severim ve her canım sıkıldığında ya da kendimi kötü hissettiğimde bu filmi neden seyrettiğimi anladım.Yeni bir epiphanic an. Güzel insanlar, muhteşem manzaraya sahip bir Yunan adası, Abba şarkıları, dans ve Meryl Sreep, sanırım gelecek yaz rotamın neresi olduğu belli olmuştur. Yassou.
ps. aslında filmin orada çekilip çekilmediği konusunda da hiçbir fikrim yok.
İtiraf etmem gerekirse bazen biraz cimri olabiliyorum. Sıkı bir Beyonce fanı olmama rağmen albümünü henüz yeni aldım. Yeni almamın nedeni ise ''yae albüm çok pahalı para veremem'' demem değil, ben ne zaman bir Beyonce albümü alsam ki bu genelde çıktığı ilk haftaya denk gelir, Queen B'imiz deluxe edition çıkarmaya hazırlanır. Sonra ben de kendimi kandırılmış hissederim, ama bekle bekle de bir yere kadar, dayanamadım sonunda aldım. Albüm yazısı yakında olur burda. Ama anlaşıldığı üzere 21. YY Popüler Amerikan Kültürü'nden bahsedeceksek eğer Beyonce'yi bunun içine katmasam olmaz. Yazın son günlerini de Beyonce ile geçirdim.
Ancak ne varsa eskilerde var. Müzik deyince aklımda beliren ilk ismin en bomba albümü: Madonna ''Confessions on A Dancefloor'' üstünden neredeyse 10 sene geçecek olmasına rağmen hala en sık dinlediğim albümdür, Albümden en sevdiğim şarkılar ise ''Forbidden Love'', ''How High'' ve Isaac'' tabii ''Hung Up''ı da dışlayamam. Bu arada yazmama gerek yok. Hepimiz de Madonna'nın stüdyoda olduğunu biliyoruz, çok yakında yeni filmi daha doğrusu ilk yönetmenlik deneyimi olan ''W.E.''yi de yayınlayacağını biliyoruz, Rihanna'nın da aynı stüdyoda olduğunu da okudum. Her neyse sonuçta 2012 Madonna'nın yılı olacak anlaşılan. Sahi eğer sonumuz yaklaşıyosa Madonna'yla hayata veda etmek hoş olmaz mıydı ?
Evet, aslında sıkı bir Yunan müziği hayranıyımdır. Bir de rakı masasında çalan Rumca ya da Yunanca şarkılarla ortam daha da eğlenceli olabiliyor. Hele bir de gerçekten sirtaki oynayabilen insanlarla karşılaşınca ortam yeme de yanında yat kıvamında. Yalnız taklitlerinden yani ''ben her boku yapbilirimcilerden'' kaçının. Neyse aslında dinlesem de bu ay pek yunan müziğiyle ilgilenmedim, ama şehirlerden birini daha doğrusu bölgelerden birini Santorini olarak seçmiş olmamın sebebi ''Mamma Mia''. Geçtiğimiz günlerde filmi oturup yeniden seyretmedim, ama ay boyunca her gün filmin müzikleri kulağımdaydı. Evvet Abba'yı severim, ama Meryl Streep'i daha fazla severim ve her canım sıkıldığında ya da kendimi kötü hissettiğimde bu filmi neden seyrettiğimi anladım.Yeni bir epiphanic an. Güzel insanlar, muhteşem manzaraya sahip bir Yunan adası, Abba şarkıları, dans ve Meryl Sreep, sanırım gelecek yaz rotamın neresi olduğu belli olmuştur. Yassou.
ps. aslında filmin orada çekilip çekilmediği konusunda da hiçbir fikrim yok.
İtiraf etmem gerekirse bazen biraz cimri olabiliyorum. Sıkı bir Beyonce fanı olmama rağmen albümünü henüz yeni aldım. Yeni almamın nedeni ise ''yae albüm çok pahalı para veremem'' demem değil, ben ne zaman bir Beyonce albümü alsam ki bu genelde çıktığı ilk haftaya denk gelir, Queen B'imiz deluxe edition çıkarmaya hazırlanır. Sonra ben de kendimi kandırılmış hissederim, ama bekle bekle de bir yere kadar, dayanamadım sonunda aldım. Albüm yazısı yakında olur burda. Ama anlaşıldığı üzere 21. YY Popüler Amerikan Kültürü'nden bahsedeceksek eğer Beyonce'yi bunun içine katmasam olmaz. Yazın son günlerini de Beyonce ile geçirdim.
Ancak ne varsa eskilerde var. Müzik deyince aklımda beliren ilk ismin en bomba albümü: Madonna ''Confessions on A Dancefloor'' üstünden neredeyse 10 sene geçecek olmasına rağmen hala en sık dinlediğim albümdür, Albümden en sevdiğim şarkılar ise ''Forbidden Love'', ''How High'' ve Isaac'' tabii ''Hung Up''ı da dışlayamam. Bu arada yazmama gerek yok. Hepimiz de Madonna'nın stüdyoda olduğunu biliyoruz, çok yakında yeni filmi daha doğrusu ilk yönetmenlik deneyimi olan ''W.E.''yi de yayınlayacağını biliyoruz, Rihanna'nın da aynı stüdyoda olduğunu da okudum. Her neyse sonuçta 2012 Madonna'nın yılı olacak anlaşılan. Sahi eğer sonumuz yaklaşıyosa Madonna'yla hayata veda etmek hoş olmaz mıydı ?
Yaz boyunca sık sık Nil ve Volga Tamöz dinlesem de Ağustos'ta kendime ''yeter artık kabak tadı verdiler'' demişliğim vardır ! Ayrıca ne alaka demeyin ama sıkça da ''Yav bir aralar Ramadan ve Mercan diye birileri yok muydu?'' diye soru sormuşluğum da vardır. Sonuç olarak sıkça da Model dinlemişliğim vardır.
Son bir yenilik daha.
Japon Vogue'unun ekim sayısındaki kapak yıldızı Florence + The Machine'in cool solisti Florence Welch. Evet tahminler doğru. Grup cephesinden yeni albüm, klip ve şarkılar gündemde. İşte onlardan biri. Bu sonbahar çok cool geçecek.
Son bir yenilik daha.
Japon Vogue'unun ekim sayısındaki kapak yıldızı Florence + The Machine'in cool solisti Florence Welch. Evet tahminler doğru. Grup cephesinden yeni albüm, klip ve şarkılar gündemde. İşte onlardan biri. Bu sonbahar çok cool geçecek.
Sosyal Medya'da yine geçtiğimiz günlerde yaygara kopuyordu, meğerse sebebi Lady GaGa'nın yeni videosunu yayınlamasıymış. ''You and I'' bu sefer işin içinde Inez & Vinoodh da var. Bir de tabi Nicola Formichetti. Hande Yener & Kemal Doğulu birlikteliği kadar sıkmaya başladı bu durum. Gerçi son iki isim umrumda bile değil, en azından sevmesem bile arada GaGa'yı takip ediyorum.
Her neyse, ciddi anlamda bu sefer postu sonlandırıyorum, son isim Avustralya'dan. Keyifli izlemeler. Björk tadında. Bu arada Björk cephesinde de yeni gelişmeler var elbette, ama yeni bir post konusu çıkar artık ondan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














